Önder GÜRCAN

Önder GÜRCAN

[email protected]

ANADOLU GÜNLERİNDEN KESİTLER

07 Şubat 2021 - 20:04 - Güncelleme: 07 Şubat 2021 - 20:18

ANADOLU GÜNLERİNDEN KESİTLER

Türkiye; içinde Göktürk, Uygur, Hun, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarının bulunduğu çok sayıda Türk devletinin köklerinden gelen jeopolitik, jeokültürel ve jeoekonomik paradigmasıyla, bir “bölgesel güç”; Birleşmiş Milletler Teşkilat, NATO, OECD ve G-20 gibi uluslararası kuruluşların etkin bir üyesi ve beş bin yıllık muhreşem bir devlet geleneğinden gelen   bir “uluslararası güç”tür.

Anadolu : Etrafını çevreleyen Balkanlar, Kafkaslar,  Orta Doğu ve Ege ekseninde 10.500 yıllık ilk dünya uygarlıklarına ev sahipliği yapmış olağanüstü  tarihi ve kültürel bir sentezdir. Bu nedenle, yedi bölge ve seksen bir ili kapsayan Anadolu’nun ruhunda asalet vardır.

Türkiye; bu tarihsel konumuyla, dünyanın en güzel ülkeleri arasında ilk sıralardadır ve her köşesi Cennet’ten bir yer gibidir.

Türkiye; denizleri : Akdeniz, Ege Denizi, Marmara Denizi ve Karadeniz; dağları : Ağrı, Toroslar, Cilo, Süphan, Kaçkar, Spil,  Erciyes, Artos, Palandöken;  Nemrut ve Uludağ; gölleri : Van, Beyşehir, Tuz,   Eğirdir, Manyas, Hazar ve Bafa; ırmakları : Fırat, Dicle, Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya, Çoruh, Meriç, Gediz, Seyhan ve Ceyhan; ovaları : Ceylanpınar, Gediz, Menderes, Çarşamba, Konya, Muş, Adapazarı, Erzincan, Iğdır, Uşak, Antalya, Niksar, Harran, Amik, Malatya ve Çine ile coğrafi  ve ekonomik zenginlik açısından dünyanın önde gelen ülkelerinden biridir.

Anadolu, kültür mirası yeterince keşfedilmemiş, sayısız ve isimsiz antik kentler diyarıdır.
*
Ağrı ile başlayalım:  Ağrı Dağı, 5135 metre yüksekliğiyle etkileyici, efsanevi ve nazlı bir dağdır. Tepesini hep bir bulutla örter ve kimseye göstermez. Bu yüzden dünya dağcıları, Ağrı’nın bu gizemli yüzünü görmek için tırmanış gerçekleştirirler.

Doğu Beyazit’ten Iğdır’a giderken yolda Ağrı’nın volkanik yamaçları görünür. Yaşar Kemal, “Ağrı Dağı Efsanesi" romanını burada yazmıştır.

Bir gün, Ağrı eteklerindeki göktaşı/meteor çukuru ve İshak Paşa Saray’ı yanlarında, aya ilk ayak basan Amerikalı astronot Neil Armstrong ve ekibi ile karşılamıştım. ”Nuh’un Gemisi”nin kalıntılarını arıyorlardı. Armstrong, ayda yürürken bir ara dünyaya bakmış ve Ağrı Dağı   gözüne çarpmış. Bu yüzden o yıllarda iki ay burada konaklayıp araştırmalar yapmıştı.

Iğdır, meyve ve sebze kentidir. Türkülerde “al elması” dinlenir. Bahçeleri meşhurdur. Vaktiyle kent içinde her gün pazar kurulurdu. Nahçıvan’dan kayısı gelirdi. Hafta sonlarında düğünler yapılır, Nahçıvan’dan gelin alınırdı. Iğdır giriğindeki  "Ermeni Mezalimi Anıtı ve Müzesi” çok hüzün vericidir.

Van şehrini, Asur kraliçesi Semiramis kurmuş. Şehrin adı, “Van” adlı Persli bir  validen geliyor. Van Kalesine, Urartu Krallığı döneminde “Tuşba” denilirmiş. Bu kaleden güneşin gölde batışını izlemek insana huzur ve şans getirirmiş. Sabahları şehir sokaklarında kurulu masalarda dünyaca ünlü “Van Kahvaltısı” yapmak bir başka lezzet durağıdır. Van Gölü’nün kıyı köy ve mahallerinde  kadınlar çamaşırlarını göl suyuyla yıkar. Van ile Tatvan arasında yolcu vapuru çalışır. Bu  vapur yolculuğunda keyif çayı içmek hoş bir  şeydir. Ama efsanevi “Van Gölü Canavarı”nı   unutmak koşuluyla.

Bitlis ve Süphan Dağı, geçmiş uygarlıkların izleriyle zaman tünelinde romantik tablolar sergiler. Vaktiyle, özel  ceviziyle anılan ve dağ tepesine kurulu olan Bahçesaray’ın yolları kış aylarında karla örtülü kalırdı. İnsanlar aylarca bu dağ kasabasından çıkamazdı; acil durumlarda ise helikopterle ulaşım sağlanırdı.

Tatvan yakınında, dünyadan kopuk ve yapayalnız duran ve dağların arkasına gizlenmiş olan gizemli “Nemrut Krater Gölü, insanı sanal bir dünyaya devet eder. Olağanüstü kır çiçeklerinin arasından volkanik dumanlar salan bu göle her uğradığımda, Avrupalı  arkeologlarının kamplarını görürdüm ve burada işlerinin ne  olduğunu merak ederdim.

Merak ettiğim bir başka konu da şuydu. 1980’lerde Ankara’dan Van’a her yolculuğumda uçak hep Avrupalı, Avustralyalı, Fransız ve Kanadalı turistlerle dolu olurdu. Bu insanlar, bölgede  günlerce kamp kurarlar, göldeki Akdamar Adası, müze ve şehir çevresindeki yerleşim alanlarında  arkeolojik inceleme ve araştırma yaparlardı.

Van'dan Hakkari'ye geçip, oradaki muhteşem dağ manzaralarını, ova ve vadileri gören bir insan, "bu bölge dağcılık  turizmi için ne kadar önemli bir uluslararası potansiyele sahip” diye düşünür.

Yeşil Irmak Amasya’yı ikiye böler. Amasya, Roma ve Bizans efsaneleriyle dopdoludur. Elması şarkılarda dolaşır. Birbirine kavuşan Ferhat ile Şirin şehrin sokaklarında el ele tutuşup gezerler, ama onları gören göz olmaz.

Kayseri; Kapadokya, verimli toprakları, Erciyes Dağı’nı, sanayi ve ticareti, yeşil Bünyan’ı, Mimar Sinan’ı, kayak merkezlerini, mantı ve pastırmayı çağrıştırır. Geçmişte bir gün, bu şehirde, (Kayseri doğumlu) ünlü Amerikalı sinema yönetmeni Elia Kazan ile tanışmıştım. Sinema dünyasına Anthony Quinn, James Dean ve Marlon Brando gibi aktörleri kazandıran bu emektar sinemacıyla Kayseri ve Hollywood hakkında sohbet etmiştik.

Kars serhat şehridir. Kafkas oyunu ve Azeri müziği insana nostaljik duygular katar.
Kars Kalesi’ni gördükten sonra, Sarıkamış’taki “Allahuekber Dağ Şehitliği”ni, Ani Harabelerini ve Yeşil Kağızman’ı ziyaret etmek gerekir.
Son yıllarda Sarıkamış Kayak Merkezi turizm sektörünün gündemindedir.
Kars’tan Ardahan’a geçmek; Şavşat, Maradit, Ardanuç ve dağ kenti Artvin’e ulaşmak...
Çoruh Nehri’nin ikiye ayırdığı  Borçka, bakır diyarı Murgul, meyve kenti Yusufeli ve Karadeniz’in doğu limanı Hopa’ya uzanmak...
Bu bölgenin harika dağları, yaylaları, yamaçları, ormanları, köyleri, geçitleri, dağ ve yayla evlerini seyretmek insanı  bir masal dünyasının içine bırakıverir. İnsanlar buraya   fotoğraf kareleri çekmek için gelir.
Derler ki; Borçka Köprüsü’nden akan Çoruh Nehri, insanlara mutluluk dağıtırmış; bu hayatta  çekilen acılar ise Çoruh ile  birlikte Karadeniz’e dökülürmüş. Çoruh’a selam!
Murgul’da geceler bir sister, bu küçük sevimli kasabanın üstüne iner. Sabahları yeşil renkli derelerde alabalık avlanılır. Akşamları kahvelerde ve Petek Köyü’nde kemençeli, davullu, zurnalı, tulumlu, akordiyonlu, kemanlı Azeri ve Kafkas türküleri eşliğinde horon çekilir.
Kış  aylarında yollara bir insan boyu kar yağar.
Borçka’dan Hopa’ya varınca, karşınıza birdenbire Karadeniz çıkar. Hopa ve Borçka arasında  yolculuk etmek, düşler dünyasındaki anıları huzur vahasına davet etmeye benzer.
1970’den önce, Karadeniz’de, İstanbul ve Hopa arasında yolcu vapurları işlermiş. Gürcistan sınırına doğru Kemalpaşa ve Sarp, dünya ülkelerinden gelen turistlerle dolup taşarmış.
Hopa’da bir çay bahçesinde oturmak, tam karşıdaki bembeyaz Kafkas Dağları’ na bakarak hiçbir müzikte bulunmayan duygusal Karadeniz ezgilerini dinlemek ruhu dinlendirir.
Doğu Karadeniz’e “çay diyarı” derler. Çayın serüveni; Rize’de başlar; “Çayelinden öteye” türküsüyle Pazar, Fındıklı, Hemşin ve  Arhavi’yi geçerek Hopa Limanı’nda son bulur.
İnsan Trabzon’a geldiğini, “Oy Trabzan Trabzan,  İçi kalaylı kazan, efkarlı günlerume geldi çattı Remezan.” türküsüyle anlar.
Erzurum; Nene Hatun, Erzurum Kongresi, Palandöken Dağı, Tortum Şelalesi ve Pasinler (Hasankale)’dir.
Güzel, yeşil, yalnız ve hüzünlü Erzincan, doğa harikası bir şehirdir. Ahmet Muhip Dranas’ın, Fahriye Abla şiirinde, “Hala dağları karlı Erzincan’da mısın?” dediği kenttir.
Gaziantep; gelişmiş sanayisi, fıstık bahçeleri, baklavası ve mesire yerleri ile bilinir ve hep huzurlu bir bahar  mevsiminde yaşar.
Peygamberler şehri Şanlıurfa’nın etrafı dumanlı dağlardır. Bu şehir, kutsanmış mirası,  Balıklı Gölü, müzeleri ve Harran’ıyla uzun bir tarihtir.
Hatay; üç dünya dininin hoşgörüde buluşma noktasıdır. Bu kültür şehri, İpekçilik, yemyeşil ovalar ve tarihi yaşatan Mozayik Müzesi’yle tanınır.
Diyarbakır; otuz üç uygarlığın izlerini taşır. Kale ve surlarının gizemli öyküsü, M.Ö.3000’li yıllara uzanır. Dicle Nehri üzerine pek çok sevda öyküsü söylenmiştir.
Bu güzel şehir, bana Diyarbakırlı Cahit Sıtkı Tarancı’nin, “Otuzbeşyaş,”  gibi   duygu yüklü şiirlerini  hatırlatır.
Siirt, inanç ikliminin güzel diyarı Tillo ve Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin ruhani dünyasına yelken açar.  Batman, petrol dünyasının giriş kapısıdır.
Elazığ; Keban  Barajı, Fırat Nehri ve Harput  öyküleriyle dile gelir. Tiyatrolarda “Harputta Bir Amerikalı” oyunu eski Elazığlıları anlatır. Bu Gaggoş şehrinin dut ve erik ağaçları, üzüm bağları ve  ”Fırat kenarında yüzer kayıklar”ı için türküler dökülmüştür.
Muş; Urartularla başlayan tarihi, zengin ovası ve Türklerin Anadolu’ya girişini simgeleyen 1071 Malazgirt’iyle kitaplarda yerini alır.
Niğde, uygarlıklar şehridir; sokaklarında “Niğdenin bağları” türküsü çalınır.
Çorum, eski adıyla Hattuşa, Anadolu’da ilk imparatorluk kuran Hititlerin başkentidir. Dünyada muhasebeyi ilk bulan  şehir Çorum’dur.
Batı Kardeniz; zamanın dışında kalan mavi düşlerin gizlediği ama hasreti çekilen bir diyarı gurbettir.
Samsun bir 19 Mayıs’tır. Bu kentin sokaklarında  sanki antik çağın kadın savaşçıları Amazonların limana demir atmış gemilerinin sesleri duyulur. Şehrin kahvelerinde “Çarşambayı sel aldı” türküsü  sizi alıp bir yerlere götürür.
Sinop, Karadeniz yeşilinin her tondaki renklerini sunar. Beyaz balina Aydın’ın konuk olduğu  masalımsı bir şehirdir Sinop.
Yeşil dağlar, ovalar ve vadiler kenti Kastamonu’da  Şerife Bacı Heykeli’nin yanından Devrez Irmağı akıp gider. Kastamonu’ya kış,  güzün son yaprağı düşmeden gelmez.
Bursa, Bir Beylik’ten bir İmparatorluğa giden bir devletin kurucusu ve ilk Sultanı Osman Bey’in kentidir. Osmanlı İmparatorluğu’nun altı yüz yıllık  tarihi bu şehirde başlar. Bursa akşamları, insanı Zeki Müren’in hüzünlü şarkılarına ve Uludağ’ın karlı, romantik ve melankolik yalnızlığına götürür.
Bursa deyince, Yeşil Türbe’deki  Daye Hatun ve Refik Halit Karay’ın “Karlı Dağdaki Ateş” adlı romanı hatırlanır.
Gemlik’e doğru giderken Orhan Veli Kanık’tan bir şiir söylenir.
Mudanya;  “Mudanya Mutarekesi” günleri anılarıyla zamanı durduran bir deniz kentidir.
Çanakkale, sadece bir şehir değildir; ”Türk İstiklal Savaşı”nı başlatan evrensel bir destanın dünya tarihine geçtiği yerdir.
Kocaeli; sanayi bölgesiyle bana Petkim, İpraş, İgsaş, petrol Ofisi  ve Seka günlerimi  hatırlatır. Bir de yaz mevsimlerinde yağmurların ıslattığı kiraz ağaçlarından düşen damlaları ve coşan dereleri.
Adana; Seyhan ve Ceyhan nehirleri üzerinde verimli topraklarıyla ve zengin edebiyatıyla şiirsel bir Çukurova’dır.
Mersin, Akdeniz’in kenarında inci gibi bir şehirdir. Tarsus; Ashab-ı Kehf, şelale, Kleopatra ve Şahmeran efsanelerini bağrında yaşatır.
Karaman ilinin adı Türk Dünyası’nın kültür başkenti olarak geçer. 1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey, bu bölgede Türk dilinden başka bir dilin kullanılmasını bir kanunla yasaklamıştır.
Trakya,  Tekirdağ, Kırklareli ve Edirne’dir. Tekirdağ adını Marmara’dan, Edirne huduttan, Kırklareli kırk şehidinden alır. İğneada Trakya’nın turistik uzak ruhudur.
Bölge; geniş ve modern ekili araziler, ayçiçeği tarlaları, Meriç Nehri, Ergene Havzası ve modern köyler ile Avrupa’ya açılan bir penceredir. Trakya, üzerine çok öyküler yazılacak boş bir defterdir.
Türkiye’de tarımsal bakımdan  gelişmiş şehirlerarasında  yaklaşık 90 bin traktörüyle Manisa’nın; tarımın liderlerinden olan Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) ve Atatürk Barajı kapsamındaki Harran,  Konya, Balıkesir, İzmir, Bursa, Ankara, Samsun, Adana, Denizli, Antalya, Aydın, Afyon, Muş ve Çorum arasında özel bir yeri vardır.
İstanbul ile devam edelim: Dünya hayatı tesadüflerle doludur. İstanbul’da Galata Köprüsü’nden Büyükada’ya kalkan yolcu vapurunda, Manisa’dan, Ulucami Mahallesi’nden bir aileyle karşılaşmıştım. Bu güzel rastlantıyı, önce Manisa usulü okkalı bir kahvesiyle, sonra Burgazadalı öykü yazarı Sait Faik’in müze evini ziyaretle, son olarak da Büyükada’daki payton gezisi ve vapur iskelesi yanında bir Manisa sohbetiyle noktalamıştık.
Manisalı başka bir aileyle  de Beyoğlu’nda Emek Sineması’nda karşı karşıya gelmiştim.
İstanbul’da, bu megapolde; araba, otobüs, tramvay, yolcu vapuru, taksi, dolmuş ve metro ağlarının giderek büyüyen yoğunluğu dikkati çekiyor.
1980’li yıllarda, Manisa’dan İstanbul’a kalkan bir araba, yedi saatte Harem İskelesi’ne ulaşırdı. Harem’den araba vapuruyla karşıya, Eminönü’ne geçilir; otuz dakikada da şehir otobüsüyle Emirgan’a varılırdı.
Beşiktaş’tan Taksim’e, Harbiye’den Mecidiyeköy’e, Galatasaray’dan Karaköy’e, Eminönü’nden Aksaray’a, Fındıkzade’den Topkapı’ya yürüyerek gidilebilirdi.
Karaköy, Galata Köprüsü, Eminönü, Sirkeci ve Beşiktaş’tan yalnızca Kadıköy, Haydarpaşa, Ataköy, Boğaz, Adalar ve Üsküdar yolcu vapurları çalışırdı.
Eski İstanbul’da köprü deyince, Galata ve Unkapanı akla gelirdi. Metro, sadece Tünel ve Karaköy arasındaydı.
*
Anadolu’nun diğer şehirlerinden  kesitler başka bir yazıda...

Önder Gürcan
[email protected]



 

Bu yazı 1107 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum