ESKİŞEHİR GEZİ NOTLARI.2
Süleyman Sami İLKER
(Önsöz: Yazıyı uzun bulup okumaktan vazgeçene derim ki; “Etrafımızda duymadığımız sesler, görmediğimiz nesne, durum ve olaylar vardır." Duymak ve görmek için; biraz dikkat, biraz sükûnet, biraz yavaşlamak gerek. Yunus gibi ”Derdim vardır, inilerim” diyenlere selam olsun. Saygılarımla. Dr.SSİ)

GÖÇMENLER (MUHACİRLER) ŞEHRİ ESKİŞEHİR
NEDİM ÜNAL HOCA DEVAM EDİYOR
Gelelim rektör beyin hatırlattığı demografiye, yani nüfusun yapısına. Bu soruyu sonradan aynı kelimelerle yapay zekâya (Copilot) sordum. Yuvarlak şeyler söyledi, hiçbir detay vermedi veya veremedi. Nedim bey dedi ki: Eskişehir bir göçmenler şehridir. Balkanlardan, Kafkaslardan ve özellikle de Kırım’dan göç edip ya da kaçıp gelenleri Osmanlı devlet aklı bu bölgeye yerleştirmiş. Bu şekilde gelen önemli bir sayı var. Bölgede 60 civarında Kırım, Nogay ve Kazan Tatar köyü kurulmuş. Hepsinin köken adları mevcut ve geleneklerini koruyorlar. Bosna Hersek, Kosova, Bulgaristan, Makedonya, Sırbistan ve Arnavutluk’tan da buraya epeyce göç olmuş Osmanlı zamanında. Balkanlardan ve Kafkaslardan gelenlerin de köyleri var, ama biraz daha az. Balkanlar, Kırım ve Kafkaslardan göçüp gelen bu insanlar hem çok eğitimli, medeni; hem de çok çalışkan insanlardır, diye ekliyor. Bunca nüfusa rağmen Eskişehir’de asayiş çok iyi imiş. Geç saatlerde bile yolda pek çok insanın güven içinde gelip gittiğini görmüştüm sonraki gün ve gecelerde. Kaynaklara bakıyorum: Eskişehir’in, ilk çağdaki adı Dorlion. Şehrin kuzey tarafında, Kütahya yolu üzerinde ve şehir içinde kalmış Şarhöyük’te yedi farklı medeniyet tabakası tespit edilmiştir. Türkler bölgeye geldiklerinde buradaki yerleşimin çok eski olduğunu görmüş ve buraya “Şarhöyük” ya da “Eski Şehir” demişler. “Eskişehir” adı da buradan türemiştir, diyor kaynaklar. Osmanlı döneminde Sultanönü sancağının merkez kazası durumundaymış Eskişehir.
NÜFUS YAŞLANIYOR
Nedim bey devam ediyor: Nüfus artışı neredeyse donmuş gibi. Ölümler daha fazla. Evlilikler azaldı, boşanmalar arttı ve şehirleşme ile doğumlar da azaldı. Yaşlanan ve gelecekte daha da azalacak nüfus, sorun olarak önümüze stratejik ciddi bir tehdit olarak yaklaşıyor. Tedbir almak gerek diyor. Günümüzden tam 100 yıl önce, Bakü’de toplanan Türkoloji toplantısının yıl dönümünde bir Türkoloji toplantısı yapmak, o toplantının etkileri ve sonuçlarını yeniden düşünmek istedik. Bu konuda Türkiye’de yayın yapan, özel sayı çıkaran Türk Yurdu, Türk Edebiyatı, Yeni Türkiye dergisi dışında resmî olarak yapılan ilk kurumsal toplantı bu olacak. Toplantıyı Anadolu ve Osmangazi Üniversiteleri ve Eskişehir Türk Ocağı, müşterek yapıyoruz.
STALİN TUZAK MI KURDU?
Stalin bu toplantıyı (Bakü Türkoloji Kurultayı) teşvik etmiş, gelenleri tespit edip sonraki yıllarda da Türk asıllıların neredeyse tamamını, hatta Rus olanların bile bazılarını kurşuna dizdirmiş. 1926’da alınan, yaklaşık bin yıldır kullanılan Arap alfabesini (onlar elifba diyorlar) Latin alfabesi ile değiştirerek kültür ve medeniyet kaynaklarından koparmak niyeti vardır. Türkiye de kısa süre sonra Yeni Türk alfabesine (Latin) geçince, tekrar bir karar değişikliği ile önce teşvik edilen Latin alfabesi “emperyalist alfabe” oluyor ve Kiril alfabesine, hem de farklı farklı şekillerde geçiriliyor. Amaç kendi aralarında anlaşamasınlar. Bu konu üzerinde çok tartışma ve konuşmalar oldu. Çünkü konu tek boyutlu değil. Sonra tekrar döneceğiz.
Peki, biz ne yaptık diyor Nedim bey. Ne yaptık, ne yapmalıydık, ne yapmalıyız konuları konuşulmalıdır; konuşulacak. Bence bilimin adı da Türkiyat mı, Türklük bilimi mi, yoksa Türkoloji mi olmalı? Bu da konuşulmalı. Yarınlara neler bırakacağız, diye ekliyor. Yemeğin sonunda Anadolu Üniversitesi yerleşkesine gidiyoruz bir minibüs ile. Rektörlük binası yakınındaki Konukevinde bize tahsis edilen odalara yerleşip, toplantının ilk gününe, yarına hazırlanıyoruz.
AÇILIŞ PROGRAMI İLE İLK OTURUM (2.Gün, 2 Nisan 2026)
ANADOLU Ü. YERLEŞKESİ / KURUCU REKTÖRLER

Toplantı Konukevine yürüme mesafesindeki Prof. Koral Çalgan Salonunda, yürüyerek gidiyoruz. Girişteki sergi alanında toplantıyı tanıtan flamalar, 1926 Bakü Türkoloji Kurultayına katılan bütün katılımcıların resimleri dokuzlu kümeler halinde sergileniyor. Sergi ve lobi alanında çeşitli müzik aletleri (çalgı) de sergileniyor. Yani küçük bir müze gibi. Ayrıca Gazi Mustafa Kemal /Cumhur-u Reis imzalı, Bakü Türkoloji Kongresine Heyet Gönderilmesine Dair Kararnamenin aslı ve Yeni Türk alfabeli şekli de sergileniyor. Resimliyoruz. Bir ara Nedim bey gür sesiyle, arkadaşlar, sevgili gençler; etrafınızda sergilenen tarihî resimleri lütfen inceleyin. O duyguyu yaşamaya çalışın diyor. Sonra salona geçiliyor. Açılış konuşmalarının ilkini Eskişehir Türk Ocağı Şube Başkanı Nedim Ünal bey yapıyor. Salon davetli konuşmacılar dışında Türkoloji alanındaki asistanlar ve ilgi duyan gençler ile dolu.
Yerleşkedeki imrenilecek kadar yeşil, bakımlı ve gürbüz ağaçlar, 2-3 katlı yapıları bile geçiyorlar. Binaların cephelerinin hemen hemen tamamı kırmızı tuğla ile örülmüş. Eskişehir’in geçmiş toprak sanayi kültürüne de çok uyuyor. Dolayısıyla sıvaya, boyaya ihtiyaç olmuyor. Kurucu rektör ne kadar önemli. Sonrası olup gidiyor. Manisa Celal Bayar Üniversitesinin kuruluşunda ilk ağaç maalesef yamuk dikildi; büyüse bile doğrulmuyor artık, hep yamuk. Yerleşkeler küçük, sıkışık ve parçalı. Ne diyelim. Kader desek, haşa Allah’a bühtan etmiş olacağız. Çünkü insanlar akılsızlık, kapris ve çapsızlıklarına böyle kılıf buluyorlar. Kurucu dönem atamalarında rol alanlar da aynı oranda sorumlular tabii ki.

TÜRK OCAKLARI GENEL BAŞKANI MEHMET ÖZ BEY
Sonra Türk Ocakları Genel Başkanı, Hacettepe Üniversitesi Tarih bölümü hocası Prof. Dr. Mehmet Öz bey söz alıyor. Önemli kişilerin doğum ve ölüm günleri, millî anı özelliğindeki hadiselerin 25, 50, 100, 150 veya benzeri yuvarlak rakamlı yıldönümlerinde anılması önemli ve faydalıdır, diye başladı sözüne. 26 Şubat 1926’da toplanan Bakü Türkoloji Kurultayının (Kongre) da 100. yılında ele alınması, sebepleri ve sonuçları itibariyle değerlendirilmesi, millî hafızanın canlı tutulması açısından çok önemlidir. Bu tür faaliyetler, bir muhasebe vesilesi ve ileriye dönük neler yapılabileceğinin belirlenmesi için bir fırsattır. O zamanlar şimdiki gibi kolay ve hızlı iletişim imkânı yoktu. Bunu hazırlamak bile çok uzun zaman alır. Toplantıya Türkiye’den, Avrupa’dan gelenler, Rus asıllı Türkologlar da var. Ancak önemli bir kısmı Sovyet coğrafyasından gelen Türk asıllı bilim insanları idi. O zamanlar Türkoloji’nin merkezi Rusya’dır zaten. Çok konular konuşuluyor ama bize yansıyan tarafı ile en önemli mevzu alfabe. O tarihlerde Türkiye Cumhuriyeti ile SSCB arasındaki ilişkiler iyidir. Ama her iki taraf da geçmişi biliyorlar. Kurultayda Türk, Tatar ve Turan kelimeleri çok fazla kullanılmıştır. SSCB yıkıldıktan sonra bile bu kelimeleri kullanmak o kadar rahat olmamıştır. 19.yüzyılın sonları ile 20.yüzyılın başlarında aydınlarda Türk kimliği ve fikri vardı. Halk için de o vakıa, o gerçek vardı ama kendini tanımlarken Osmanlı derdi. 1990’larda da Türk coğrafyasında aydınlar yine farkında idi. Türkî Cumhuriyetler ve Türk Keneşi(1) ile başlayıp, Türk Devletler Teşkilatına evrilmesi önemli ve tarihi bir süreçtir. Türk Devletler Teşkilatı 2026’yı, Ziya Gökalp Yılı olarak kabul etti. Ziya Gökalp gerçekçiydi. Şimdi öncelik Türkiye diyordu. Uzak mefkûremiz ise Turan diye düşünürdü. Zaten uzak hedef için bile öngördüğü tek devlet değildi. Ortak alfabe, ortak iletişim dili gerekiyor. Edebiyatçılar bile birbirini halen yeterince tanımıyorlar. Günümüzde ABD hegemonyası çöktü. Çok kutuplu dünyaya girdik. Biz Türk dünyası olarak nerede duracağız. Enerjimizi bir araya getirip nasıl güçlü bir ekip olabileceğiz. Kültür, iktisat ve hatta askeri anlamda. Nasıl bir çözüm yolu bulunması gerekiyor, konusunda çalışılıyor.
ANADOLU ÜNİVERSİTESİ REKTÖR YARDIMCISI KONUŞUYOR
İşletmeci olan Prof. Dr. Erkan Erdemir bey uzun boylu, sima olarak daha ilk gördüğünüzde Balkanlardan herhalde diyebileceğiniz bir beyefendi. Biz kendisini 2022 yılından hatırlıyoruz. Arnavutluk’un başkentinde Maarif Vakfına bağlı Tiran New York Üniversitesinin kurucu rektörüydü (2021-2024). Tiran’da yapılan Balkanlarda Türkçe Eğitimi (7-9 Eylül 2022) konulu toplantıya eşim de ben de birer tebliğ ile gitmiştik. Üniversite olarak orada bizi ağırlamışlar ve tanışmıştık. Konuşmasında, komşu topluluklarla ilişkilerde kültürün öneminden ve bu tür toplantıların yararından söz ettiler.
KALİTELİ MÜZİK
Hani program aralarında bazen müzik dinletisi olur ya.. aklıma uygun gelse de, duygularıma bu dinleti kelimesi işlemiyor. Ruhumda sanki “uçarı, zayıf, biraz da zorlama” eylemmiş gibi bir algı oluşturuyor. Dinleti adına rağmen iki müzisyen öğretim üyesi bu duygularımı güzel yönde bir şölene dönüştürdü. Kanunda Doç. Dr. Ömer Faruk Bayrakçı, tamburda ise Doç. Dr. Meriç Düzbaş beyler üç parça icra ettiler. İlki, sözsüz olarak 14.yüzyılda yaşamış Abdülkadir Meragȋ’den bir beste çaldılar. O kadar eski bir zamandan gelen parça, ruhumuzu ve zevkimizi okşadı. İkinci eser, Kırımlı 2.Gazi Giray’ın Mahur peşrevi. Parçayı dinlerken, savaşa giden atların kişnemesini duyar gibi olursunuz, derdi hocalarım diye tanıttı parçayı Ömer Faruk bey. Son parça ise, Nida Tüfekçi’nin derlediği, Elmas adlı bir Azerbaycan oyun havası, halk dansı. Onu da zevkle dinledik. Anladım ki, bu dinleti sözcüğü bana Türk müziği dışındaki müzikleri çağrıştırıyor. Ama böyle Türk müziğine de yer verilmesi ile zamanla bu algı da değişecek gibi.
NEDİM BEYİN TAKILMALARI
Arada Nedim Ünal beyle yüz yüze gelişimizde bana takılıyor: Şunu da yazdın mı, bunu da yazdın mı diye. Daha önceki bu tarz birçok toplantıda tuttuğum notları yayımladığımı ve tarafınca da okunduğunu biliyorum. Ama sonra da ekliyor: Bu toplantıdan geriye kalacak en önemli kayıt muhtemelen sizin yazdıklarınız, yazacaklarınız olacak, diyor. Bildiriler basılır ama şu andaki ve bilgi şöleni (sempozyum) boyunca yaşananlar orada yer almayacak. Ayrıntılar bazen bildirilerden daha değerli olabiliyor, mealindeki sözler. Biraz mizah tarafı da olunca, sözün arkası tabii ki teşekkür ve tebessüm.

1926 BAKÜ KURULTAYININ ANA KONUSU; ALFABE
Malum Osmanlı devletinde de azınlıklar (azınlık kavramı daha çok gayrimüslimler kastedilir) varsa kendi özgün alfabelerini kullanırlardı. Ama daha çok dinî ve izin verilmiş hukukî konularda. Zaten Arap alfabesi denildiğinde, ki bunu pek çok dil kullanır, İslam medeniyeti çerçevesindeki ülkeler ve toplumlar; Latin alfabesini daha çok Hristiyan Batı medeniyeti toplumları tercih eder. Hristiyan olup kendi, özgün tarihi alfabesini kullananlar da vardı; Yunanlılar, Ermeniler, Gürcüler gibi. Yahudiler de İbrani alfabesini kullanırlardı. Ve halen bu milletler kendi alfabelerini kullanmaya devam ediyorlar. Ancak devletle olan bütün işlerinde Arap harfli Osmanlı Türkçesini kullanmak durumundaydılar. Bu nedenler Türkçe bilmeyen, Türkçe yazıp okuyamayan, devlette resmî görev alamazdı. Yani Osmanlı devletinin dili Osmanlı Türkçesi ve alfabesi Arap harfleri idi.
ARNAVUTLARDA ALFABE
Malum Arnavutların büyük çoğunluğu Müslümandır. Bizim oralara götürdüğümüz ilk Müslümanlık şekliyle. Ama içlerinde Ortodoks ve Katolik olanlar da vardı. Arap alfabesi (Osmanlı Türkçesi üzerinden): Müslüman Arnavutlar, dinî ve resmî yazışmalarda Arap harflerini kullandılar. Osmanlı idaresi altında medrese eğitimi ve resmi belgeler bu yazıyla yürütülüyordu. Ortodoks Arnavutlar, dinî metinlerde ve kilise çevresinde Yunanca yazıyı kullandılar. Özellikle Epir ve Güney Arnavutluk bölgelerinde yaygındı. Katolik Arnavutlar özellikle kuzeyde, Lezhe ve İşkodra (Shkodra) çevresinde dini metinlerde Latin harflerini kullandılar. Bu, Avrupa ile kültürel bağın bir göstergesiydi.
ÇARLIK RUSYA’SINDA ALFABE
Rusya’da da durum benzerdi. Demek ki çok geniş coğrafyalara yayılmış, onlarca yüzlerce farklı dilin konuşulduğu yerlerde çok farklı alfabelerin de kullanılmasına imparatorluk kültürleri izin vermiş. Ama devlet dilinin de bilinmesi ve resmiyette kullanılması gerekmiş. Bu toplumlar içinde din olarak benzeşenler de ortak bir alfabe etrafında kümelenmişler.
Özetle, Çarlık Rusya’sında, Müslüman topluluklarda ve Türkler Arap alfabesini kullanırlarken, Hristiyan kesimler Kiril’i tercih ediyorlardı. Osmanlı Türk devleti ile Rusya’daki Türkler aynı alfabeyi kullanmasalar ve şive/ lehçe farklılıkları olsa da birbiriyle anlaşmaları mümkündü. Bir coğrafyada çıkan dergi, kitap ve gazeteye başka Türk coğrafyalarında ulaşılabiliyor ve bunlar okunabiliyordu.
KURULTAY / ALFABE KONUSU BİR RUS PROJESİ İDİ
Konumuza dönelim. 26 Şubat 1926’da bugünkü Azerbaycan devletinin başkenti Bakü’de düzenlenen Bakü Türkoloji Kurultayı olarak bilinen bu tarihȋ kurultayda elbette Türkoloji’ye dair çok şey konuşuldu. Türkler için iki ana konu vardı: Edebî dilde birlik anlamında, yani basın, yayın ve benzeri konularda kullanılacak dil; diğeri ise ortak alfabe konusu idi.
Bu konuda zaten herkes ittifak halinde. Peki neden?
Bütün bunlar konuşulup tartışılırken Türkiye’den giden Türk heyeti, konuları sadece dinlemekle yetinmiş. Müdahil olmamışlar hiç. Ruslar; “Bu Türk halklarını ve dillerini nasıl lehçelere ayırabilirim” fikrinin ipuçlarını anlamayı amaçlıyorlar. Rusya Türkleri ise; Latin alfabesine geçerek batıyı arkamıza alabilir miyiz düşüncesindeler. Kiril’e asla geçmek istemiyorlardı. Bütün amaç, edebî dil ve alfabede birlik konusuydu. Lenin’in “Milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkı, ayrılma hakkı da dâhil olmak üzere, proletaryanın programının vazgeçilmez bir parçasıdır.” gibi sözleri de biraz umut veriyordu.
İSMAİL BEY GASPIRALI AÇILIŞ OTURUMU
Açılış oturumuna Türk Ocakları Genel başkanı Prof. Dr. Mehmet Öz (Hacettepe Ü. Tarih) bey yaptı. Oturumun diğer konuşmacıları; Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın (Çukurova ve Hacettepe Ü. TDK eski başkanı, Türk dili), Prof. Dr. Ahmet Buran (Fırat Ü. Türk dili) ve Prof. Dr. Mustafa Öner (Ege Ü.) idi.
Prof. Dr. Mehmet Öz neler anlattı? Benim anladıklarım:
Oturuma adı verilen İsmail Gaspıralı (Ruslar Gaspirinski derler) bey, 19.yüzyılın en parlak fikirli bir Türk aydını ve entelektüelidir. Dahası işi, sözde kalmaz, tam anlamıyla da bir icraat ve eylem adamıdır. Bütün ömrünü buna adamıştır. Dilde, Fikirde, İşte Birlik sözü, adeta bir slogan /veciz söz haline gelmiştir. Bu söz, yüz yıldır bilinen ve sahiplenilen bir sözdür; millî çizgideki Türk aydınlarınca. Onun çabaları ve önderliğinde bütün Türk dünyasında, bugünkü anlamda çağdaş, fen bilimlerine, lisana, müzik dâhil millî kültürün bütün unsurlarını kapsayan bir müfredatı olan, sayıları 5000’i bulan okullardı bunlar. Müthiş bir etki. Bunlara Cedit (Yeni / Yenilik / Yenilikçi) Okulları denilmiştir. İsmail Gaspıralı’nın çıkardığı Tercüman gazetesi, 1883’ten itibaren Kırım’ın Bahçesaray (şimdi Simferopol diyorlar) şehrinde, kendi kurduğu Matbaa-yı İslâmiye’de basılıyordu. Önceleri haftada bir, sonraları daha sık olarak toplam 35 yıl, 1918’e kadar burada yayımlandı. Rusya’daki Türk ve Müslüman toplulukların en uzun ömürlü Türkçe süreli yayını oldu. Ayrıca Türkler arasındaki, buna Osmanlı devleti de dâhil, dil birliğini sağlama çalışmaları çok değerliydi. İşte bu tür toplantıların, Türk dünyasının geleceği açısından çok değerli olduğunu düşünüyorum, diyerek sözünü bağladı.
Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın bey ne söyledi?
Şükrü Haluk Akalın bey, alfabe konusu daha 1913’lerde Çarlık Rusya’sında dile getirilmeye başlanmıştı, diyerek söze başladı. Hatta hangi alfabenin seçileceği konusunun da üzerinde konuşuluyordu. Bu değişiklik olursa, uygulama ve eğitim nasıl olacak; basın sorunları neler olabilirdi. SSCB bu Türkoloji kurultayına her yönüyle tam destek vermişti. İleri ses düzeni, iki kamera(sinema tarzı), stenografi memurları ile konuşmalar anında kayıttaydı. Kurultay dili Rusça’dır ve 57 alfabe örneği sergilenir. Bu kurultay SSCB’de Türkoloji kurumsallaşma bilincinin başlangıcıdır. Delegeler özerk cumhuriyetler düzeyinde temsil edilir. Yapıldığı yer, Bakü’deki İsmailîye Sarayı’dır. Kurullar oluşturulur, kapanış oturumunda açık oylama yapılır. Kararlar bağlayıcı nitelikte olup, devletin en üst karar ve icra mevkilerine sunulmuştur.
Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın bey konuyu günümüze de getiriyor. Disiplinler arası çalışmalara da ihtiyaç var diyor. Buradaki kastım, Türk dili, Türk edebiyatı, Türk tarihi gibi yakın alanlar değil diyor. Arkeoloji, Genetik, Tarih, Mühendislik gibi alanların ortak çalışmalarından söz ediyorum, diyor. Türkiye’de mevcut kurumlar arasında eşgüdüm, veri paylaşımı, ortak hedefler oluşturulmalı. Sayısal dönüşüm, açık kaynaklı kütüphaneler konularında da görüşlerini açıkladılar.
Prof. Dr. Ahmet Buran bey ise;
Türkoloji, Türklükle ilgili her konuyu kapsar; hepsi ilgi ve kapsam alanındadır, diye söze başladılar. Bakü Kurultayındaki en ana mesele alfabe konusudur. Katılımcıların doğru tespit ve yönlendirmeleri vardır. Rusların da, “Burada oluşacak, ortaya çıkacak verileri de nasıl değerlendiririz” şeklinde düşüncelerinin olması da gayet doğaldır. Tabi, bu değerlendirme hangi yönde olacak. Türklerin arzu ettikleri gibi mi, yoksa başka hesaplar için mi kullanılacak? Bir konuşmacı araya girerek; Ahmet Buran beyin Kurşunlanan Türkoloji adlı çok değerli bir kitabı vardır. Kendisi tevazudan bahsetmez ama bizim burada onu da hatırlatmamız gerekiyor, şeklinde ekleme yapıyor.
Ahmet bey devam ediyor: Bu toplantının bize yansıması ne oldu? Toplantı boyunca sadece dinleyen, söz almayan, tabir caizse, işe karışmayan Osmanlı Türk heyetindeki Türkologların Ankara’ya, Mustafa Kemal Atatürk’e getirdikleri bilgi ve muhtemelen verdikleri raporlar sonucunda ve sonrasında Türk Tarih kurumu ve Türk Dil Kurumu kuruluyor. 1930’da da Türk Dili Kurultayları başlıyor Türkiye’de. Azerbaycan Türkçesinde, Latin alfabesi taraftarları için Latinperest ifadesi kullanılır. İlk anda olumsuz bir ifade sanılsa da, taraftar anlamında kullanılmıştır. SSCB’de yaklaşık 1000 yıldır Rusya Türkleri ve Müslümanları tarafından kullanılan Arap alfabesinden Latin alfabesine geçiş kararı alınır ve geçilir. Ruslar Kiril alfabesinde kalırlar.
Selam ve saygılarımla… (18.04.2026, Manisa)
NOTLAR:
(1). Keneş kelimesi de Türkçedir ve bilinir. Sadece Türkiye’de pek bilinmezdi. Meclis anlamındadır. TDK ve benzeri sözlüklerde bugün bile yer almıyor. Eski Türkçede “Danışma, İstişare, Kurultay” gibi toplumsal karar alma süreçlerini ifade eder.
(Devam edecek)
Yorumlar
Kalan Karakter: