Bugun...
DÜŞE KALKA YÜRÜYELİM


Ergül ALTAŞ
 
 

DÜŞE KALKA YÜRÜYELİM

            Yürümeye düşe kalka başladığımız, her şeyi, ama her şeyi merak ettiğimiz, gördüğümüz her şeyi elimize aldığımız, evirip çevirdiğimiz, ağzımıza götürdüğümüz, öğrenme aşkıyla yanıp tutuştuğumuz yıllarda başlayan bir hikâye bu.

            Kör, topal ve güdük bir hikâye. Boy atıp büyümesine, dal budak salıp gönlünce serpilmesine imkân verilmeyen bir hikâye.

            El kadar çocukken bağlandı elimiz kolumuz. Boyumuz bir karıştı, azmimiz dağlardan yüce. Belki ilk zaferimiz: İki ayak üstünde durmayı başarışımız. Pembe dudaklarımızda dünyanın sırtını yere getirmiş gibi zafer sarhoşu gururlu bir gülümseyiş. O da ne? Çevremizdekilerde bir telaş, bir tedirginlik: Aman ellerini bırakma düşersin, of olursun!

            Olsun canım, cicim, birtanem. İyi de bırakmazsam ellerimi nasıl dururum ayaklarımın üstünde. Nasıl yürür, koşar, hayallerimin peşinde Kafdağı’nı aşarım.

            Sesimizi duyan olmadı tabi. Sevinçlerimiz yarım, heveslerimiz kursağımızda kaldı. Bildiğini okudu büyüklerimiz: Sakın yanımdan ayrılma, kötü insanlar alıp götürür seni. Koşma düşersin, dokunma yanarsın, elleme bozarsın. Elimi bırakma, uslu ol, sözümden çıkma. Gitme, yapma, dokunma, sus…

            Biz çocuklar kıpır kıpır, dur durak bilmiyor, ele avuca sığmıyorduk. Evde anne babalar, okulda öğretmenler hep bundan şikâyetçi. Onlar istiyordu ki otur deyince oturalım, kalk deyince kalkalım. Onlar söylesin biz yapalım, onlar çalsın, biz oynayalım. Yormayalım o güzel aklımızı, kendimize saklayalım cin fikirlerimizi.

            Sus pus olduk, süt dökmüş kedi gibi pustuk köşemize. Biz, ağız var söylemez, el var işlemez, akıl var ermez, büyümüşte küçülmüş yetişkinler gibi sustukça bize gösterilen köşede, konfetiler gibi yağdı başımıza aferinler.

            Problemi öğretmenimizin istediği yolları takip ederek çözmeli, doğru cevabı öyle bulmalıydık. Başka bir yol aramamalıydık hazır yol varken. Bu kuralı belleyince rahat ettik, rahat etti bizi adam etmeyi kafaya koyan büyüklerimiz.

            Dersler uzun, teneffüsler kısaydı her zaman. Oyunlar az, kurallar çoktu. Saklambaç oynamaya kalksak saklanacak yer yoktu okul bahçesinde. Koşturamazdık gönlümüzce bahçe betondu, düşersek kırılırdı kolumuz bacağımız, kanardı dizlerimiz. Sıkıca bağlıydı kanatlarımız, öğrenemedik uçmayı.

            Sıramızda silgimizi top gibi atıp tutasımız gelirdi, kalem traşını masamızın üstünde bir baştan bir başa işaret parmağımızla teddirmek. Soru cevaplamak için kaldırdığımız parmağımızı görmeyen öğretmenimiz adımızı cınlatırdı sınıfın mevsim ve tarih şeritleriyle süslü duvarlarında.

            Çantamızı yüklenip eve dönerdik okulda aradığını bulamamış boynu bükük çocuklar olarak. Bir nefes almak için televizyonun düğmesini basardık. Önce ödevlerin, emri, buz gibi soğuk rüzgârlar estirirdi hayallerimiz üstünde. Donardı sevinçlerimiz. Herşeyin bir sırası vardı. Önce ders, sonra oyun.

            Sonra, kuş olup uçtu göz açıp kapayıncaya kadar zaman. Baktık, köprünün altından çok sular akmış, koca adam olmuşuz kaşla göz arası.

            Şimdi ezberletilmiş cümlelerimiz var. Alışılmış davranışlarımız. Sabah kalkar, yüzümüzü yıkar, işe gideriz. İşimizi harfiyen yaparız. Başımız dişimiz ağrımaz. Salla başını, al maaşını. Gül gibi geçinip gideriz. Çarklar eskisi gibi döner. Saatler yalan yanlış işler. Atı alan Üsküdar’ı geçer. Biz yine yaya kalırız. Geç olsun güç olmasın. Elbet bir gün yakalarız muasır medeniyetleri. Aynı masalla büyütürüz çocuklarımızı. Yeni bir masal yazmak, destan düzmek, türkü yakmak, şarkı bestelemek gelmez aklımıza.

            Çünkü esirgendi bizden sokaklarda toz toprak içinde acıktığını, susadığını unutarak oynamak; izin verilmedi düşmemize, düştüğümüz yerden ağlaya ağlaya kalkmamıza. Yanlış yapmamıza izin verilmedi ki başımızı taştan taşa vurarak doğrusunu arayalım, başımızın çaresine bakalım. Bir sorunun bir değil, bin bir çözüm yolu olabileceğini görelim.

            Beylik bir cümle, biliyorum. Yeri geldi, söylüyorum: Hiçbir şey için geç değildir.

            Sevelim kuşları ve çiçekleri. Gün ortasında durup durup göğe bakalım. Göğün başka renkleri de olduğunu vakitlice görelim. Yağmurda ıslanalım, güneşte yanalım. Öğrenelim dünyanın kaç bucak olduğunu. Ağlayalım, gülelim, hayret edelim. Hayatın bin bir renkli ele avuca sığmaz bir kuş olduğunu bilelim. Gecenin sabaha, kışın bahara erdiği gibi iyiyi, güzeli arayı arayı bulalım. Aramakla bulunmayacağını, ama bulanların arayanlar olduğunu da öğrenelim.

            Hayallerimizin peşinden düşe kalka yürümenin bahşedeceği çok sesli ve renkli hayatın, aydınlık yarınların saadetinden payımıza düşen hisseyi alalım.





Reklam

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANANLAR HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI