Prof. Dr. Namık AÇIKGÖZ

Prof. Dr. Namık AÇIKGÖZ

[email protected]

ÇOCUKLUĞUMUN ÇAYI

08 Mayıs 2023 - 09:33
Reklam

                                                    ÇOCUKLUĞUMUN ÇAYI

                                                                                                           Namık Açıkgöz

Çayla ilk ne zaman karşılaştığımı hatırlamıyorum. Demek ki doğduğum köy evinde çay varmış ve ben çay ile sonra karşılaşmamışım. Kolalı içecekler, çikolata yıllar sonra neskafe ile tanışmalarımı hatırlıyorum ama çay konusunda bir “ilk olma” hiç hatırımda yok.
Çocukluğum köyde geçti. Şehre çok yakın da olsa köydü nihayetinde. Nizamî yolu yoktu, elektrik yoktu; evlere kadar ulaşan su yoktu ama çay vardı.
Büyüklerimiz “Eskiden şeker yoktu; çayı üzümle içerdik” dediklerine göre 1940’larda falan varmış köyümüzde çay.
Köyde, herkesin geldiği kahve de İbrahim amcamın idi ve hemen evimizin yanında idi. Evlerde çay misafire sunulurken amcamın kahvesinde her zaman vardı ve o kokuyu hep alırdık.
Çay daha önceleri odun ateşinde yapılırmış; ben gaz ocağında yapıldığını gördüğüm ilk defa.
Gaz ocağını yakmak babanım işiydi.
Babam, gaz ocağını biraz pompalar ve gazı açar, hemen ocağın başlığından çıkan gazları tutuşturur bizlere büyülü bir ses ve görüntü olarak gelen mavimsi alev ve derin fısırtı ile gaz ocağı yanardı. Üstüne 2-3 litrelik bir çay kabı konur ve su ısınınca içine bir buçuk çay kaşığı çay konurdu. Öyle ayrıca demlik falan yoktu başlarda.
Çay demini aldıktan sonra horoz motifli teneke çay tepsilerine dizilmiş altın yaldız kuşaklı iri çay bardaklarına süzgeçten geçirilerek doldurulur ve kimseye sormadan, standart bir şekilde bir buçuk şeker kaşığı şeker de bardağa boca edilirdi. Anadolu insanının şeker hastalığının bu şeker yükü ile yaygınlaştığını tahmin ediyorum.
Bardaklara doldurulan çay, kırmızı motifli çay tabaklarında verilirdi. (Şimdi buna “servis edilir” deniyor.) Bu bardakları 1992’de Azerbaycan’dan gelen dostlarımızın getirdiği hediyelerde gördük. Geçmişi hatırladık içimiz cızz etti; Azerbaycanlı kardeşlerimizin dünyadan kopukluğunu gördük gene içimiz cızz etti. (Onlar Rusçadan gelme “istekân” diyorlardı bu bardaklara.)
Misafirlikte birkaç bardak içilmezdi çay. Bir misafirlikte 1 bardak… O kadar… Çok bardaklı misafirlikler daha sonraları, 1970’kerde çıktı.
Kahvaltılarda tarhana çorbası içerdik. Anacığım erkenden kalkar… Odun ocağını uyandırır; ocakta tarhana yapardı. Tarhanaya biraz bayatlamış ekmek doğranır, yanında da ya turşu veya ince kıyılmış ve sirkeli suya boca edilmiş bir tür garnitür yerdik. Tabii kuru soğan olmazsa olmazımızdı tarhananın yanında.  
Sonra tarhana geleneğini terk ettik; çaylı kahvaltılar başladı.
Peynirli, tereyağlı, zeytinli ve hepsinin yanında çay ile kahvaltılara geçtik. Köyde bunu ilk yapan aile biz idik. Sonra yaygınlaştı.
Başlarda, çaydan, babanım aldığı hazzı alamıyordum.
Babam tarladan veya bağdan gelir… O gelinceye kadar anacığım ocakta çayı pişirmiş (O zaman çay “pişirilirdi”) olurdu. Babam elini yüzünü yıkar (Duş almak henüz icat edilmemişti köy yerinde.) mevsim yaz ise hayattaki köşesine otururdu.  Diz çökerek veya bağdaş kurarak bir oturma değildi bu oturuş. Sırtını “kıtık” dediğimiz saz dolu yastığa yaslar, bir dizini kırıp öbür dizini onun üstüne atar öyle otururdu ve bu oturuş şekline “İt biçimi ağa keyfi” derdi muzip bir şekilde. Bu arada radyoda (Radyomuz vardı) türküler çalınıyordur. Anacığım çayını getirir yanına koyardı. Babam “Hay eline sağlık!...” dedikten sonra biraz bekler, sonra bardağı alıp dudağına götürür ve sanki bütün bardağı içine çekecekmiş gibi bir höpürdetme ile başlardı içmeye. Çayın kokusu ve sıcaklığı tüm bedenini etkisi altına almış olacaktır ki, karşı dağlara ve Gediz ovasına bakarak bir “Elhamdülillah” deyip derin bir oh çekerdi. Sonraki yudumları öyle abartılı olmazdı. Demek ki ilk yudumda bir büyü vardı ve ondan öyle içiyordu.
Çocukluğumuzda çay, sadece büyüklerin içip keyif aldıkları bir içecek gibi gelirdi bizlere. Misafirliklerde falan çocuklara pek çay vermezlerdi. Verseler de içine soğuk su da koyarlar ve “çocuk çayı” derlerdi. Buna daha sonraları “paşa çayı” denecekti. (Yıllar yıllar sonra Şerafettin Aybars abiden öğrenecektik ki, Rusya’da açık çay getirilince, eleştirmek için “Bardağın bu yanından bakınca Moskova görünüyor” derlermiş açık çay için.
Türün tarlalarına, üzüm bağlarına, armutluklara, ekin tarlalarına gidildiğinde çay falan yapılmazdı. Akşamüstü evlere dönüldüğünde bazı aileler çay yapardı. Bizde tarla dönüşü çay, sadece tütün kırmadan ve dizmeden sonra yapılırdı. Türün kırmadan öğleye doğru gelinir; öğle yemeği yenir ve ondan sonra tütün dizilirdi. Bu ikindiyi bulurdu ve dizme işi bitince çay içmek âdetti bizim ailede.
Sonra şehre taşındık ve her şey değişti; çay içmemiz de değişti…

 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum