Beneklinin Dönüşü - Hikâye: Necdet EKİCİ

Beneklinin Dönüşü - Hikâye: Necdet EKİCİ
15 Kasım 2020 - 00:51

Beneklinin Dönüşü
Hikâye: Necdet EKİCİ


Bu sabah, kümesteki hayvanlara yem vermek için yan bahçeye geçen annem, çok geçmeden dizlerine vura vura, “Ah, vah!” diye diye geri döndü. Kan-ter içindeydi:
-Gitti, gitti! Yeşilbaşlı Sunalarım gitti!
Baktım, elinde baş aşağı sarkan iki ölü ördek...
- Yapmaz! Yonan gavuru yapmaz bunu! Nasıl kıydın bunlara kâfir! Nasıl boğdun bunları çer sokasıca! Hiç mi acıma yok sende kıran giresice! Sabrıcanlara yakalanır da kan kusarsın inşallah!
Ben ayağa kalktım; babam, yalın ayak kümese doğru koştu.
Deminden beri dış kapının arkasında tembel tembel uyuyan Benekli, ne konuşulduğunu anlamış gibi havlayarak bahçeye seğirtti.
Öldürülen ördeklerden biri benim yeşilbaşlı Suna’mdı. Babamın “gövel ördek” diye sevdiği, elimden yem yiyen, paytak paytak arkamdan yürüyen Sunam…
Elime aldım. Kanlı, ölü vücutları daha sımsıcaktı. Göğüs kafeslerimde bir zorlanma. Gözlerim dolu dolu.
Kümese vardığımda babam bir kenara çömelmiş düşünüyor; Benekli yerleri koklayarak ipuçları çıkarmaya çalışıyordu. Diğer ördek ve tavuklar ise bahçenin orta bir yerine toplanmışlar, başları havada, her an doğacak yeni bir tehlikenin ürkek, huzursuz bekleyişi içinde ötüşüyorlardı. Kümesin içine ise bol bol tüy dökülmüştü.
Bu işi hangi hain canavar, nasıl yapmıştı bilmiyorduk. O kadar evlerin, sokakların arasından sıyrılıp gelen, kaş ile göz arası kümese dalan, boğduğu halde yemeyen ve işini bitir-dikten sonra bir hayalet gibi ortadan kaybolan bu meçhul, bu katil yaratığa, öfke ve hınç duyuyordum.
Bulsam bir kaşık suda boğmaya hazırdım.
- Tilki, dedi babam. Bu işi tilkiden başkası yapamaz!
Sahi bu işi tilki yapabilir miydi? O güne dek tilki üzerine annemden çok serüven dinlemiştim. Böyle bir kurnazlığa sahip olacağı ise doğrusu hiç aklıma gelmemişti.
O gece babamın elinde çifte, Benekli ile birlikte nöbet tuttuk. Yeşilbaşlı Suna’m bir türlü gitmiyordu gözlerimin önünden. Benekli’ye hayran olmamak mümkün değildi. En küçük çıtırtıda kulaklarını dikiyor, o kış üzümü rengi gözlerini alev alev yakıyor, ortalığı velveleye veriyordu. Hele arka ayaklarıyla yeri deşerek sağa sola öfkeli salvolar atması yok muydu? O an bulsa, bu vahşi, bu kurnaz, bu meçhul yaratığı parçalayacaktı şüphesiz.
- Sus! dedi babam öfkelice. Tüfeğin dipçiği ile kıçına vurdu. “O kadar ördeği öldürt, görme, şimdi de gel burada erkeksi erkeksi çalım sat! Hadi biz uyumuşuz, ya sen hangi Cehennem'deydin?”
Benekli, kuyruğunu arka bacaklarının arasına kıstırıp daha öteye sindi.
Sabah gözlerimi açtığımda kendimi yatağımda buldum. Babamın söylediğine göre o gece ne gelen ne giden olmuş; hatta bir kedi bile atlamamış.
On gün sonra, beş ördek yavrusunu daha ölü bulduk.Yine aynı biçimde öldürmüş, boğduğu halde yememişti. Babam öfkesinden küplere biniyor, annem dizlerini dövüyor, beddualar ediyordu:
- Ocağımıza incir ağacı dikmeye mi geldin hınzır! Köküne kıran girer de yerlerde sürünürsün inşallah! Onulmaz dertlere düşer de kudurursun inşallah!
Hepimiz dehşet içinde
bu meçhul yaratığı merak ediyor, olanlara bir türlü akıl-sır erdiremiyorduk. Komşuların “Akıl topağı” diyerek sevdikleri Benekliyi bile atlattığına göre, oldukça profesyoneldi. Uyanık olarak bildiğimiz, zekâsını ve cesaretini takdir ettiğimiz Beneklinin haberi dahi olmuyordu.
Birkaç gece yine beklediysek de bir sonuç alamadık. Babam, artık geç saatlere kadar uyumuyor, elinde çifte, kümesi gözlüyordu. En ufacık bir seste, bir çıtırtıda dahi “Aha geldi!” diyerek kümese koşuyorduk. Hepsi nafi-leydi. Ördek ve tavuklar gündüz bile tedirgin olduklarından, bir kuş uçsa sakınıyor; bir kedi atlasa bir birlerine sokulup “Gak, gak!” diyerek seslerini duyurmaya çalışıyorlardı.
İşte ne olduysa geçen Cuma günü oldu, her şey ayan beyan ortaya çıktı.
O gün, ikindi sonrası babamla elimizde üzüm sepetleri, bağdan dönüyorduk. O meçhul yaratığı açık açık keşfettik. Hem de güpegündüz. Kümeste tavuklar, ördekler çırpını-yor; zavallılar can havliyle ötüşerek kaçmaya çalışıyorlardı. Bir gulgule ki görme gitsin! “Gak, gak!” sesleri göklere yükseliyordu. Bahçenin her tarafı it oynamış yonca izine dönmüştü. Bu meçhul, bu katil canavar, gece nöbet tuttuğumuzu bilmiş olacak ki bu defa gündüz gelmişti. Böylece bizim üzüm bağına gittiğimizi görmüş, zamanlamasını akıllıca yapmış ve kümese dalmıştı. Erken döneceğimizi tahmin edemediği için az sonra yakayı ele vereceğini dü-şünememişti. Benekli, galiba annemle erkenden bostana gittiği için ortalıkta gözükmüyordu. Onun da evde olmadığı bir anı kollayarak yine yapacağını yapıyordu. Ne kurnaz ne sinsi ne acımasız bir yaratıktı bu böyle!
- Bahçe kapısını ört! dedi babam usulca.
Denileni hemen yaptım. Evden çifteyi aldı. İki dokuzlu fişek sürdü namluya. İkimiz de C harfi gibi eğilerek, kambur kambur sessizce bahçeye süzüldük. Az ilerdeki ağacın altında iki ördek yavrusu daha ölü olarak yatıyordu. İçimde bir başka yanma.
Filmlerde izlediğimiz seri katil gibiydi.Yine boğmuş yine yemişti. Anlaşılan bu işin zevkindeydi. Babam çifteyi yüzüne alıp gözlemeye başladı. Hain yaratık, kümesin içinden çıktı çıkacak. Kalbim bütün şiddetiyle çarpıyordu. Tüfeğin patlayacağı hep o anı bekliyordum. Artık kurtuluş yoktu. Az sonra kanlar içinde yere serilecek, yaptıklarının cezasını canıyla ödeyecekti.
Nihayet çıkıyordu kümesten. Herhalde boz tüylü, kıllı bir şey olacaktı. Önce kafası gözüktü. Eyvah! Ağzında altın telli kırmızı horozum vardı. Kanım damarlarımda buza kesmişti de öylece donup kalmıştım. Koşmamak, bağırmamak için kendimi zor tutuyordum. Bu ne biçim hain bir canavardı ki hep benim sevdiklerime göz dikiyor, onları öldürüyordu. Altın telli horozumu sürekli havaya kaldırıp yere çarpıyordu. Babamın parmağı her an tetikte. Tüfek patladı patlayacak.
Nihayet çıktı. Tüfek gümledi.
Aman Allah’ım! Bir de ne görelim, bu bizim Benekli değil mi? Gözlerimize inanamiyorduk. Her şey olurdu da bu olamazdı! Umar mıydık, kırk yıl düşünsek aklımıza gelir miydi? Demek o hain, o katil sendin Benekli! Ama neden?
Benekli, “vavvuk!” diyerek acı bir çığlık attı. Sol kalçasının üzerine yamuldu düştü.Yekindi kalkamadı.İlk hamle boşa gitmişti. Olanca gücüyle kırt kırt kurşun yerini dişleyip olduğu yerde dönmeye başladı.
- Baba! dedim ağlamaklı bir sesle.
Her şey birkaç saniye içinde oknuştu. İkimiz de olduğumuz yerde donup kalmıştık. İkinci tetiği çekmedi babam. Çekemedi. Beneklinin arka sağ kalçası darmadağın olmuştu. Sıçradı, bahçe duvarını çıkamadı. İkinci kez sıçradı, yine çıkamadı. Üçüncü hamlede zor aştı. Arkasını kanlı bir çaput gibi süürüyerek kayıplara karıştı.
- Vurdun onu! dedim. “Beneklimi vurdun!”
Babamın benzi sapsarıydı. Şaşırmış, şok olmuştu. Gözleri uzaklarda öylece bakıyordu. Olduğu yere halsizce çömeldi. Tüfeğin namlusundan hâlâ barut kokulu zayıf dumanlar yükseliyordu.
- Vurdum, dedi boğuk, titrek bir sesle. “Vurdum! Allah Allah! Şu feleğin işine bak yahu? ‘Besle kargayı, oysun gözünü’ derler ya!”
Hırsımdan hüngür hüngür ağladım. Bahçede her ördeğin her yavrunun ölüsü bir yerde yatıyordu. Ortalık savaş sonrası kötü bir bozgun haliydi. Ne yapacağımı ne diyece-ğimi bilemiyordum. Anlaşılması güç, anlatılması zor, zıt duygular içindeydim. Sevdiklerim birer birer yok olmuştu. Bir yanda ördeklerim, diğer yanda Beneklim… Önce ye-şilbaşlı Suna’m, sonra altın telli horozum…
Bunların hepsini sen yapmıştın Benekli! Söyle niçin? Bu isyanın neden? Bu vahşetin neden? Sevgimi mi az buldun? Arkadaşlığım mı sana yetmedi? Biliyordun, seni çok sevdiğimi biliyordun! Demek kabrisin bu yüzdendi. Kıskançlığın bu yüzdendi! Bir çocuk gibi küsmelerin, evden git-melerin bu yüzdendi. Sevgi, paylaşmak değil miydi? Sevgi, dostluk değil miydi? Sevgi, arkadaşlarını korumak değil miydi? Sevgi, sevdiklerimize sahip çıkmak değil miydi? Ah Benekli! Sen benim oyun arkadaşım, en yakın dostum, sırdaşım değil miydin? Nasıl yapardın bu bozgunu?

“…O sabah kendiliğinden gelmişti evimize. Daha yavru denecek kadar küçüktü. Belki de sevimli görünüşü enik oluşundandı. Hani ‘her şeyin yavrusu tatlı, sevimli olur’ derler ya, belki bu da öyleydi. Açtı. Aç ve zayıf… Tüyleri bile titriyordu. Elimi uzatmaya göreyim sanki dövüyormuşuz gibi basıyordu feryadı. Yaygaracıydı kerata! İnsanı suça boğuyordu. Sonra da çen çen ürümesi yok muydu hani! Ya o kış üzümü rengi gözleriyle ışıl ışıl, boncuk boncuk bakışları…
- Zavallı! demişti annem. “Bunu seyiplemişler oğlum.” Acıyan duygularla ona yeniden bakmıştım. Kucağıma almak, sevmek, okşamak istiyordum. Elimle önce başını sıvazladım, kuyruğunu salladı.
- Vurma elini! demişti babam öfkelice. “Yiyecek filan da vermeyin. Alışır sonra, atın gitsin!”
- Hayır!
- O sokak köpeği oğlum!
- Hayır! Sokak köpeği değil o!
Babama alttan yukarı öyle bir bakmış, öyle bir ‘Hayır!’ demişim ki köpeği bir anda kucağımda bulmuştum. Doğrusu bu kadar katı olamazdı babam.
- Bırak biraz oynasın çocuk, demişti az öteden annem. Babam başını bir o yana, bir bu yana sallamıştı.
- Yahu oğlum, o bit- pire dolu.
- Olsun! Yıkarım.
- İyi ne haliniz varsa görün!
Babam gidince hemen boş bir plastik kutuya süt koyup ekmek doğramıştım. Ağzını şapırtada şapırtada iştahla nasıl da yiyordu! Demek çok acıkmıştı. Keyfinden olacak herhalde durmadan kuyruğunu sallıyor, arada bir yine ürüyordu. Bu defaki ürümesi galiba kıskançlığındandı.
- Anne, yavuz olacak galiba?
- Belki de…
- Anne, adını ne koyalım?
- Bilmem…
- Anne, Benekli koyalım mı adını?
- Olur, koy.
- Tamam, tamam, Benekli koydum adını. Hem alnında hem kuyruğunun ucunda beyaz benekler var.
Karnı doyunca rahatlamış, hırçınlığı kalmamıştı keratanın.
Gözlerini döndere döndere bir anneme, bir bana bakıyordu. Ne düşündüğümüzü anlamaya çalışıyor, bırakmamamız için yalvarıyor gibiydi.
O gün Benekliyi bağırta çağırta şampuanla güzelce bir yıkadım.
İstiyordum ki biti, piresi varsa ölsün. Güneşte silkelenerek kurulanmıştı. Artık daha temiz ve pırıl pırıldı.
Yatması için o gece ahırın samanlığına koymuştum Benekli’yi.
Bağırırsa rahatsız etmesin, babam sesini duymasın diye. Ağlamıştı Benekli, bağırmıştı sabaha kadar. Dualar etmiştim susması için. Bir yeri mi ağrıyordu acaba? Belki de karanlıktan korkuyordu. Yoksa annesini mi özlemişti?
- Ağlama Benekli… Ağlama! Ne olur sus! Babam duyarsa kızar bana. Sana kötü şeyler söyler. Üzülürüm. Ağlayan ben olurum o zaman.
Zamanla annem, babam, kardeşlerim de sevmişti Benekliyi. Herkes sevmişti. Büyümüş, topaç gibi olmuştu. Öyle alışmış, öyle dostluklar kurulmuştu ki aramızda, artık bizden bir parça, ailemizin bir ferdi gibi olmuştu. Geceleri evimizin bekçisi, gündüzlerin sorumlusu oydu. Her şeyimiz ona emanetti. Çimmeye gittiğim derelerde yoldaşım; mal gütmeye gittiğim firezlerde en iyi arkadaşımdı. Bağ, bostan işlerinde vefalı dostum; bahçe beklediğim sıcak yaz günlerinde can şenliğimdi.
Geriden gelirken bin bir cilve, bin bir şaklabanlık yaparak karşılardı beni. Biraz daha şımartırsam döşümü ayaklardı.
Yüz vermezdim ama o yine boş durmaz; bu defa da mahsustan ayak bileklerimi geveler, arkadan pantolonumun paçalarını çekiştirir, ıslak ıslak elimi yalardı. İsterdi ki ille kendisiyle ilgileneyim. Birkaç iltifat sözcüğü duymadan, başını okşatmadan mümkün değil bırakmazdı yakamı.
Eşikten içeri girmezdi. Bilirdi ki köpeklerin en iyi yeri merdiven altı veya çatal kapının arkasında bir palaz üstüdür. Olur, olmaz şeye batmazdı. Sütü kazanla yanına koy-sak bakmaz, aç kalsa belli etmezdi. Hatta çok kızar, çok darılırsam, bana bir çocuk gibi küserdi. O gün eve hiç gelmezdi. Anlardı ki en iyi şey, öfkem geçene kadar gözüme gözükmemek… Akşama doğru suçlu, ezik, kötü kötü gelirdi. Uzaktan uzaktan durur, kendince beni ölçer biçerdi. Başı öne uzattığı iki bileğinin arasında, yarı açık gözlerle beni süzerdi. Şüphesiz bu göz hapsi içinde her an bir işaretimi beklerdi. Kendine bakıp bir gülümsemem yeterdi. Anlardı o. Önce kuyruğunu sallar, kulaklarını diker, pür dik-kat, ışıl ışıl bakardı. Sürünerek ta yanıma kadar gelirdi. Gönlümü almak için neler yapmazdı ki…”
Şimdi düşünüyor ve olanlara bir türlü akıl erdiremiyordum.
Benekli gideli beş gün oldu. Beş hüzünlü, beş dargın, beş meçhul gün…
- Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi! dedi annem. Baksana yeri boş boş…
İlk defa babam:
- Keşke vurmasaydım!Günlərdir vicdan azabı içindeyim. Alışmıştık. Evimizin bir horantası gibiydi, dedi.
O an gözlerim dolu dolu oldu. Konuşmak istedim olmadı. Yönümü öbür tarafa döndüm. Koyuverdim ağıtı. Teselli eden yine annem oldu:
- Hadi, dedi. Birlikte dua edelim. Bizim sesimizi duyar Cenab-ı Hak. Allah, esirgeyen ve bağışlayandır. Alan da, gönderen de odur!
Avuçlarımızı gökyüzüne birlikte açtık. Benim söylediklerimi annem tekrar ediyordu:
- Allah’ım, Benekli’m ölmesin! Ben onu çok seviyorum! Onu bana geri gönder. Ah Benekli, ne olur gel! Ölmediysen gel artık. Âmin!’
Baktım, babamın da elleri havada. Gözyaşlarım, gülde jaleydi.

Günler geçti fakat Benekli dönmedi.

O sabah yatağımda yabancı gelmeyen bir iniltiyle uyandım.
Önce rüyadayım sandım. Hayır, duyduklarım rüya değildi.
Yatağımdan fırladım. Her şey içime doğduğu gibiydi. Benekli'ydi bu. Demek dualarımız kabul olmuştu. Allah, onu bana geri göndermişti.
Baktım, balkonun sağındaki çiçeklikte yatıyordu. Heyecandan kalbim duracak gibi oldu. Her tarafı kıpkızıl kandı. Islak tüyleri diken diken olmuştu. Ne kadar da za-yıflamış, açlıktan karnı karnına geçmişti. Titriyordu. Titreyen o değil, bendim. Beneklinin başucuna dizüstü otur-dum.
- Geldin mi Benekli? dedim.
Sesimi duyunca daha bir derinden inledi. Başını getirip kucağıma koydu. Alnını sıvazladım. Ağlıyordu. İşte o zaman kendimi tutamayarak ben de ağladım. Belki de bizi son defa görmek, benimle vedalaşmak için gelmişti.
Az sonra annemle babam geldi. Benekli onları görünce yekindi kalkamadı. Bir daha çabaladı, yine kalkamadı. Derin bir nefes alıp boşalttı. Çaresiz kendini bıraktı.
Annem, yanıma çömeldi.
- Çok kötü gözüküyor. Bu yarayla nasıl gelebilmiş? dedi.
Benekli, konuşulanları anlamış gibi bulut bulut anneme baktı. Yeniden acı acı inledi. Kendi halince yarasını gös-termek, kurşun yerini yalamak istedi, başaramadı. Gözlerinden boncuk boncuk yaşlar akıyordu.
Çaresizlik içinde Benekli'nin başında ne kadar bekledim, bilmiyorum. Dayanamayıp kucağıma aldım. Belki de en büyük arzusu kucağımda ölmekti. Sonunda Benekli kendini tamamen bıraktı.
Gözlerinde oynaşan eflatun, turuncu, mor renkler dondu. Göz kapakları düştü. Vücudu seğirmeye, ağzına kö-pükler yığılmaya başladı. Çok geçmeden büsbütün hareketsiz hale geldi. Artık solumuyordu.
- Öldü, dedi annem. “Öldü…”
O hâlâ kucağımdaydı.
- Beneklim, canım! dedim. “Vedamız böyle mi olacaktı seninle?”


Bu haber 418 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum