Naci YENGİN

Naci YENGİN

TARİHİSTAN
[email protected]

SEZAİ KARAKOÇ ve AĞUSTOS BÖCEKLERİ

14 Şubat 2010 - 16:58

AĞUSTOS BÖCEKLERİ ve SEZAİ KARAKOÇ

 

Toplumların ayakta kalması sanat ve kültüre olan bağları ile ilgilidir.

Son yıllarda yapılmış kültürel yatırımlar arasında en güzel ve anlamlı çalışmalardan birisine de Cine5 televizyonu imza attı.

            Uğur böceklerinin gelişi ve gidişi, arkasında bıraktığı koskoca yazla ölçülürmüş.

 Özellikle 60 sonrası bu topraklarda ayağı yere basan ve yerli ayaklara sahip gönlü sınır tanımayanların üzerinde az çok etkisi vardır Sezai Karakoç’un. Hala daha etkisini sürdüren ve bundan böyle daha bir ivme kazanarak-artarak devam edecek olan Karakoç’un ortaya koyduğu toplum ve evren algılaması taze ve sıcaklığını her zaman koruyan bir düşünce ve yaşam felsefesidir.

            Lise yıllarımda tanıyamamış olmama her zaman hayıflandığım Sezai Karakoç’u ancak 1985’te üniversitede medeniyetlerin birleştiği Dersaadette tanıdım. Diriliş Gazetesi bazen haftalık bazen de 15 günde bir çıkar ve ben bu gazeteyi adeta içerdim.

            Karakoç’un büro ve yayın evinin yanından geçer ve ancak cesaretimizi toplayıp yanına çıkamazdık. Soru sorsa ne cevap verirdik sonra! Hele bir de kitapları ve şiirleriyle ilgili konuşacak, yorum yapacak durumda değildik. Biz üç beş yeni yetme gençtik. O bir devrin kanatlarıydı. O bir devdi. Şiirleriyle yüreklerimize bazen ateşten lavlarını bazen de esen meltemin hoşluklarını gönderirdi.

O bir devdi, biz cüceydik. Ve devin yükü ağırdı.

Yanına yaklaşamaz ve onu basit konularla oyalayamazdık.

            Onun adımlarını takip eder ve adımlarının arasında kalmak, ayak izlerinin fikir denizinde boğulmamak için kenardan onu takip ederdik.

            Bazen özellikle konuşmasından gençlerden ve düşüncelerin fırtınalarından kısaca bizlerden neden uzak durduğunu anlayamaz, anlamlandıramazdık gençleşmemiş ham beyinlerimizde.

            Bazen medyanın her iki kesimi tarafından özellikle göz ardı edildiğinin düşünürdük. Ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamayan bir münzeviydi o.

            Bir yönüyle Cemil Meriç’in çilesini taşıyordu. Herkes tarafından alkışlanan ama hiç kimsenin tam olarak bağrına basmadığı, sahiplenmeye cesaret edemediği; gözleriyle yanardağ lavlarının  göklerden yeryüzüne, insanların üzerine düşen alev parçaları…. İnsanların üşürken ısındığı, sıcakta uzaklaşıp gölgelere, başka limanlara, çağdaş mekânlara sığındığı yalnız dünyaların mimarlarıydı onlar.

            1933’ te Diyarbakır’da açan medeniyet çiçeği dalga dalga yayılarak yüzyıllar ötesinin gül ve diriliş mesajını taşıyordu. Bizlere ve geleceğe medeniyet meşalesini taşıma yolculuğu her daim Karakoç’un omuzlarında, kalemindeydi ve yükü ağırdı.

            Karakoç’un diriliş düşüncesi ötelerin ötesine gönderilen kutsi mesajın 20. ve 21. yüzyıl yorumundan başka bir şey değildir.

Şiirleri, denemeleri, hikâyeleri ve siyasi açılımlarıyla Sezai Karakoç üniversite yıllarında hangi gönüle kaptırdığını bilemediğimiz gönülleri özlerdik.                                         

Diriliş amentüsüne yöneltmiş olmamın hazzıyla bu toprakların konusunu İslam dünyası ve tüm dünyaya taşımaya aday gençler, gönüller aramaya, bulmaya çıktığı yolculuğuna yalnız da olsa yürümesini bilmiş bir ustanın varlığıyla gönenirler her zaman.

            Onu geç tanıdım.

Ancak iyi tanıdım be dostlar.

İyi tanıdım.

Bir Amentü gibi vecdle okuduğum Mona Rosa’yı, Hızırda Kırk Saatleri, Taha’nın kitabını… Dirilişi iyi tanıdım.

Ağustos böceklerini iyi tanıdım…

Bu yazı 1894 defa okunmuştur.