SON TURNALAR - Hikâye: Necdet Ekici

SON TURNALAR - Hikâye: Necdet Ekici
05 Ekim 2020 - 19:39

SON TURNALAR

Hikâye: Necdet Ekici
Resim: Ergün Bilgi
“Temellerin Duruşması”nın Yazarına…


Müfreze, babamı götürdüğünden beri anam, aklını İsmet Paşa'yla bozdu. İlle “Reis-i Cumhur Hazretlerine istida yazdıralım.” diyordu. Kim verdi bu aklı, kafasına kim soktu bu fikri, bilmiyordum. Yıllarca durmadan, usanmadan hep aynı şeyi söyledi: “Reis-i Cumhur Hazretlerine istida yazdıralım.” Hâlbuki babam ölmüştü ve bunu en iyi anam biliyordu. Herkes biliyordu.
Önceleri fazla önemsemedik. "Üzüntüden gerçeği kabullenmek istemiyor.” dedik. Paslı bir çivi gibi beynine çakılan bu düşünce, öyle bir fikri sabit oluşturdu ki korkmaya başladık. Anama bir şeyler oluyordu. Belki çoktan olmuştu da biz farkında değildik.
Artık iki sözünden biri “istida”, diğeri “Reis-i Cumhur’du.” Kendi kendine saatlerce anlatıyor, anlatıyordu. Bazen onu övüyor, babamı bırakacağını söylüyor; bazen de beddualar edip yerin dibine batırıyordu. Babam götürüldüğünde, İsmet Paşa, Cumhurbaşkanıydı. Anamı dinlemekten usanırdınız ama o, konuşmaktan yorulmuyordu. Anlattığı şeyler ise öyle mantıklı sözler değildi; birbirinden kopuk, saçma sapan cümlelerdi. Hepsinin sonunu aynı şeye bağlıyordu: “Reis-i Cumhur Hazretlerine...”
Köyümüzde güngörmüş kadınlar, tecrübeli kocalar vardı. Onlara göre anam, meczuptu. Başına gelen sıkleti taşıyamamıştı. Çocukların dilinde ise o deliydi. Öyle diyorlardı: “Anan deli olmuş!” Benim kafamda ise hiç biri değildi: “ O, sadece aşırı üzüntüden ne söylediğini bilmiyordu.”
Aslında herkes bir yorum yapıyordu: Kimileri anama acıyor, “Kocası gittikten sonra zavallı kadın, genç yaşta aklını oynattı!” diyor; kimileri de sadece “Allah yardım eylesin!” deyip yüzünü çeviriyordu. “Cinnî kadın” ne demek, “Deli Sultan” ne demek? O, benim anamdı! Kaçıyordum çocuklardan, arkadaşlardan, herkesten. Kabullenemesem de sanki kava düşen çıngı, ağaca düşen yıldırım, don vuran yeşil ekin benim içimdeydi!
İyileşmesi için geceleri hep dua ediyordum Allah’a. İyileşmiyor, düzelmiyordu anam. Ağlıyordum o zaman yatağımda. Babam geliyordu gözlerimin önüne. Biliyordum ki gelmeyecek. Görmesem de hayalimde konuşuyordum onunla. İtirazsız dinliyordu beni:
“…Anama neler olduğunu bir bilsen babacığım! İstemezdin böyle olmasını ama senin suçun değil ki bu! Üzülme, bakacağım anama. Evin erkeği ben değil miyim? Öyle demez mıydın sen?
Babacığım biliyor musun, anam son günlerde rastgele gezmeye başladı. Evden habersizce ayrılıyor; mırıl mırıl, kendi kendine konuşarak ev ev, sokak sokak dolaşıyor. Bazen kahvelere kadar gidip kapısından başını uzatıyor, bir şeyler söylüyor ve kayboluyor. Biliyorum kimi aradığını. Önüne gelene seni soruyor. Cevabını yine kendi veriyor: “ Yok yok, gelecek gelecek kocam!” diyor. Bana bazen kızıyor. Eline ne geçirirse kafama fırlatıyor. Korkuyorum o zaman. Ağlıyorum. Dayanamıyor bu defa, benimle birlikte kendi de ağlıyor; ağlaşıyoruz. Gönlümü almak için neler yapmıyor ki! Hep senden bahsediyor babacığım: “İnanma,” diyor. “Reis-i Cumhur babanı götürmedi. Akşama dönecek o. Kim kandırdı seni baban öldü diye? (Şahadet parmağı havada) Şşt! Bak şimdi ezan okuyacak!” O zaman yapmacık gülümsüyorum. Mutlu oluyor. İçimden bir şeyler sökülüyor.
Anam mı beni kandırıyor, yoksa ben mi anamı, bilemiyordum. O mu çocuk olmuştu, yoksa ben mi büyümüştüm, şaşırıyordum. O mu bana acıyor, yoksa ben mi ona, karıştırıyordum. Bildiğim tek şey, babamın nereye götürüldüğü ve anama neler olduğu idi.
Birgün, ikindi üzeri eve döndüğümde ablamı telaşlı buldum.
– Aramadığım yer kalmadı, anam yok! dedi.
İzimin üzerine geri döndüm. Sokaklardan tutun da mezarlığa, kavaklığa, hatta bağ aralarına kadar bakmadığım yer kalmadı. Yoktu. Başına bir iş getirmesinden korkuyorduk. Nihayet haberini aldım: Kahvede…
Kapıdayım. Eline açık bir çay tutuşturulmuş; ocağa yakın bir iskemle üzerinde yine kendi kendine anlatıyordu. Etrafına bakmadığı gibi başkalarının kendini dinleyip dinlemediği de umurunda değildi.
Birisi öteden:
– Kocasını müfreze götürdükten sonra bu hale düştü zavallı kadın! dedi.
Bir başkası:
Kocası akıllı, âlim bir adamdı. Hocaydı… Köyümüzün ruhu, canıydı. Onlar gitti, köyümüz öldü!
Az öteden hoyrat bir ses:
– Sultan Bacı, Reis-i Cumhur’a istida yazdırdın mı?
Ortalığa konuşanlar oldu:
– Allah kimseyi düşürmesin. Dün ne idi, bugün ne oldu?
– Şu işe bak yahu, daha gencecik bir gonca! Ne kadar da güzel!
-Her şey bir ibret-i âlem!
– Oğlu geldi oğlu! dediler hep bir ağızdan.
Yaklaştım. Beni fark edince yüzünü buruşturdu. Öbür tarafa döndü. Zayıf bileğinden sıkıca tuttum.
– Ana, dedim. Burada ne arıyorsun?
Yüzüme bakmadan, gözleri kısık,öbür tarafa konuştu:
– Babanı, babanı bekliyorum!
– Ana, babam yok burada!
Bileğini elimden hırsla çekti. Bırakmadım. Direndi.
– Gelecek gelecek!
– Ana hadi evimize gidelim ne olursun!
– ?
Nazlanan küskün çocuklar gibi omuzlarını silkti. Kalkmıyordu.
“ Alıştırmayın buralara!” dedi azarlayan tok bir ses. Aldırmıyordu. Yalvardım kalkması için. İkaz eden sesler duyuldu. Onlara gözlerini akıtarak alttan alttan baktı. Neyse ki ocakçı Bektaş Usta’nın yardımıyla çıkabildik.
Yolda durmadan parmaklarını şaklatıyordu. Biliyordum ki çok sinirli. Bana sayıp sayıştırdı; demediği laf bırakmadı. O önde, ben arkada ilerledik.
Birden mahallenin bütün çocuklarını karşımızda bulduk. Onlara öfkeleniyor, yerden taş alıp fırlatıyordu. Çocuklar hep bir ağızdan anama tempo tutmaya başladılar:
– De-li Sul-tan! De-li Sul-tan!
Yüreğimde bir milyon ölüm! Beynimde gezinen bir akrep… Titriyordum. Çok geçmeden karşı evden tanıdık, azarlayan bir ses duyuldu:
– Dağılın lan hadi evlerinize, dağılın!
Sesler uzaklaştı. Anamın soğukta kalmışçasına dişleri çatırdıyordu. Ardına bakmadan yürüyor, yetişemiyordum.
İşte o günün sabahı ikinci bir felaket kapımızı çaldı. Anamın sol bacağı ve sol kolu tamamen tutmaz oldu. Söylediklerine göre ‘nüzul’ inmiş. Anam felç olmuştu. Sanki bir yıldırım düşmüştü de vücudunun yarısını alıp götürmüştü. Doktor Kafdağı kadar uzak. Şaşkındım. Asıl yıldırım,asıl çığ benim içimde.
Yataklarımız artık anamın yatağı ile yan yanaydı. Yorganın içine bir tespihböceği gibi büzülüyordum. Ablam, anamın ayakucunda, eli yüzünde oturduğu yerden sabahı bekliyordu. Az sonra nöbet sırası bana gelecek. Şuurum iğne iğne kanıyordu:
“… Anam anam! Geceleri bana ninniler söyleyen, sabahları öpücüklerle uyandıran anam. Beraberce ilahiler söyleyip, dizinin üstünde dualar öğreten anam. Ayağıma taş değse benden önce canı yanan; geceleri benim için uykularını bölen anam, ne oldu sana? Yine Keloğlan’ı alıp peri padişahının kızını görmeye Kafdağı’na gidecek miyiz? Ocak başında Hz. Ali Cenkleri’ni anlatacak mı babam? Yine tahtadan Zülfikar yapacak mı bana. Olacak mı sahi bunlar? Neler de söylüyorum ben.
Besmele çekiyorum.
Anam hasta, fakat iyi olacak. Ablam bizim her şeyimiz. Evimiz ayrı ama dayımlarla beraberiz. Onlar da bizim her şeyimiz. Anamı hiç üzmüyoruz. Söz veriyorum: İyi olacak babacığım! Ah baba, keşke gitmeseydin; götürmeselerdi seni! Ne idi suçun senin? Dayanamıyorum… Desinler, ‘Deli Sultan’ın oğlu’ desinler bana, ne çıkar: Götüreceğim bir gün doktora anamı. Kara çıkaracağım herkesin yüzünü. Bakacağım anama. Sen rahat uyu babacığım. Üzülme, üzülme ne olur!”

Akan zaman içinde anam düzelmedi. Felçli olan kol ve bacağının yanı sıra sol gözü de görevini tamamen yitirdi.
İhtiyarladı anam. Kestane rengi saçları bembeyaz; yüzleri buruş buruş oldu. Düşünen, sadece düşünen, sarı etleri kollarından lime lime sarkan bir top canlı kemik yığını…
Olağanüstü bir şey, anam artık eskisi gibi saçma sapan şeyler söylemiyordu. Az ve öz konuşuyordu. Hatta son günlerde aklı başında sözler dahi etmeye başlamıştı. Bizi hayretten hayrete sevk ediyordu. Hele geçen akşamki “Biz imtihan ediliyoruz.” sözü yok mu? Arkasından okuduğu, insanlara sabır tavsiye eden o muhteşem ayet meali! Hepimizi saatlerce düşündürmüştü. Artık herkesin bildiği Deli Sultan gitmiş, yerine öğüt veren bir bilge kişi gelmişti. Sanki Allah, bazı organlarını alırken, yıllar sonra akıl denen gücü bağışlıyordu. Bu ne büyük nimet, ne güzel sevinçti! Reis-i Cumhur, İsmet Paşa, istidaname, her şey gerilerde kalmıştı.
Bugün öğle üzeri kahveden döndüğümde, anamı evin sokağa bakan penceresinin önündeki sedire oturmuş buldum. Ablam arkasına yastık dayamıştı. Hava güneşli ama üşümesin diye sırtına hırka vermişti. Yanına vardım. Fark etmedi beni. Solgun gözüküyordu. Gözleri her zamanki gibi sokakta. Yanına çömelip, tespih çektiği sağlıklı elini elime aldım. Kuru,cansız, soğuk bir el.
– Anacığım nasılsın?
Dudakları gerilip, burnu şekillendi. Hayır, bu bir gülümseme değildi. Kendine özgü halsiz, boğuk sesiyle yüzüme bakmadan konuştu:
– Reis-i Cumhur’a istida yazdırdın mı?
“Eyvah!” dedim içimden. Bu sözün hayra alamet olmadığını en iyi ben biliyordum. Yine anama bir şeyler olduğu kesindi. Korktum. Yüzüne dikkatle baktım. Kararlı,soğuk ve hareketsizdi. Zaten her şey Reis-i Cumhur’la başlamıştı. Bu kelimenin tekrar anamın diline yapışması, onun eski hastalığının yeniden nüksetmesi demekti. “Anacığım, hani düzelmiştin, iyi olmuştun hani? Yıllar var ki geride bırakmıştık Reis-i Cumhur’u, istidaname’yi! Demek dünden beri suskunluğun boşuna değildi, dalgınlığın sebepsiz değildi!
Darmadağınıktım. Elini bırakmadan,
– Ana,dedim. Reis-i Cumhur yok artık! Aradan seneler geçti. Babam da gelmeyecek. Biliyorsun o öldü!
Elini, elimden hırsla çekti. Bırakmadım. Bu bir çeşit protesto idi. Öfkeli fakat mecalsiz, hastalıklı bir sesle konuştu:
– Sus! Hayırsız evlatsın sen! Reis-i Cumhur Hazretlerine bir istida bile yazdırmadın. İyi adamdır o, paşadır! Şimdiye çoktan bırakırdı babanı.
Belki de haklı olan anamdı. Bendim anlayışsız olan. Hayatının hazan mevsimini yaşayan, zaman-mekân kavramını yitiren hasta bir insanı katı bir gerçekle üzmenin, umutlarını yıkmanın ne anlamı vardı. Varsın öyle bilsindi:İsmet Paşa’yı Reis-i Cumhur; babamı da mahpusta yaşıyor sansındı. Yeter ki üzülmesindi anam!
– Tamam, ana dedim. Reis-i Cumhur’a istida yazacağım! Duyuyorsun beni değil mi?
Yavaşça bana döndü. Mum rengi solgun yüzünde şimdiye kadar görmediğim bir mutluluk. Dudakları uçucu bir tebessümle gerildi. Fersiz gözlerinde nemli bir parlaklık:
– Sahi yazacak mısın oğlum? Dedi. Bir an daldı. Sonra başıyla tasdik ederek “Yaz…” dedi. “Demedim mi ben sana ‘Paşa, Reis-i Cumhur; baban da içerde’ diye!”
Bir türlü inanamıyordum anamın akli dengesinin yeniden bozulmasına.
– Uff! Üşüyorum!
Hava soğuk değildi. Baktım çenesi takırdayıp duruyor. Hırkayı omuzlarına biraz daha çektim.
Zavallı baban, o da üşüyor şimdi! Bir kazak bile örüp gönderemedim! İki yana ıralanarak devam etti:“İsmeet İsmet! Usandım beklemekten sağır İsmet! Bırak kocamı artık! Suçsuz o! Paşasın sen,peygamber ocağından gelmesin, büyük adamsın!”
Başımı kucağına çekti. Zihnim darmadağınıktı. Kelimeler sanki havada uçuşan birer cisimdi de beynimle iletişim kuramıyordu. Anamın soğuk,cansız,felçli eli avuçlarımda, öptüm öptüm… Sağlıklı eliyle başımı okşadı. Ben yıllar öncesindeydim. Babamın müfreze tarafından götürüldüğü o kara günlerde:
“… Islak bir gece. Zifiri karanlık… Yağmur yağıyor; iplik iplik değil, sicim sicim! Yatsı namazından dönen babamın her tarafı sırılsıklam. Anam, üzerini hemen soyuyor. Meşe odunlarının gürül gürül yandığı ocağın başındayız. Babam, düşünceli, durgun. Konuşmuyor uzun bir süre. Aniden hatırlamış gibi,
– Kapıyı sürgüledin mi? diyor.
– Sürgüledim, diyorum.
Babamın tedirginliği ürkütüyor bizi. Söyleyecek gibi ama galiba duymamızı istemiyor. Nihayet başı yerde ortalığa konuşuyor:
– Camide söylediler, Yusuf Hoca’yı götürmüşler!
“Yusuf Hoca” sözüyle hepimiz göz göze geliyoruz. Köyümüzün iki hocasından biri o, diğeri babamdır. Köyümüzde aylardır bir “heyula”, bir “karabasan” gibi dolaşan, bizi korkutan bir laf var: “Bizim hocalar, Kur’an okuttukları için köy basılacakmış! Hocalarımızı süreceklermiş!
O kadar çok konuşuluyor ki bu sözler, ocak başlarında, cami avlularında, duvar duldalarında, şurada burada günün yegâne konusu o! Herkes aynı şeyi söylüyor. Tabi en çok da biz etkileniyoruz.
İçimde yorumlayam adığım korkular...
Öğleden önce okula gidiyorduk. Öğleden sonra ise camiye bitişik, imam odasında babamdan Kur’an-ı Kerim dersleri alıyorduk. Babam, çocukları okuturken içimizden biri nöbetçi olurdu. Nöbetçi olan pencerenin kenarına oturur, yolu gözlerdi. Kaymakam, tahsildar veya ilkokul müfettişleri gibi herhangi birinin gelip gelmediğini kontrol ederdi. Köylüler onlardan Azrail’den korkar gibi korkarlardı. Atlı, fötr şapkalı birisi yolun başında görüldüğünde nöbetçi hemen uyarırdı:
– Atlı geliyor! Atlı geliyoor!
Hepimiz, çil yavrusu gibi sağa sola kaçışırdık. Demek öz babamdan, kaçak olarak, gözcüler altında, Kur’an öğrenmem bu yüzdendi.”
Şimdi daha iyi anlıyorum her şeyi: Ezan Kanununa muhalefetin cezası ise hapislikmiş.
Babam, şöyle bakardı, köyde fötr şapkalı birisi varsa ezanı bana okuturdu:
“Tanrı uludur, Tanrı uludur!
Şüphesiz bilirim, bildiririm Tanrı’dan başka yoktur tapacak!
Şüphesiz bilirim, bildiririm Tanrı’nın elçisidir Muhammed!”
Köyde kimse yoksa o güzel davudi sesiyle ezanı kendisi okurdu. “Alla hu ekber, Alla hu ekber!” Yani ezan Türkçe okunuyorsa bütün köylü anlardı ki köyde bir devlet adamı var. Arapça okunuyorsa biz bizeyiz demekti.
Birgün müfettişler, caminin penceresinin kenarında bir Amme Cüz’ü bulmuşlardı. Müfettiş, “ Demek bu köyün imamı yasak harflerden Kur’an öğretiyor ha!” diyerek Yusuf Hoca hakkında dava açtırmıştı. Bütün köylüler, “Vallahi hoca Kur’an okutmuyor!” diye yalvardıysa da müfettişi ikna edememişlerdi. Müfettiş suç delili olarak caminin kenarında bulduğu Amme Cüzü’nü göstermişti.
Hocamız, dört sene, her iki üç ayda bir kazaya gider, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na muhalefetten mahkeme karşısına çıkardı. Hep anlatırlardı: Mahkeme, şahitlerin bulunması için sürekli ertelenirmiş. Zavallı hâkim de korkusundan bir türlü davayı beraatla sonuçlandıramaz, açık tutarmış.
Demek mahkeme kapılarında, bir Amme Cüzü için yıllarca süründürülen köyümüzün Yusuf Hocası, şimdi götürülmüştü ha!
İçime bir korku, bir sızı düşüyor. Önceleri yorumlayamazdım: “Köyümüzü kim basacakmış? Neden baskın yapılacakmış?” Evimizin kapısını bir çalan olsa, “Ha geldiler, ha gelecekler!” diye korkular içinde çırpınırdım. Şimdi daha iyi anlıyorum her şeyi.
Babam, gözlerimizin irileştiğini, doluktuğunu anlamış olacak ki,
– Takdir-i İlahi ne ise o olur. Korkmanıza gerek yok. Müfreze de bizim çocuklarımız. Götürür, geri bırakırlar. Allah yeter ki devlete zeval vermesin. Hiç Kur’an öğretmenin suçu olur mu? diyor.
İkimiz de biliyorduk ki babam,bizi rahatlatmak, cesaret vermek için söylüyordu bu sözleri. O gece ben ve ablam hiç uyumuyoruz. Her an kapının çalınmasını korkuyla bekliyoruz.
Yatağın içindeyim. Gözlerim kapalı ama kalbim uyanık. Zaten hiç uyumadım ki. Yanağımda iki küçük öpücük. Anlıyorum ki babam sabah namazından dönmüş. Sarılıyoruz. Nurlu yüzünde tatlı bir tebessüm, bana ve ablama usulca,“Hadi kalkın, vakit kocamadan namazlarınızı kılın; sonra da derslerinizi okuyun.” diyor. Kalkıyoruz. Abdestlerimizi alıp namazlarımızı kılıyoruz. Sonra da babamın mütalaa ve okuma odasına geçiyoruz. Ben, Elif Cüzü’ndeyim. Ablam ise Kur’an’a yeni geçti.
Babamın önünde diz çöküyoruz. O gün okumaya karşı içimde bir arzu, bir bahar sevinci var. Sebebini bilmiyorum. Bizleri, yerleri, gökleri yaradan yüce Allah’ın emirlerini bize tekrar eden babamı daha çok seviyorum. Onun nurlu yüzünden öpmek istiyorum. Bir başka âlemdeyim.
Okuma sırası ablamdan sonra bana geliyor. Besmele çekiyorum. Birden odanın kapısı güm güm vuruluyor. Nihayet korktuğumuz başımıza geliyor. Ardından şiddetli bir ayak darbesiyle kapı duvara çarpıyor. Tüm ev sarsılıyor.
Kalın, gür bir ses:
– Kimse kıpırdamasın!
Korkudan babamın kanatlarının altına kitaplarımız döşümüzde büzülüyoruz. Gözlerimiz iri iri. Ablam ağlıyor. Gelenin kim olduğunu tahmin edebiliyorum: Bu olsa olsa kazamızın meşhur Jandarma Kumandanı ‘Servet Çavuş’tur. En önde tabancasıyla o. Namlu, gözlerimizde koca, karanlık bir tünel! Arkasında ucu süngülü mavzerleriyle jandarmalar ve yanlarında köy muhtarı…
Kalk ayağa! diyor babama.
Hepimiz ayağa kalkıyoruz. Korkudan titriyorum. Ablam ağlamaya devam ediyor. Babamın elleri sımsıkı omuzlarımızda. Bacaklarına sarılıyoruz. Bütünleşiyoruz.
Karakol kumandanı birden, döşümde tuttuğum Elif Cüzü’nü alıyor. Yüreğim bir kuş misali çırpınıyor. Kulaklarımda babamın az önce söylediği hep aynı ayet meali: “İnsanları seviniz, kimseye fenalık etmeyiniz. Allah, zulmedenleri sevmez.”
Servet Çavuş, babama dönüp o kuru, pıtraklı sesi ile yeniden gürlüyor:
– Ulan sen bunların okutulmasının yasak olduğunu bilmiyor musun? Sen kanuna karşı mı geliyorsun?
Yüzü kıpkırmızı olmuş, ağzından tükürükler saçılıyor, bas bas bağırıyor: “ Devlet gücünün ne demek olduğunu göstereceğiz size!”
Babamın başındaki o kar gibi beyaz sarığı alıp yere çalıyor. Zavallı babam, boynu, kırılmış bir ağaç gibi bükük, susuyor. Çavuşun kan çanağı gözleri dışına fırlayacakmış gibi fıldır fıldır dönüyor. Kırıp dökecek bir şeyler arıyor. Anamın mahrem bohçaları didik didik ortaya dökülüyor. Kirli potin ökçelerinin girmediği yer kalmıyor.
– Toplayın şu kitapları!
Jandarmalar babamın kitaplarını toplayıp bir çuvala dolduruyorlar. En son ablamın saygıyla döşünde tuttuğu Kur’an’ı sökercesine alıp onu da basıyorlar çuvalın içine.
– Şu herifin bileklerine kelepçe vurun!
Babam, günde beş kez yıkanan temiz ellerini sessizce uzatıyor. Paslı-kirli demir babamın bileklerine oturuyor. Kapıdan çıkarken konuşturmuyorlar bizimle. İtiyorlar arkasından. Yıkılıyor babam. Sadece gözlerimizde her şey. Mahzun, dönüp bakıyor. Anam öbür içerde hüngür hüngür ağlıyor.
– Doğru köy meydanına! diyor Servet Çavuş.
Gidiyorlar. Evimizde bir figan. Anam, ben ve ablam ağlaşarak birbiri¬mi¬ze sarılıyoruz.
Kara haber, köyde çabuk duyuluyor. “Jandarmalar da bizim çocuklarımız” dememiş miydi babam? Dedem Kafkaslarda, amcam Çanakkale’de şehit olmamış mıydı? Ya babam? Sakarya ve İnönü Muharebeleri’nde yaralar almamış mıydı? Bundan dolayı babamın adı Gazi Hoca kalmamış mıydı? İstiklal Savaşı’nın Muharip Gazi Hoca’sı şimdi götürülüyordu.
Az sonra bileklerinde kelepçe Yusuf Hoca’yı da getiriyorlar köy meydanına. Babamın kitapları ile Yusuf Hoca’nın kitaplarını çuvallardan boşaltıyorlar orta yere. Önce kırmızı bir alev ilişiyor kitaplara. Sonra kara bir duman yükseliyor göklere doğru. Yakıyorlar kitapları. Köylüler duvar diplerine sinmiş, onları uzaktan sessizce seyrediyorlar. Hepsinin gözlerinde isyanlı bir sükût, sessiz bir çığlık:
- Can evimizi, ruhumuzu yakıyorlar! diyor, köylülerden biri.
– Bizler bayramlarda ölülerimizin mezarında bir Yasin, bir Tebareke okuyamayacak mıyız?
- Bu gidişle cenazelerimizi kaldıracak kimse kalmayacak, murdar gideceğiz! Ne olacak bizim halimiz ya Rabbi!
Bir başkası:
- Onlar köyümüzün son turnalarıydı. Galiba hiç dönmeyecekleri bir yolculuğa çıkıyorlar. dedi.
Servet Çavuş, elinde kırbaç atına biniyor. El-kol işaretleriyle sağa sola emirler veriyor:
- Köydeki büyük ve küçükbaş hayvanları da sayın!
Babamla Yusuf Hoca, müfrezenin önünde elleri kelepçeli itile kakıla götürülüyor. Onlar uzaklaştıkça, köylüler toplanıyor. Ağlayanlar oluyor.
Koşuyorum arkalarından. Gitmek mümkün mü? Ulaşmak mümkün mü? Etten bir duvar örülüyor önüme. Zayıf bedenim, güçlü bileklerin mengenesinde eriyor. Salmıyorlar. Sürüklüyorlar beni çamurlu suların içinden bir kenara doğru. Gözden kayboluncaya dek arkalarından bakıyorum. Babam gidiyor. İçimde yanardağlar patlıyor.
Dayanamıyorum. Ayaklarım yalın yeniden koşuyorum peşlerinden. “Gitme!” diyorlar. Bu defa dinlemiyorum kimseyi. Koşuyorum.
Babaa! diye bağırıyorum. Duruyor babam elleri kelepçeli. Jandarma¬lar duruyor. Kâinat duruyor fakat dönüp bakmıyor benden yana. Yürüyorlar. Yetişemiyorum arkalarından. Dizlerimin üstüne oturup hüngür hüngür ağlıyorum.
Gidiyor, gidiyorlar; gözden kayboluyorlar. Geride sadece köylülerin ölü benizleri ve ufka doğru bir namlu gibi uzanan umutsuz, ürkek, korku dolu bakışları kalıyor. Gidenler dönmüyorlar bir daha …”

Yarım saattir başım anamın kucağında. İri damarları yeşil yeşil yürü¬yen zayıf, cansız, soğuk elleri dudaklarımda. Her zaman yaptığı gibi ok¬şa¬¬mı¬yor saçlarımı. Buruşuk, ölü bir beniz içinde, hareketsiz, sessiz öylece duruyor.
“ Yine hastalandın ana!”diyorum. “ Yine bir şeyler oldu sana. Reis-i Cumhur demeye başladın. Ne olur hastalanma! Ey Allah’ım, anam dünyada en kötü vurgunu yedi! Yetmedi mi çektiği çile?”
O, büyülenmiş gözlerle anlatıyor:
– Bugün Atatürk’ü gördüm rüyamda. İstida verdim. Şikâyet ettim İsmet’i. Bir de Servet Çavuş’u! Paşa, büyük adamdır, Peygamber ocağından gelmedir. Söz verdi. Bıraktıracak kocamı!
Başımı yavaşça kaldırıyorum kucağından. Gözlerimin önünde pul pul yıldızlar savruluyor. Yanağımda ateşten damlalar… Annem anlatıyor, anlatıyor.

NOT: Bu hikâye, 1946-1950 yılları arasında tarihe tanıklık edenlerin, Türkiye Gazetesi’nde yayınlanan acı hatıraları ve Doç.Dr. Emin IŞIK Beyin o günlere ilişkin Altınoluk (Sayı 121- Mart 1996)dergisindeki çocukluk anıları dikkate alınarak yazılmıştır. Yakın tarihimizin küçük bir kesitine ışık tutması dileğiyle… (N.E) 

Bu haber 446 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum