Turgay BOSTAN

Turgay BOSTAN


"İKİ GÖZÜM TÜRKÇE" ÜZERİNE

26 Temmuz 2020 - 09:58

                                                     “İKİ GÖZÜM TÜRKÇE” ÜZERİNE
İlkokul yıllarımızda öğretmenlerimiz Türkçe’ye büyük önem verirdi.
Çoğumuz köy kökenliydik, taşralıydık ve şiveli konuşurduk. Öğretmenlerimiz, telaffuzumuzu düzeltmek için büyük çaba sarf eder, bizler de İstanbul Türkçesini bellemek için gayret ederdik. Bir kelimeyi hatalı telaffuz ettiğimizde utanırdık.
Bu hassasiyet 70’li yılların ortasından sonra bozulmaya yüz tuttu. Başta siyasetçiler, popüler şarkıcı ve türkücüler bunda büyük rol oynadı.
Hatırlayalım, Süleyman Demirel; halka sevimli görünebilmek için, “Vaa’sa va’dır, yoksa yoktur.” diyerek siyaset diline şiveyi soktu. Bu öyle büyük bir yanlışa yol açtı ki bu işin önü bir daha alınamadı. Sonrasındaki siyasetçiler ona özenerek, halkın seviyesine inme adına, güzel Türkçemizi bozdukça bozdular. Oysa devamı olduğu Demokrat Parti’nin lideri Adnan Menderes ile siyasi rakibi Bülent Ecevit temiz Türkçe konuşurdu.
Ecevit, siyasette “halkçılık” söylemini öne çıkarmasına rağmen, halkın seviyesine inme kolaycılığına kapılarak, Türkçesini hiçbir zaman bozmadı.
Dil dejenere olursa; zevk, estetik, kültür, sanat bundan olumsuz etkilenir. Öyle de oldu. Dille beraber iyiye, güzele dair neyimiz varsa hoyrat ellerde ve dillerde epeyce örselendi. Günümüzde ise millet olarak paçalarımızdan zevksizlik dökülüyor.  
Bugünün İslamcı siyasetçilerine gelirsek; onlar Türkçeyi bozmada ayrı bir ekol oldular. İmam Hatiplerde aldıkları “hitabet” dersleri sebebiyle, yeni bir telaffuz ekolü oluşturdular. Dostlar arasında “Camii ağzı” dediğimiz bu konuşma tarzı, camilerin minberlerinden, siyaset kürsüsüne taşındı. Bunlar tarz siyasetçiler, televizyonlarda, toplantı salonlarında, meydanlarda sanki minberinde hutbe veriyormuş gibi hitap ediyorlar; ekonomi ya da dış politika konularında bile onları dinlerken bile, kendimi camide vaaz dinliyormuş gibi hissediyorum.    
Artık Türkçeyi, Arapça gibi telaffuz etmek moda oldu. Eskilerin tabiriyle “ayn çatlatan” siyasetçilerin şehvet ve hamaset dolu nutukları televizyon kanallarından eksik olmuyor. Örneğin: halkın “medeniyet, hassasiyet, teslimiyet” şeklinde telaffuz ettiği kelimeler, onlar da “medeniyyet, hassasiyyet, teslimiyyet” şekline bürünüyor. Yani “y” harfine iki kez vurgu yapılarak bir anlamda farklılıklarını ortaya koyuyor, kendilerine “Arapçaya” hâkim havası veriyorlar.
Bir zamanların solcularının Öztükçe adı altında, bir sürü fosil ve uyduruk kelimeyi gündelik dilimize sokma uğraşı ile siyasal İslamcıların Türkçe kelimeleri bile Arapça gibi telaffuz etmesinin dilimize verdiği zarar eş değer. Yani terazinin iki kefesi gibi.
Dilde şivenin ikinci dalgası, maalesef müzik dünyasında yaşandı.
Bazı türkücülerin, yöresel ağızla türkü seslendirdiğini ya da böyle konuştuğunu biliyorduk. Buna Özay Gönlüm’ü örnek verebiliriz. Ama bu sanatkârlar, bunu sanatın bir gereği olarak yapar, bu tarzlarını günlük konuşmalarına yansıtmazlardı. Aksine temiz Türkçe konuşmaya özen gösterirlerdi.
Önüne geçilemeyen bozulma, İbrahim Tatlıses ile başladı. Uzun yıllar halkın sevgisini ve ilgisini üzerinde toplamayı başaran Tatlıses, dilini ve tavırlarını düzeltmek adına en ufak bir adım atmadı. Aksine bunu özellikle sürdürdü. Bu da maalesef kabul gördü.  Üstelik İstanbul’un sosyete çevrelerine bu haliyle girdi ve boy gösterdi ve siyasetin de malzemesi oldu.
Bu tarihten sonra Güneydoğu şivesi aldı başını gitti. Televizyon dizilerine bir bakın. Bu süreçte özelikle, “k” nin başına gelmeyen kalmadı. Kardeş “gardaş”, kız “gız”, kalem “galem” oldu. Gele gele Korona bile “Gorona” oldu. Bu böyle devam ediyor. Parklarda, kafelerde, yollarda gençlerin konuşmalarına dikkat ediyorum en ufak bir dikkat yok. Hatta bu tür telaffuz, adeta Frenk deyimiyle “trend topik” oldu.
Bana gelince, 70’li yılların ikinci yarısında idealist bir genç olarak, bu bozulma dikkatimi çekiyor, siyasetçilerin ve sanatçıların Türkçeye verdiği zararı görüyor, üzülüyordum.
Talihim bana güldü ve 80’li yılların ikinci yarısında TRT Haber Dairesinde işe başladım. Türkçe’ye özen gösterilen konuşan bir kurumda çalışmak benim için büyük bir ödüldü. Üstelik telaffuzumu düzelmek umudu da doğmuştu.
Kimleri tanımadım ki… Sevim Cambaz’lar, Şengül Karaca’lar, Ersin İmer’ler, Orhan Ertanhan’lar, Mesut Mertcan’lar… ve daha niceleri… Haber Dairesinde çalıştığım süre içinde, Türkçelerine hayran olduğum bu spikerlerin seslerini banda kaydedip haber kurgularını yaparak, çok şey öğrendim.
Türkçeyi düzgün yazma ve konuşma, bir ömür çaba gerektiren bir mücadele. Bu yüzden diksiyon kurslarına gitmeyi ihmal etmedim. Ejder Akışık, Mehmet Atay, Erdal Küçükkömürcü gibi tiyatro ve seslendirme ustalarından dersler aldım. Ergün Uçucu, İlhan Kantarcı, Meral Niron gibi Türkçeyi doğru kullanan birçok sanatçıyla televizyon dramalarında çalıştım.
Doğru Türkçe için savaşım hâlâ sürüyor:
Bu savaşta ki mürşidim, hiç şüphesiz A. yağmur Tunalı ağabeyim. Kendisiyle TRT’de kurumunda çalışmaya başladığımın, ikinci yılında tanıştım. Ben kendisini, Hergün Gazetesi, Töre, Devlet ve Milli Kültür Dergilerindeki makale ve şiirlerinden zaten biliyordum. O gün bugün yakınlığımız devam etti. Meslek hayatımım son on yılını, aynı ofiste tamamlayarak, emekliye ayrıldık. Birlikte çalıştığımız sürede, Türkçe hususunda büyük desteğini gördüm. Doğruyu ve yanlışı en çok ondan öğrendim diyebilirim. O, her zaman her yerde, doğru Türkçe konuşmaya özen gösterirdi.  Çünkü Türkçe konusunda duruşunu bozmayanlardandı.
Bu yüzden onu tanımak ve onunla mesai arkadaşlığı yapmak, benim için büyük ödül oldu, bu sayede bir fakülte bitirmiş kadar oldum.
Birlikte olduğumuzda yanlış telaffuz ettiğim kelimeleri kendine has üslubuyla düzelmeye çalıştı. Bir kelimeyi yanlış vurguladığımda usulca aynı kelimeyi tekrarlar, ben de o kelimeyi doğru telaffuz etmek için cümleyi baştan alırdım. Bu çilesi hâlâ sürüyor ve sürecek gibi gözüküyor ama ben eminim ki o bunu severek yapıyor.
O, bir Türkçe aşığı ve Yılmaz Öztuna’nın ifadesiyle Türkçeyi en iyi bilen ediplerden.
Yeni kitabı, “İKİ GÖZÜM TÜRKÇE” yi okuyalı bir buçuk ay oldu.
“İKİ GÖZÜM TÜRKÇE” yi tatile sakladım; sindire sindire, satırların altını çize çize okudum. Benim yaşadığım ıstırabın bin kat fazlasını yaşayan bir Türkçe üstadının feryadına tanık oldum.
Tenkitlerinde çok haklı, hatta az bile…
Ama öyle bir devri âlemde yaşıyoruz ki çocuklarımız, gençlerimiz; doğruyu, iyiyi, güzeli, estetiği, bunlardan bîhaber olanlarda görüyor, öğreniyor.
Heykele, “Tükürürüm böyle sanatın içine.” ya da “hilkat garibesi” denen bir devirden geçiyoruz. Liyakatsizliğin ve kaba sabalığın hâkim olduğu, hatta kutsandığı günümüzde Türkçe konusunda hassasiyet beklemek, “deveyi hendekten atlamak” gibi bir şey.
Ama yine de Yağmur abi vazifesini yaptı ve tarihe bir not düştü.
Nihad Sami Banarlı’nın “Türkçenin Sırları”, Doğan Aksan’ın “Türkçenin Gücü” kitaplarından sonra Türkçe adına yazılmış büyük bir eser oraya koydu.  Elbette bu kitabı yazdı diye görevi bitmedi. Türkçe’nin büyük neferi olarak savaşına ömür boyunca devam edecek. Bundan eminim…
Varol Yağmur abi.
Tanrı kelemine güç ve kuvvet versin.
 
Turgay Bostan
26 Temmuz 2020
 

Bu yazı 12998 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum