Hüseyin ALPASLAN

Hüseyin ALPASLAN

[email protected]

MUSUL'DAN FERAGAT VE SULH DİPLOMASİSİ-III

16 Nisan 2021 - 09:10

MUSUL’DAN FERAGAT VE SULH DİPLOMASİSİ-III

Sevgili okurlar, aynı başlıklı yazımızın geçen haftalarda yayınlanan bölümlerinde Musul’un stratejik önemi ve tarihsel süreci ile bir giriş yaptıktan sonra Millî Mücadele döneminde Musul’da yürütülen faaliyetleri, Lozan’da yapılan Musul görüşmelerini, Türkiye’nin Musul tezlerini, TBMM’de Musul görüşmeleri ile ilgili yaşananları, Lozan Barış Antlaşması’nın 1/3. maddesi ile Musul sorununun çözümünün ileri tarihe bırakılarak ertelenmesini ve Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra devam eden Musul görüşmelerinin iki ülke arasında nasıl yürütüldüğünü sizlere anlatmıştım. Yazımızın bugünkü son bölümünde Musul sorunu ile ilgili Milletler Cemiyeti ve Adalet Divanı’nda yürütülen süreci, Şeyh Sait İsyanı’nı, tekrar yapılan görüşmeleri ve Ankara’da imzalanan “Türkiye ile İngiltere ve Irak arasında Sınır ve İyi Komşuluk (Musul) Antlaşması” ile sonuç olarak yaptığım değerlendirmeyi okuyacaksınız.
Musul Meselesi, 20 Eylül 1924’te Milletler Cemiyeti’nde görüşülmeye başlanmıştır. Görüşmelerden önce Türkiye’nin, İngiltere’ye önerdiği; “Petrol senin, Musul bizim olsun” teklifi yine sonuçsuz kalmıştır. Görüşmeler devam ederken, 29 Eylül’de İngiltere, İmadiye’yi işgal ederek sınırı daha da kuzeye çıkartmıştır. MC tarafından, konunun araştırılması ve tahkiki için; tarafsız milletlerden üç kişilik komisyon kurulması, meselenin bu komisyonca incelenerek hazırlanacak raporun kendilerine sunulması kararlaştırılmıştır. Komisyon üyeleri tarafsız ülkeler olan Macaristan, Belçika ve İsveç’ten seçilecektir.
MC, görüşmeler devam ederken Irak sınırında Nasturi isyanı sebebiyle Türk ve İngiliz askerleri arasında süren çatışmaları önlemek için “Brüksel Hattı” denilen geçici bir sınır çizgisi tespit etmiştir. Bu çizgi, İngilizlerin 29 Eylül’de verdikleri “Kuzey ırak sınırına ait esasları içerir” konulu nota ile birebir uyuşmaktadır [34]! Komisyon üyeleri Musul vilayetinde dolaşarak yerinde incelemeler yapmışlardır. Yaklaşık 9,5 ay sonra çalışmalarını tamamlayan komisyon üyeleri tarafından 16 Temmuz 1925 tarihinde MC’ye 19 sayfalık bir rapor sunulmuştur. Rapor özetle şöyledir[35]:

  1. Türkiye ile Irak arasındaki sınır, MC’nin belirlediği “Brüksel Hattı” olmalıdır!

  2. İngiltere’nin, Irak’ta,1928 yılında bitecek olan mandası, 25 yıl daha uzatılmalıdır.  Kürtlere özerklik verilmeli ve İngiliz mandası altındaki Irak’a bağlanmalıdır.

  3. MC, bunları kabul etmezse alternatif olarak Musul Türkiye’ye verilebilir. Çünkü bölgede Türkiye’ye karşı halkın büyük sempatisi vardır.

  4. MC, alternatif olarak Musul’u, Türkiye ile İngiliz mandası altındaki Irak arasında taksim edebilir. Sınır Küçük Zap suyu olabilir.

  5. İngilizlerin, Hakkari’nin Nasturilere verilmesi talebi reddedilmiştir.

Milletler Cemiyetine verilen rapor Türkiye’yi tatmin etmemiştir. Türkiye, İngiltere’nin mandasına, Kürtler ile Türklerin ayrılmasına ve Brüksel hattına karşı çıkmıştır. Cenevre’de Türkiye temsilcisi olarak bulunan Tevfik Rüştü Bey, mandayı kabul etmediğimizi, Musul’daki haklarımızdan vazgeçmeyeceğimizi söylemiştir[36]. Üçlü komisyonun raporu da soruna çare olmayınca, MC tarafından yeni kararlar alınmıştır. MC kararlarının ilki; Estonyalı General Laidoner’in bölgede yeniden inceleme yapmak üzere görevlendirilmesi, ikincisi; konunun Adalet Divanı’na gönderilerek rapor istenmesidir.
MC’nin talebi üzerine Adalet Divanı konuyu inceleyerek şu görüşü bildirmiştir:
*MC’nin oy birliği ile vereceği karar Lozan Barış Antlaşması’nın ilgili maddesine göre bağlayıcıdır.
*MC’de İngiltere ve Türkiye oy kullanamaz.
Türkiye, Adalet Divanı’nın görüşüne karşı çıkarak, konunun siyasi olduğunu, hukuki bir karar alınamayacağını MC’ye bildirmiştir. Ancak MC, Adalet Divanı’nın görüşünü kabul etmiştir. MC tarafından görevlendirilen General Laidoner’in raporu da Türkiye aleyhinedir. General, Türkiye’nin bölgedeki Hristiyanlara kötü davrandığını söyleyerek, İngilizlerin Nasturi politikasına destek vermiştir. Oluşan siyasi ortam Türkiye’nin iyice aleyhine dönmüş ve MC’nin karar aşamasına yaklaştığı tarihlerde, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu kapsayan, İngiliz parmağı olduğundan şüphelenilen yeni bir iç isyan çıkmıştır…
Şeyh Said İsyanı: 13 Şubat 1925 tarihinde Diyarbakır ili Eğil nahiyesine bağlı Piran köyünde, Şeyh Sait’in kardeşi Şeyh Abdürrahim tarafından saklanan asker kaçaklarının Jandarma tarafından yakalanmak istenmesi üzerine çıkan çatışma ile başlayan isyan [37], kısa sürede Erzurum’un güneyine ve Diyarbakır’a kadar yayılmıştır. Türkiye, istihbarat kaynaklarından elde ettiği bilgilere göre; Şeyh Said İsyanı’nın, Musul görüşmelerinde argüman olarak kullanılan, “Türkler ve Kürtler birdir” tezini çürütmeye yönelik olarak İngilizler tarafından tertip edildiğini iddia etmiştir. İsmet İnönü hatıralarında isyan ile ilgili şunları söylemiştir:
Şeyh Said İsyanında, memlekette senelerden beri yuvalanmış bulunan propagandanın sonuçları görülmüştür. İngilizlerin hazırladığından şüphe edilerek tahkikat yapılmıştır. Çünkü İngilizlerin Musul harekâtı sırasında ve Hakkari’de Nasturi ayaklanmalarında olduğu gibi, sınırlarda ve dışarıda propagandayla, ilişkilerle Şeyh Said İsyanı’nın patlamasına zahiren yardımcı olduğu izlenimi mevcuttur” [38].
Türkiye’nin Musul davasının Şeyh Said İsyanı ile gittikçe zayıfladığı döneme rastlayan 16 Aralık 1925 tarihinde, Milletler Cemiyeti, tarafından Kuzey Irak sınırı ile ilgili karar verilmiştir. Kararda, üçlü komisyonunun raporunda İngilizlerin lehine olan madde kabul edilmiştir. Buna göre; “Brüksel Hattı sınır olacak, Sınırın yukarısı Türkiye’ye, aşağısı Irak’a ait olacak ve Irak’ta İngiliz mandasının süresi 25 yıl daha uzatılacaktır. Türkiye, MC’nin kararını şiddetle reddederek tanımadığını bildirmiştir. Karşı hamle yapmak isteyen Türkiye, 17 Aralık’ta Sovyetlerle, “dostluk ve tarafsızlık antlaşması” imzalamıştır. Mustafa Kemal Paşa, mazlum milletlere ve Iraklı Kürtlere İslam kardeşliğini hatırlatarak bildiriler göndermiştir. İngiltere’nin tertipleri, bir İngiliz topluluğu olan MC’nin ve Adalet Divanı’nın kararları ile sözde tarafsız komisyon raporları Türkiye’yi Musul davasında yalnız bırakmıştır. Başka ülkelerle yapılan dostluk antlaşmaları ve Irak’ta yaşayan unsurlara yapılan çağrılar gereken etkiyi göstermemiştir.
MC’nin kararından sonra, 1926 yılının ocak ayında İngiliz Büyükelçisi ile Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü arasında Ankara’da bir görüşme yapılmıştır.  İngiltere, Türkiye’nin Brüksel hattında değişiklik yapılması önerisini küçük değişikliklerle kabul etmiş, ancak, esasta yine anlaşılamamıştır. Şubat ayında yapılan karşılıklı teklifler ve her iki tarafın girişimlerinden de bir sonuç çıkmamıştır.
Takrir-i Sükûn Kanunu’nu çıkartarak Şeyh Said İsyanı’nının izlerini silmeye çalışan Türkiye; 1926 yılında Medeni Kanunu’nun kabulü ve devrimlerin süratle yapılması gibi iç meselelerle meşgul olurken, İtalyan Duçesi Benito Mussolini, Musul sorunu nedeniyle İngiltere ile çıkacak savaşın Türkiye’yi zayıflatması beklentisi içerisine girmiştir. Avrupa ve Türkiye kamuoyunda Türkiye’nin Musul bölgesine bir askeri hareket yapması halinde İtalya’nın Anadolu’ya asker çıkaracağı söylentileri iyice yayılmıştır.
  İç sorunlar, ekonomik problemler ve İtalyan tehlikesi gibi hususlar Türkiye’yi, Musul konusunda yumuşatmış ve İngiltere ile dostluğa önem verir hale getirmiştir. İngiliz Büyükelçisi Londra’ya gönderdiği raporda; “Ankara, para gereksinimi ile beraber içeride ve dışarıdaki sorunlarla da karşı karşıyadır” demiştir[39]. Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasal şartların giderek ağırlaşması neticesinde; Musul’dan feragat ile sulh diplomasisi izlenerek, içeride ve dışarıda barış içerisinde siyasal, sosyal ve ekonomik atılımların yapılarak her anlamıyla tam bağımsız bir Türkiye hedefine ulaşılması isteğinin ağır basması, Ankara’yı Musul meselesinde reel-politik bir davranışa zorlamıştır.

Sınır ve İyi Komşuluk (Musul) Antlaşması
Türkiye, İngiltere’nin Lozan Barış Antlaşması’ndan bu tarafa oldubittiye getirmek istediği Kuzey Irak sınırı (Musul) sorununu her zaman anlaşma ile çözme taraftarı olmuş ve zamanın şartları içerisinde savaşa girmek istememiştir. Türkiye, 1926 yılında yaptığı görüşmeler sonucunda sınır hattında bazı ödünler alarak ve nihayetinde statükoyu (statu quo) kabul ederek İngiltere ile antlaşmaya varmıştır.
 “1926 Türkiye ile İngiltere ve Irak arasında Sınır ve İyi Komşuluk (Musul) Antlaşması” resmi adıyla, 5 Haziran 1926 tarihinde Ankara’da imzalanan antlaşmanın genel hükümleri şöyledir:[40]

  1. Birinci Kesim: Sınır ile ilgilidir.

 

  • 1.maddede, Türk-Irak sınırının MC’nin “Brüksel sınır çizgisi” adıyla benimsediği çizginin ekli metinde belirtildiği, ancak bunda küçük bir değişiklik yapıldığı belirtilmektedir.

  • 2.maddede ise onun (sınırın ve değişikliğin) haritasının eklendiği belirtilmiştir.

  • 3.madde, sınırı toprak üzerinde işaretleyerek komisyonun şartlarını ve çalışmalarını düzenlemiştir.

  • 4.madde, sınır kesinleşince uyruk değişimlerini düzenlemiştir.

  • 5.maddede, sınırın bozulmazlığı ve kesinliği belirtilmektedir.

 

  1. İkinci Kesim: İyi komşuluk İlişkileri ile ilgilidir.

 

  • 8-13.maddeler, eşkıyalara karşı önlemleri, sınır denetimini, görevli memurlar ile karma sınır komisyonunun görev ve işlevlerini belirlemiştir.

 

  1. Üçüncü Kesim: Genel hükümleri içerir.

 

  • 14.madde, 25 yıl süre ile Türkiye, Irak’ın petrol gelirlerinden %10 pay alacaktır.

Türkiye bu payını isterse 500 bin İngiliz sterlini olarak nakit alabilecektir. (Türkiye’nin tercihi peşin ve nakit almak yönündedir)

  • 15.madde, Suçluların iadesi konusunda tarafların acele bir anlaşma yapmasını öngörmektedir.

  • 16.madde, Musul sorununun devam ettiği süre zarfında, bölgede Türkiye lehine çalışmış kişilere güvence verilmesini, genel aftan yararlandırılmasını düzenlemektedir.

Musul Antlaşması’nın yürürlük süresi İkinci Kesim için söz konusu olmuştur. Antlaşmanın İkinci Kesiminin 10 yıl yürürlükte kalması, taraflara isterlerse 2 yıl sonra son verebilme imkânı tanınmıştır. Ancak, son verme yoluna giden taraf olmayınca 18 Temmuz 1936 yılına kadar yürürlükte kalmıştır. 8 Aralık 1936’da Bağdat’ta yapılan protokol ile İkinci Kesimin hükümleri süresiz uzatılmıştır. Sınırı düzenleyen Birinci Kesim ile Genel Hükümleri içeren Üçüncü Kesim için kesin ve bağlayıcı oldukları gerekçesiyle bir yürürlük süresi öngörülmemiştir.
Musul Antlaşması’na uyularak Irak ile Türkiye arasında 1928 yılında karşılıklı elçilikler açılmıştır. Irak’ın 1932 yılında MC’ye girmesiyle İngiliz mandası son bulmuştur. İngiliz güdümü kalktıktan sonra Türkiye-Irak ilişkilerinde rahatlama ve iyileşmeler olmuştur. 1932 yılında Türkiye ile Irak arasında, “Oturma Sözleşmesi, Suçluların İadesi Antlaşması ve Ticaret Anlaşması”, 1938’de “Veteriner Sözleşmesi” yapılmıştır [41]. 1937 yılında iki devlet “Sad-Abad Paktı” içerisinde yer alarak siyasal bir dayanışma içerisinde olmuşlardır.
Sonuç
Musul meselesi, Lozan’da, İngiltere ile Türkiye’nin en çok çatıştığı başlıklardan olmuştur. Konferans devam ederken Musul İngiliz işgali altında olup, Türkiye-Kuzey Irak sınır hattı, İngilizler tarafından 1924 yılının Eylül ayına kadar sürekli kuzeye doğru itilerek, İngiltere notası ve MC kararı ile belirlenen Brüksel sınır çizgisine getirilmiştir. Lozan Konferansı sırasında yapılan Musul görüşmeleri, bir süre sonra İsmet Paşa’yı ve Ankara’yı, Musul alınamaz fikrine ve Musul’dan feragatle sulh politikasına doğru götürmüştür.
Mustafa Kemal Paşa, Lozan’da Musul’un alınamayacağını anladıktan sonra reel-politik davranmış, Misak-ı Millî’nin şu hat veya şu hudut diyerek bir çizgi çizmediğini söyleyerek, yeni Türkiye devletinin o zamanki kazanımlarını tehlikeye atmamak adına şimdilik Musul’dan vazgeçmek zorunda kalmıştır. Amaç; tam bağımsız Türkiye’nin, sınırlarında güvenli bir ülke olmasıdır. Hudut biraz daha büyük veya geniş fark etmez fikrinin baskın olduğu bu dönemde Mustafa Kemal’e göre ülke sınırlarını çizen millî çıkarlardır[42].
Zamanın şartları, savaştan çıkmış yeni Türkiye’nin uğraştığı içeride ve dışarıdaki çetrefilli meseleler, İngiltere’nin uluslararası siyasetteki gücü, Irak’ın İngiliz işgali altında olması, yeni bir savaşa tutuşmanın nelere mal olabileceği gibi sorular Musul’un o dönemde alınamayacağını göstermektedir. Ancak, daha iyi bir diplomasi izlenerek petrol payı arttırılabilir miydi? Sınır, İngiliz hava ve kara birlikleri ile MC’ye rağmen biraz daha güneyden düzlük araziden geçirilerek daha güvenli hale getirilebilir miydi? Diye düşünülebilir. Sağlıklı ve geniş bir perspektiften meseleleri irdelediğimizde, Musul sorununa dönemin siyasal, sosyal, ekonomik şartları, o gün içinde bulunulan durum, ülkelerin askeri ve siyasi güçleri derecesinde bakmak daha adil ve sağlıklı bir değerlendirme yapmamızı sağlar.
Sevgili okurlar, Türk tarihinin önemli ve her zaman tartışma konusu olan Musul meselesini sizlere anlatmaya çalıştım. Bütün yazılarımda olduğu gibi bu konuda da bilim insanı hassasiyeti ile bir tarihçi olarak önce olayın ne olduğunu keşfedip sonra olanları ve nedenlerini izah etme gayreti içerisinde oldum. Musul meselesi gibi hassas konuları yazarken detaylı kaynak çalışması yapmak ve objektif davranmak suretiyle, sadece inandıklarının doğru olduğunu kabul edip anlatarak bir kuram geliştiren ideologlar gibi olmaktan şiddetle kaçındım.
Kaliteli zamanlar geçirmeniz dileğiyle, sağlıklı günler dilerim.
_______________:
Hüseyin ALPASLAN;
Tarihçi-Yazar
[email protected]

Kaynakça
[34] İhsan Şerif KAYMAZ, “Musul Sorunu”, Otopsi Yayınları, 2003, İstanbul, s.421.
[35] Taha AKYOL, a.g.e., s.468-469.
[36] Kemal MELEK, “İngiliz Belgeleriyle Musul Sorunu (1890-1926)”, Üçdal Neşriyat, 1983, İstanbul, s.48.
[37] Hasan ACAR, “Türk Siyasal Hayatında Şeyh Sait İsyanı”, Manas Araştırmalar Dergisi, 2019, Cilt: 8, Sayı:3.
[38] İsmet İNÖNÜ, “Hatıralar”, (Haz. Sabahattin Selek), Bilgi Yayınevi, 2006, Ankara, s.465.
[39] İhsan Şerif KAYMAZ, a.g.e., s.578-593.
[40] İsmail SOYSAL, a.g.e., s.314-316.
[41] Ayhan CANKUT, “Atatürk Dönemi Türk Dış Politikası, (1923-1938)” Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Ders Notları 2. s.7.
[42] Taha AKYOL, a.g.e., s.479.

 






 

Bu yazı 399 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum

Son Yazılar