Ergül ALTAŞ

Ergül ALTAŞ

[email protected]

KARAYAZI

10 Ekim 2021 - 10:16 - Güncelleme: 10 Ekim 2021 - 10:45

KARAYAZI

            “Bir numara yok bende. Elifi görsem mertek sanırım. Girmedim mektep kapısından. Kara tahtaya ak yazı yazarlarmış. Kara yazmış benimkini Mevla’m. Ekmek parası için sırtımda palan eşek oldum ona buna. Hamal Kemal adım. Çalış babam çalış, kendime değil ele. Ne sendika bildim ne sigorta. Emekliliğim yoktur benim. Şimdi aklım kesmez, gözüm seçmez. Seçse ne olacak? Eskiden böyleydim ben. Yol bilmez, iz bilmez.”

            Gözünün içine bakıp “Eee hadi anlat bakalım,” demedim. Hal hatır sorarken baktım yola çıkmışız. Kırk yıllık ahbaplar gibi dertleşiyoruz.

            Elimde kâğıda sarılı sabah simidi içeri geçecektim. “Ne içersin?” diye sormasına fırsat vermeden bi’çay kahveciye. Çay, simit, gazete üçlüsünü severim Pazar sabahlarında. Eskiden başka ne kaldı ki. Onlarla avunuyorum. Herkes kahvenin önündeki masalara kurulmuş, içerisi boş. Dışarının albenisi fazla. Sigaranı tüttürürsün, hava alırsın, sokakatan gelen geçene bakarsın. İçeride anca gazetelere gömülürsün. Bir türlü bulamazsın kırk yıldır aradığını.

            Uğul uğul uğuldayan kalabalığın orta yerinde bir başına oturuyordu. Acı rüzgârlara açık bozkırda bir dere yatağının kuytusuna sığınmıştı sanki. Kurt kuş, börtü böcek susmuştu. Tenhaydı dört yanı. Kendini dinliyordu. Konuşsa sesine ses verecek aşina dağlar  mı vardı çevresinde? Kül tablasını masanın karşı kıyısına sürmüş, ötesi uçurum. Berisi bozkır. Uzak çocukluğu. Baharla yeşermiş. Masanın yeşil çuha örtüsü bunu söylüyor. Yeşeren bozkırın orasına burasına müşteriler sigara ateşi düşürmemiş, çobanlar ateş yakmış. Çoban ateşlerinin külü çakırdikenler gibi sarmış bozkırı. Ne koyun kuzu, ne onları kollayan çoban köpekleri. İn cin top oynuyor bozkırda. Önünde yarısı boş çay bardağı.

            Her zaman olduğu gibi bardağın boş tarafına takılıyor gözüm. Huyum kurusun. Beceremedim pozitif olmayı. Evrene olumlu enerji göndermeyi.

            Değirmen damında ağartmadığı her halinden belli apak saçlarının ağırlığını kaldıramayan başını dirseklerini masaya dayadığı elleriyle şakaklarından kavramış, öyle dalmış. Dalmış ve bir heykel gibi kalmış. Çevresinde olup bitene kör ve sağır. Başka bir dünyada, başka insanlarla hemhal sanki. Belli ki yükü ağır. Görür görmez sezdim bunu. Dertliyiz ya gönülbağı var aramızda.

            Selam verince irkildi. “Ve aleyküm selam,” dedi gayri ihtiyari. “Buyur evladım buyur, otursana,” dedi geçip gitmemden korkar gibi. “Rahatsız etmeyeyim” dedim. “Garipler rahatsız olmaz, rahatsız eder” dedi,  “Çök işte Allah’ını seversen.” Severim Allah’ımı, başka kimim var?

            Çöktüm. Dünya çöktü üstüme. İki çay söyledi Hamal Kemal bunun üstüne. Çay derdimize derman değil, merhem. Sıcak, samimi, dost. Çay bizim, kahve bilmem kimin. Keyif ehlinin diyorlar. Görsem tanımam. Bohça açar gibi açtım simiti saran kâğıdı. İkiye böldüm simidi değil derdimizi. Bölüşmenin saadeti simit kokusuna bürünüp oturdu masaya.

            İştahla değil, adet yerini bulsun diye yiyoruz. Derdimize bir eşlik eden olsun istiyoruz, avunmak istiyoruz, yalan da olsa inanmak istiyoruz çivisi çıkmış, orası burası oynayan fırıldak dünyada yalnız olmadığımıza.

            O anlatıyor, ben dinliyorum. Ben damdan düşenim. Halden anlarım. Biliyor bunu. Farkında herşeyin.

            “Kızım engelli. Ben hemşire hatası diyeyim, siz kader. Bir yanlış iğne ömrünü sele verdi. Kader, kader olmayınca. Seke seke kovalar hayatı. Hayat ele avuca sığmayan zıbır bir çocuk. Nasıl yakalasın? Damat da engelli haliyle. Tencere kapak oldular birbirlerine kör dünyanın orta yerinde. Yuvarlanıp gidiyorlar. Benim onlara bir faydam dokunmaz. Ne derler? Olsa dükkân onların. Ciğerparemden mi sakınacağım? Getir götür işlerini görüvermekten başka bir şey gelmez elimden.

            Dedim mi? Biz aslen Karadenizliyiz. Hopa! Şimdi nasıldır bilmem. Yirmi yıl var gitmedim. Gidemedim. Gitsem kimim var? Şu yalan dünyada gölgesi olmayan bir garip adamım ben. Sırtımı dayayacağım ağacım yoktur.

            Damat Malatya Hekimhanlı. Onlar da bizcileyin garip. Garibi garibe buldurana şükür. Asi değilim Hakk’a. Haşa! Boynumuz kıldan ince O’na. Bizimkini dedim ya kara yazmış Mevla’m. Ondan gelene başım gözüm üstüne dedim hep.

            Burda her mahallede oturdum. Kiracı olunca bütün evler sizin oluyor. Üç yıl orda beş yıl burda. Kökümüz yok bizim. Bir ayağımız çukurda. Toprağa bakar gözüm. Hak vaki olunca bir karış toprağımız olacak inşallah.

            Kendimden biliyorum. Köksüz ağaç boy atmaz, gölgesi olmaz. Dibine oturan, sırtını sırtına dayayan olmaz. Tenha olur dört bir yanı. Ölüm sessizliği diyor ölümü öcüleştiren günümüz insanı buna. Kuru çeşmenin önünde yarpuz bitmez, damında serçe ötmez. Yolunu şaşıran şaşkından başkasının yolu düşmez yöresine. Bak sudan çıkmış balık gibi çırpınan iki şaşkın nasıl bulduk birbirimizi. Karayazı böyledir. Garip garibi nerede görse tanır.”

            Masadaki boş çay bardaklarını alan garsona “Çayları tazeleyelim,” dedim. Gözlerimle gözlerini bularak ‘Devam edin lütfen’ der gibi baktım. Derin bir nefesle soluklandıktan sonra o kırgın sesiyle aynı makamda anlatmaya devam etti.

            “Bakma kusura. Kızım yaşındasın sen benim. Dinleyecek birini bulunca böyle çözülüyor dilim. İçime ata ata bir hal oldum teyzen göçeli. O varken yanıbaşımda aramazdım kimseyi. Köroğlu Ayvaz. O anlatır ben dinlerdim, ben anlatırdım o dinlerdi. Vardan yoktan, eski günlerden. Söz sözü açar, uyku kaçardı. Dert sahibi insanın gözüne uyku mu girer?

            Sabah ben yüke, o ev temizliğine gider. Ben taşırdım, o temizlerdi. Bitmezdi bu şehrin getir götürü; kiri çöpü. İyi ki bitmezdi. Bir gün çalışmasak ertesi gün ne var hazırda, ne yiyeceğiz?

            Uzun uzun dertleştiğimiz bir gecenin seherinde sabah namazı için seslendim teyzene. Eminem, dedim, hep Eminem derdim. Ses vermedi. Oysa hemen toplanıp doğrulurdu. Hafifçe sarsarak “Eminem” dedim, “Eminem kalk ezan okunuyor.” Buz gibi susuyordu. Yüzünü bana çevirip baktım. Öylece bana bakıyordu. “Bu dünyada senden başkasını görmedi gözüm Kemal derdi” ikide bir. Bilmem mi? Körolası dünya bir gün olsun gülseydin yüzümüze kıyamet mi kopardı? Mutluluktan havalarda uçan bunca tuzu kurunun mutluluğu mu eksilirdi?

            Körolası dünyaya bir Allah’a ısmarladık demeden gitmesi en doğal hakkı, kim ne diyebilir. Ben kaynadım arada. Dünyamın tek ışığı gitti. Kör kuyuya düştüm. Gözüm seçmez şimdi olanla olacak olanı. Yuvarlanır giderim var yok kaygısından azade. Bir kuru boğazı nasıl olsa doyururum. Müslüman beldesinde açlıktan ölünmez ya, değil mi oğlum?”

            “Öyle ya!” dedim içimden ömürboyu çalıştırıp sigorta yapmazlar, alın terinin karşılığını vermezler, kuruyasıca vicdanlarını rahatlatmak için bir kuru dilim ekmek parası sadaka verirler. Sen onlara minnet duyarsın. Alacaklıyken borçlu olursun.

            Baktım gözlerini bana dikmiş melül mahzun onay bekliyor. “Allah Kerimdir Kemal Amca,” dedim. “Allah devletimize, milletimize zeval vermesin.”

            Işır gibi oldu kurumaya yüz tutmuş kuyuyu andıran gözlerinin dibinde kalan bir avuç su. Üstüne bir su sineği konup kalktı. İncecik dalgalanıp duruldu.

Mütevekkil “Amin,” dedi. “Amin,” dedim.

Not: Bu hikâye Güneysu Dergisi’nin 131. sayısında yayınlanmıştır.

Bu yazı 128 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum