NE Mİ YAPIYORUM...
Malum, görev sürem uzatılmadı; uzatılmayacağını anladım ve bu nedenle bir talebim de olmadı. Böylece MCBÜ Tıp Fakültesi Göz kliniğindeki 30 yıllık öğretim üyeliğim sona erdi 2026 başında. Yuvarlak hesap, sadece 30 yılda yaptığım veya yaptırdığım ameliyat sayısı 15000’i geçiyor. GATA’yı saymıyorum. Şükür diyorum. Muayene ettiklerimizin sayısını siz tasavvur ediniz. Bugün itibariyle ayrılalı 26 gün oldu. Pek çok arkadaş, meslektaş, hasta veya yakını ile karşılaştığımızda, hemen hepsi hayırlı olsun dedikten sonra, önemli bir kısmı “Daha çok faydalı olabilirdiniz” diyorlar. Tabii ki en çok sorulan soru da “Şimdi ne yapıyorsunuz, alışabildiniz mi” oluyor.
Şimdiye kadar birikmiş, tamamlanmayı bekleyen yazılarımı yazdım, yazıyorum. Aracımın vakitsizlikten süresi bir yıl geçen fenni muayenesi için dün, gittim, yaptırdım. Tıp Fakültesi Dekanlığına yeni atanan Prof. Dr. Asım Aslan bey ve yardımcısı Prof. Dr. Erol Ozan beyi ziyaret ettim. Diğer dekan yardımcısı Prof. Dr. Beyhan Cengiz Özyurt hanımı bulamadım, selam söyledim. Dekanlık özel kaleminde (sekreter de diyorlar) beklerken Dr. Erol Ozan hoca beni gördü ve oturdu. Erol kardeşim bizim göz kliniğinin eski asistanlarındandır. İki yılını tamamladığı halde göze bir türlü ısınamadı. Göz kliniği öyle soğuk da değildir ama..
Ayrılmasın diye diller döktük, ısınırsın, ısıtırız vs. Fayda etmedi. Ayrıldı, psikiyatri ihtisası yaptı ve yıllar sonra yuvaya döndü. Gerek Asım hocaya gerekse Erol Ozan beye özel bir sempatim vardır. Çünkü ikisi de mizah adamıdır. Sizi mutlaka güldürür ve düşündürürler.
Mizah zaten zekâ gerektirir diyor, işi bilenler. Hem mizah yapmak hem de anlamak için. Ben de mizahı severim ama üreten değil, zaten yapamıyorum. O da bir Allah vergisi.
ŞİMDİ NE YAPIYORSUN
Hal hatır, birkaç esprili sözden sonra o soru geldi. “Şimdi ne yapıyorsunuz, alışabildiniz mi.” Yaptıklarımdan bahsettim. Erol hoca, kendi yeni görevi için “Bindik bir alamete, gidiyoruz…” tekerlemesiniz son kelimesi için birkaç saniyelik takılması ile ben “selamete” deyiverdim. Şaşırdı, evet tam da oturdu, dedi. O deyimin özgün hali “…kıyamete” olarak bittiğini de hatırladı. Bu haliyle olumsuzluk yüklü iken, benim söyleyişim “olumluluk” içerdiği konusunda anlaştık. Konu tekrar benim durumuma gelince; emekli olan hanımlar için “Ev hanımlığı” kelimesi uyuyor. Ben de kendime o sözle uyumlu ve ahenkli bir deyim üreteyim diyorum ama olmuyor. Özel kalem Refika hanım sözü buldu. “Ev beyi”. Harika, dedik. Ev beyi ne yapar, bulaşık makinesini doldurup, boşaltır. Taze fasulye, bakla, pırasa işlerini doğrama yıkama gibi. Kılıbık diye biraz olumsuzluk içeren bir kelime de var dilimizde ama bizimki o boyutlarda değil. Eşine yardım ederek onun yükünü biraz hafifleten düzeyde.
ORTADA KİM OLACAK
Biraz sonra Asım hocanın iki sınıf arkadaşı misafiri çıkınca, bizi içeri aldı. Daha yerimize oturmadan Asım hoca ile Erol kardeşimin karşılıklı esprileri sayesinde ortalığı neşe kapladı. Ne güzel. Her ikisi de mesleklerinde çok usta, işlerinde ciddi ve yetkin olduklarını bildiğim için, hayatın böyle güzel anlarını da yaşıyor yaşatıyor olmalarından da mutlu oldum. Zaten her yeni atanma o kurum veya birim için yeni bir heyecan, dikkat, kanıksanmış veya zaman aşımı ile örselenmiş konuların tozları alınır. Kurumun hafızası idari memur arkadaşlarla görüşülür, konular, görevler, sorunlar ve çözüm önerileri sorulur. Herkes için bir tazelenme, bir şevk havası olur bu dönemler. İdareciler de bu heyecanı sevgi, saygı, takip ve anlayışla yürütürlerse, insanlardaki yetenek ve mesleki birikimler kurum yararına fayda ve çözüm üretirler. Kahveyi beklerken Refika hanım söylemişti. İçerideki güzel havayı çay ve resim ile tamamladık. Yeni atama dönemlerinin heyecanını bilirim. Birikmiş işler, içeriden ve dışarıdan gelen ziyaret ve ziyaret talepleri, meslekten kopmamak için muayene randevusu olan hastalar, ameliyatlar. İki bina arasında üç ay hep koşarak gidip gelmeler. Gece geç saatlere kadar gündüz fırsat bulanamamış, imza bekleyen evrakların evde de devam eden okunması ve imza işleri. O dönemde hiçbir sağlık ve başka bir sıkıntım yok iken vücut motorumun hep yüksek devirde çalışmasını sadece iki gün aldığım – onu da Erol kardeşim vermişti- bir ilaç ile normale düşmesi. O yüzden ziyareti kısa kestim. Bir hatıra resmi çektiriyoruz. Asım hoca soruyor, hocam boyunuz kaçtı, ben söylüyorum. O zaman Erol’u ortaya alıyoruz deyip resim çektiriyoruz. Sonra resmi bana da gönderiyor, ekinde bir de karikatür ile. Her yönüyle saygı ve sevgiyi hak eden güzel bir ekip. İyi tanıyorum onları.
İKİ ÖĞRENCİM
Dekanlığa girerken kapıda iki kız öğrenci selam verip durdular. Ben onları alt sınıflardan sandım. Kaçıncı sınıf deyince son sınıf (intörn) öğrenci oldukları anlaşıldı. Kısa hal hatırdan sonra, biri; hocam biz sizden çok şey öğrendik ama en önemlisi “hekim nasıl olmalı"yı öğrendik dedi. Sevindim. Şükrettim. Hiçbir çaba boşa gitmiyor. Ama günün sonunda, zaman zaman görev sürem biraz daha uzatılsaydı, daha çok tıp öğrencisine göz muayenesini, pratik uygulamaları öğretebilseydim, diyorum. Son ameliyat günümde 14.vaka olarak araya sıkıştırdığım, Turgutlu Dağmarmara köyünden şaşılığı olan -ameliyat sonrası şaşılığı tam düzeldi ve çok mutluydu- çoban hastam gibi garibanlara el uzatamayacağım. Ne diyeyim ki başka.
MUTFAKTA MATEMATİK VARMIŞ
Peki evde yaptığım başka şeyler var mı. Var tabii. Eşim eve geldiğinde hazır bulacağı, mutfak işlerinin ön hazırlıkları. Gelişi yaklaşınca telefon geliyor. Pirinci üç kez yıkayacak, süzecek, sonra ılık suda tutacaksın. Ben tabii ki “neden” diye de sormadan edemiyorum. Yıkamazsak pirincin üzerindeki pirinç tozu nedeniyle, pirinç tane tane olmaz, “lapa gibi” olur diyor eşim. Herkesin -muhtemelen- bildiğini ben bilmiyormuşum. Gerçekten süzülen su, beyaz renkte idi. İlk yemek tecrübemde eşimin sıkı tembihine ve kısık ateşe rağmen taze baklanın üçte biri yandı. Çünkü yazmaya dalınca ancak koku ile ayıldım. Sonrakilerde ise ateşte bir şey varsa, telefonda on dakikalık alarmlar kurarak tehlikeyi önledim.
"Mutfağın bile bir matematiğinin olduğu" sözünü eşimden çok kere duymuşumdur. Hatta "İnce Düşünceler Ülkesi Mutfak(1)" adlı bir kitap bile yazdı. Biz de matematik okuduk ama bu onlardan değil. Daha mesaisinin ikinci yarısında başlayan "akşama ne yapmalıyım, eldeki sebze, tahıl, bakliyat veya diğer erzaklar. Üst üste olmasın, şu mu, bu mu." Daha bunlar plan proje aşaması. Eksik varsa ya alınır gelinir veya telefon edilir; gelirken şunları da alır mısın türünden bir tedarik işlemi. Eve girer girmez çantalar bir eşiğe bırakılır, doğru mutfağa. Aynı anda iki veya üç ocakta ateş yanar, üstünde bir şeyler pişer. Bazen o, bazen bu karıştırılır. 30-45 dk içinde işlem tamam olur. Bu matematik kolay değil, belli. Daha ilk işlemde dibini yaktım yemeğin. "Yemekle birlikte sen de pişeceksin" sözünü de çok duydum annelerimiz- den. Kadınların, annelerin hakları ödenmez.
Selam ve saygılarımla… (28.01.2026, Gördes-Manisa)
(1). Ayşe İlker, Kurgan Edebiyat, 112 s. 2025
Yorumlar
Kalan Karakter: