Burcu BOLAKAN

Burcu BOLAKAN

[email protected]

Sen Hiç İpek Böceği Gördün mü?

09 Haziran 2023 - 11:30

Sen Hiç İpek Böceği Gördün mü?

Kuş cıvıltılarının yükseldiği bir anda mı gözlerimi açmıştım yoksa bir önceki gün ananemin geleceğini haber aldığımdan hissettiğim heyecan mı beni böyle erkenden uyandırmıştı. Yatağımdan kalkıp babamın cebinden aşırdığım tek sigarayla balkona çıktım. Küçük taburenin üzerinde oturuyor bir yandan babamın sert odunumsu sigarasını içiyor bir yandan seni düşünüyorum İpekböceği. Nasıl bir şeysin acaba? Seni çok merak ediyorum. Bugün ananem ve dayım İpekböceğinin tohumunu almaya gelecek. İpekböceğinin tohumu oluyormuş kuşlar. Kuşlar duydunuz mu beni? İpekböceğinin tohumu oluyormuş. Ananemle dayım, Tüccar Ali Bey’den iki paket İpekböceği tohumu almak için şehre geliyor. Önce beni alsınlar ben de İpekböceği tohumu alırken yanlarında olmak istiyorum, dedim anneme. Ananem onları toprağa mı ekecek? Tıpkı domates ya da biber eker gibi sonra topraktan böcek mi çıkacak? O tohumlardan ipek kumaşı elde ediliyormuş. Nasıl oluyor ki acaba? Toprağa ekilen tohumlardan önce böcek çıkıyor tamam, ama ya sonra nasıl oluyor? Bu böceklerden nasıl kumaş elde ediliyor? Sonra böceklere ne oluyor? Of çok merak ediyorum.

- Feride! Neredesin? Hihhh sigara mı içiyorsun? Baban görmesin sigara içtiğini, tazecik ciğerlerine yazık ediyorsun annem. Hiç yakışıyor mu? At onu elinden.
- Anne niye kızıyorsun? Armut dibine düşer diye sen demiyor musun? Sigara paketleri içinde büyüyorum. Yatağın altında düzine düzine sigara var. Madem öyle onları orada tutmayın. Hem Beyhan da içiyor.
- Çok bilmiş at onu diyorum sana. Hemen giyin yoldaymışlar geliyorlar.

Beyhan uyurken yavaşça odaya süzülüyorum. Küçük dolaptan aldığım pantolon ve tişörtü üzerime geçirdikten sonra hızlıca düşünüyorum. Sadece tohumları alırken görmek benim işime yaramayacak daha sonrasını merak ediyorum. Ananem onları toprağa ekerken yanlarında olmak istiyorum. Şu küçük çantanın içine iyisi mi birkaç çamaşırımı yerleştireyim. Eh şöyle! Ananem soracak olursa babamdan izin aldığımı söylerim. Hem evde kalacağım da ne olacak? Ananemle dayım İpekböceklerini toprağa ekerken ben de ağaca çıkar onları izleyebilirim.

- Anne ben çıkıyorum, onları aşağıda bekleyeceğim.
- Gel buraya deli kız. Henüz gelmediler, dışarısı soğuk, mart ayının soğuğunu yiyip hasta olacaksın başıma. Hem elinde tuttuğun çanta da neyin nesi?
- Hafta sonu köye gideceğim, İpekböcekleri toprağa ekilirken göreceğim.
- Şaşkın. Ayol güldürdün beni. Mutfağa gel de bir şeyler ye azıcık.
- İstemiyorum. Aşağı iniyorum.

Hızlıca evden çıktım. Merdivenleri zıplayarak iniverdim. Şimdi bizimkileri bekliyorum, uf çok da soğukmuş, montumu da almadım. Yukarıya çıksam montumu alsam annem alıkoyacak iyisi mi bu soğuğa dayanayım.

- Feride! Feride!
- Ne var anne? Apartman boşluğundan çıkmak zorundayım, annemin sesi sabah sabah da ne gür çıkıyor mübarek. Caddeyle apartmanın arasında bulunan daracık asfaltın ortasına geldim, yukarıya doğru baktım. Annemin elinde bir mont aşağıya doğru sarkıtıyordu. Balkondan sarkan montu bir zıplayışta aldım. Anneme teşekkür edip üzerime giydim.

- Ananeni üzme oralarda tamam mı?

Biraz sonra kırmızı Anadol görünmüştü. Yaşasın bizimkiler bunlar. Kırmızı kamyonetimizle pazarın yolunu tutuyoruz. Ananem beni adamakıllı yoğurup sevdikten sonra derslerimi soruyor. İyi, merak etme sen, süper diyorum. Şimdi derslerin sırası mı? Ben İpekböceğini merak ediyorum. Ne zaman varacağız pazara, hâlbuki annemle yürüyerek on beş dakikada çıkıyoruz buraya, şimdi ise Anadol kamyonetle git git varamıyoruz. Yol bir türlü bitmek bilmiyor.

- Anane ben de sizinle geleceğim.
- Babandan izin aldın mı?
- O iş kolay. Annem alır izini.
- Kızmasın sonra.
- Aman anane sen şimdi bunları bırak. İpekböceği tohumunu toprağa ekerken sizi izleyeceğim. Hem bak fotoğraf makinemi aldım.

Dayım kahkahayı patlatıyor ardında da yanından ayırmadığı matarasından bir yudum çekiyor.

- Demek biz İpekböceği tohumunu ekerken sen bizi fotoğraflayacaksın.
- Evet.
- Oğlum içmesene şunu sabahın köründe, diyen ananem de dayımla birlikte kahkahayla gülüyor.
- Niye gülüyorsunuz siz? Anlayamadım ama neyse. Evet fotoğraf çekeceğim.
- İyi bakalım.

Pazarcıların tezgâhlarını yeni açtığı vakitlerde dayım da rahatça kamyonetini pazarın içine sürebiliyor. Dükkânının önündeki sandalyede oturan şişkince göbeği olan bir adama selam veriyor dayım. Dayım, şişman adamla önde biz arkadayız yürüyoruz. Adam bizi han gibi bir yere getiriyor, kilitli bir kapıyı açıyor.
- Burada bekleyin şimdi getiririm.

Önce bir paket geliyor daha sonra diğeri. Adam birini sırtlanıyor dayım diğerini sırtlanıyor yine düşüyoruz yola. Paket bu muymuş diyorum kendi kendime, bayağı da büyükmüş paketler. Kamyonetin arkasına itinayla yerleşen İpekböceği tohumlarıyla köye doğru yola koyuluyoruz. Yarım saatin içinde şehrin dar ve apartmanlarının yükseldiği sokaklarını ardımızda bırakıyoruz ve yeşilliklere doğru kamyonetimizi sürüyoruz. Ne güzel bu yollar, ağaçlar, kuşlar, doğanın renkleri ne harika. Bir saat sonra köye varıyoruz.

- Anane tarlaya ne zaman gideceğiz?
- Tarlaya gitmeyeceğiz canım. Gel önce bir şeyler yiyelim de karnımızı doyuralım.
- Anne bırak gelsin benimle. Dut yaprağı toplarken yardım eder bana, diyor dayım.

Dayımın karısı ben doğmadan önce ölmüş, dayım da bir daha evlenmek istememiş. Annemin dediğine göre karısını unutamıyor, onu yerine kimseyi koyamıyormuş. Ondan da böyle kendini içkiye vermiş, boş vermişliğe sürüklenmiş. Ananem de önceleri oğlunu evlendirmeye çok çabalamış ama bakmış ki olmuyor o da bu sevdadan vazgeçmiş.

- Tamam dayı gelirim. Niçin toplayacağız dut yaprağını? Sarma mı yapacaksın anane?
- He he sarma yapacağım. A kızım sarma denilen yemek asma yaprağından olur, dut yaprağından yapan varsa da biz bilmeyiz onu. Hadi gel bakalım şimdi mutfağa da yemek yiyelim.

Evde bir saat oyalandıktan sonra tarlaya doğru yola koyulduk. Çamurlu yollarda traktörümüz zorlanmadan yol alıyor. Tarlaya geldik ama içeriye giremiyoruz. Dayım toprağın daha sert olan kısımlarından yürütüyor beni. Fazlaca çamura bulaşmadan dut ağaçlarının olduğu kısma geliyoruz.

- Hadi bakalım toplamaya başlayalım. İster ağaca çık Feride topla istersen de boyunun eriştiği yerlerden topla. Dur şu heybeyi takalım sana. Topladığın yaprakları heybenin içine düzgünce yerleştir. Sonra da buraya gelip çulun üstüne dök sonra yine devam. Bu şekilde şu gördüğün iki çul doluncaya kadar buradayız ona göre.

- Tamam dayıcığım.
Of ne zormuş dut yaprağı toplamak ne zahmetli işmiş. İyisi mi ben biraz da ağaca çıkarak toplamaya çalışayım.

İki saat ya da üç saatte iki çulu doldurduk.

- Bunlar iki gün yetebilir. Hadi şimdi gidelim Feride.
- Dayıcığım bunlar ne işe yarayacak. Hayvanlar için mi? Hayvanlar dut yaprağı mı yiyecek?
- Evet Feride, İpekböcekleri yiyecek onları.
- A nasıl olacak dayı öyle? Ben onları toprağa ekeceğiz sanıyordum.
- Bak Feride onlar aslında tohum da sayılabilir ama daha çok yumurta gibi düşünebilirsin. Yumurtadan çıkacak küçük kurtçuklar. Ama bunlar senin bildiğin kurtçuklardan değil. Öyle güzeller ki. Keşke burada kalabilsen de onların büyümelerini görebilsen.
- Her hafta sonu buradayım dayıcığım. Sonra ne olacak peki dayı?
- Sonra ne mi olacak? Onu da hafta sonu geldiğinde görürsün.
- Daha önceleri ananem İpekböceği yetiştirdi mi? Ben ilk kez görüyorum.
- Sen doğmadan önce yapıyorduk. Yine yetiştirmek isteyince, artık tarlaya da gidemiyor, oyalansın diye tamam olur dedim. Yalnız çok meşakkatli iştir. Sen bakma şimdi bu yapraklar iki gün idare eder dediğime. Bunlar azıcık büyüsünler günde iki kez tarlaya gelip dut yaprağı toplamam gerekiyor. Ama tabii parası da güzel. E söyle bakalım benden ne istersin?
- Nasıl yani?
- Her hafta sonu geleceksin sonuçta, yardım edeceksin bana. Şimdi şu hâlükârda sana bir hediye yapmak lazım.
- Hım bir düşüneyim. Dut yaprağı toplamak senin de dediğin gibi çok meşakkatli bir iş bu yüzden düşünmem gerekiyor.
- Vay kerata seni dakikada kaptın meşakkat kelimesini.
- Kaparım.
- Aferin. Hadi bakalım düş önüme.

Dayım çuvalı sırtına yüklene dursun ben çoktan traktörün üzerine yerleştim. İlk çuvalı römorka yerleştiren dayım ikincisini de almak için tarlaya doğru yollanıyor. Nasıl merak ediyorum bir bilseniz. Acaba neler olacak?

Eve geldiğimizde ananemi evin arka tarafındaki boş odanın içine temiz beyaz çarşaflar sererken buldum. Bir ucundan da dayımla ben tuttuk, yardım ettik.

- Anne ne gerek vardı bunlara şimdi. Çullardan sereydik ya.
- Yok istemem öyle.
- İyi ama bunlar beyaz. İki günde kirlenir.
- Sen karışma bana. Gelin kızlarımı beyaz çarşafın üstüne sepeleyeceğim.

Çarşaf mı bez mi yaygı mı her ne ise bu kumaş parçalarını zemine serdikten sonra anladım ki ananem dolu olan -ardiye olarak kullandığı- odayı İpekböcekleri için boşaltmıştır. Dayım İpekböceği paketini getirip odanın ortasına bıraktı. İkisi birlikte paketin içinden avuçlarıyla aldıkları tohumları yaygının üzerine sermeye başladı. Odanın neredeyse tamamı şu kırık beyaz mercimek büyüklüğünde tohumlardan dolmuştu.

- Şimdi ne olacak anane?
- Oğlum dut yapraklarını ince ince kıyalım hadi gel.
- Tamam anne geliyorum.

Mutfağa bir bezin üstüne serilen dut yapraklarını bir yandan ananem bir yandan dayım ince ince kıymaya başladı.

- E siz bunları marul gibi doğruyorsunuz basbayağı.
- Daha da ince kıyacağız Feride. Şu anda çok küçükler yiyemez hayvancağızlar.
- Anane bu İpekböceklerinden nasıl kumaş olacak? Sonra böceklere ne oluyor?
- Sen düşünme şimdi bunları.
- Nasıl düşünmeyeyim o yüzden buradayım.
- Yeğenim öyle kolay değil o iş. Nereden baksan iki ay sürecek onların büyümesi. Sen şimdi onu bunu yani boş sözleri bırak da de bakalım. İki ay boyunca her hafta sonu gelebilecek misin köye?
- Evet tabii ki geleceğim.
İki saat mi sürdü üç saat mi sürdü bilmiyorum. Dayımla birlikte getirdiğimiz tüm dut yaprakları ince ince kıyıldı.
- Feride hadi gel de bakalım şimdi bu kıydığımız yaprakları İpekböceklerine verelim.
- Tamam.

Odaya girdiğimizde bazı kurtçukların yumurtalarından çıktıklarını ve hareketlendiğini görüyorum.

- Dayı bazıları çıkmışlar.
- Görüyorum dayım.

Dut yapraklarını dayım ve ananem İpekböceklerinin üzerlerine serpeliyor. İşleri bitince hadi bakalım çıkalım diyorlar.

- Ama ben burada kalacağım.
- Olmaz kapıyı kapatacağız. Kalamazsın.
- Niçin kalamıyorum. Çok merak ediyorum.
- Akşamüzeri gelip tekrar bakacağız.

Yapacak bir işi kalmadığından ben de yanıma aldığım ders kitaplarımı açtım, verilen ödevlerimi yapmaya başladım. O hafta sonu iki gün içinde İpekböcekleri gözle görülür şekilde büyümüşlerdi. Dut yapraklarını yerlerken çıkardıkları sese inanamazsınız.

- Dayıcığım sanki rüzgârın fısıltısını hissediyorum. İpekböcekleri bizimle konuşuyor olabilir mi dayı? Bize anlatmak istedikleri bir şey mi var?
- Hayır canım yok. Dayım gülüyor. Dut yapraklarını yerlerken çıkardıkları ses sanki rüzgâr esintisinin sesi gibi gelir insana. Bana da oluyor. Onlar sadece yaradılışlarının gayelerine uygun olanı yapıyorlar.
- Onların yaradılış gayeleri nedir dayıcığım? İpek kumaşı üretmek mi? Hem bu tohumlar nereden geliyor? Bunlar basbayağı kurtçuklar dayı. Beni ısırırlar mı?
- Hayır Feride ısırmazlar. Onlar sadece dut yaprağı yiyerek büyürler.
- Ya odadan çıkarlarsa dayı, evi istila ederlerse ne olacak?
- Korktun mu? Hani sen onları çok seviyordun.
- Biraz.
- Korkma oldukları yerden kıpırdamaz bu hayvanlar. Hayatımda gördüğüm en zararsız mahluktur bunlar. Diğer soruna gelince yeğenim. Çin’den geliyor bu tohumlar. Anavatanı Çin’dir.
- Okulda öğretmenim söylemişti. Çinliler tatlı sözleriyle, ipekli kumaşlarıyla Türk milletini oyuna getirdi demişti.
- He işte doğru demiş. Şimdi artık bu ilmi biz de öğrendik ve kendi kumaşımızı kendimiz üretiyor olduk.
- Ama tohumu hâlâ onlardan geliyor.
- Benim akıllı yeğenim bizde de tohumu elde eden var. Daha ilerler ve tohumu da biz üretiriz. Yalnız hepsini birden anlatmayacağım, geldikçe göreceksin.

İki gün boyunca ince kıyılmış dut yapraklarını İpekböceklerinin yanlarına sepeledik, artık bu işi ben de yapmayı öğrendim. Azıcık daha büyüdüler sanki. Dayımın da dediği gibi bu böcekler bana ne tiksinti ne de korku veriyor. Aksine onları çok seviyorum. Hem bugün dayım yarım saat kadar onların yanında kalmama izin verdi, biraz da fotoğraf çektim. Çıkardıkları sesi dinliyorum. Yok yok dayımın dediği gibi değil, onlar sanki bana bir şey anlatmak istiyor ama nedir? Bilmiyorum. Keşke bilebilseydim, onların dilini anlayabilseydim. Pazar günü akşamı dayım beni evime götürdü. Bir hafta boyunca nasıl sabredeceğim? Nasıl bekleyeceğim?

- Dayıcığım İpekböceklerine iyi bak tamam mı?
- Tamam Ferideciğim bakarım.

Her hafta sonu İpekböceklerini görmek için köye gidemedim tabii. Bu bazen aksadı iki ya da üç haftaya aktı. Yalnız her gittiğimde onları daha da büyümüş hâlde buldum. Öyle seviyorum ki onları. Beyaz renkliler. Ağızları gittikçe büyüdü. Benim küçük sevimli yaratıklarım. Sadece dut yaprağı yiyorlar. Hayır bunlar hiç su içmiyor. Dayımla yine dut yaprağı toplamaya gideceğiz. Dayım bu sefer etli yapraklardan gelişigüzel topluyor. Ben de topluyorum. Sonra da dut ağacının altı kısımlarında çıkan dalları kesmeye başlıyor, öylece üst üste yığıyor.

- Dayı dalları neden kesiyorsun?

Dayım gülüyor. Bu dalların kesilmesi gerek diyor. Artık bizim İpekböcekleri de büyüdü. Onlarla mı uğraşacağım? Çıkıp dallara yesinler.

Dalları ve yaprakları alarak eve gidiyoruz. Yine İpekböceklerinin olduğu odaya yer yer koyuyoruz. Dayım bir İpekböceğini tutmak ister misin? diye soruyor. İrkiliyorum, evet onları seviyorum. Bana anlatmaya çalıştıklarını çözmeye çalışıyorum ama yine de elime almak korkutuyor beni.

- Korkma gel buraya. Bak şimdi elinin üzerine bırakacağım onu. Korkma hiç. Çek dediğinde çekeceğim.

Dayım yerden aldığı bir İpekböceğini elimin üzerine bırakıyor. Ay diyorum.

-Aç gözlerini Feride, bak ona, nasıl da masum bak bir.

Elimin üzerine bırakılmış tırtılımsı böceğe bakıyorum. Aman yarabbi bana bakıyor, gözlerini görüyorum onun, ağzını görüyorum. Ne çok ayağı var. Ama çok tuhaf hiç korkmadım… Bilâkis çok sevdim.

- Dayıcığım bu İpekböceğini ayrı bir yerde baksak.
- Olmaz Feride arkadaşlarından ayıramayız onu. Haksızlık olur.
- Dayı daha ne kadar sürecek?
-Yirmi gün Feride. Yirmi gün sonra olurlar.
- Ne olacak dayıcığım kumaş mı?
- Öyle kolay değil yeğenim. İyisi mi sen buraya yirmi gün sonra gel de ne olacak görürsün. Ama bak daha erken gelme. Yirmi gün sonra.

Yirmi gün dayım için söylemesi ne kadar da kolay. Ben yirmi gün nasıl bekleyeceğim? Sayılı günler çabuk geçer. Geçen sürede okul, ev, dönem ödevleri, yazılı sınavlar derken İpekböcekleri çok az aklıma geliyor. Arada bir çıkardıkları sesi ve şu bizim küçük İpekböceğinin gözlerini düşünüyorum. Yirmi gün geçince dayımdan bir telefon geliyor. Yarın Feride’yi gönderin diyor. İşin tuhafı İpekböceklerini hiç merak etmeyen Beyhan da benimle gelecekmiş bu hafta sonu. Yine de canımı fazla sıkmayacağım, gelirse de gelsin. Sonuçta ananem dayım onun da ananesi ve dayısı oluyor değil mi? Köye gittiğimizde açılan kapının ardındaki İpekböcekleri beni şaşırtıyor. Sabit, hiç kıpırdamadan sanki bir teslimiyet içinde dayımın yere bıraktığı çalı çiçeklerinin üstünde duruyorlar.

- Dayı kıpırdamıyorlar, yemiyorlar da.
- Artık oldular da ondan.
- Şimdi ne olacak dayıcığım?
- Koza örecekler Feride. Etraflarına koza örüp kendilerini kozanın içine hapsedecekler.
- Ölecekler mi yani.
- Hayır Feride ölmeyecekler.  En azından bizim elimizden çıkana kadar hâlâ yaşıyor olacaklar.
- Dayıcığım bilmece gibi konuşuyorsun. Hiçbir şey anlamıyorum ki.
- Ben biliyorum, dedi Beyhan.

Dayımın sus işaretiyle anında söyleyeceği sözlerin gerisini yutan Beyhan’la dayım birbirlerine bakıp sustular.

- Neler oluyor? Anlatsanıza. Koza örecekler sonra ne olacak?
- Kozaları yine çuvallara koyacağız ve götürüp satacağız. Sonra da paramızı alacağız.
- Anladım. İpekböcekleri sahip değiştirecek. Çok üzüldüm, umarım yeni sahipleri bizim baktığımız gibi onlara bakar.
Hafta sonu bazen Beyhan’la bahçede iş yapan ananemin yanında oyalandık bazen de dayımla tarlaya gidip onun bize verdiği ufak tefek işlere giriştik. Pazar günü dönmeden İpekböceklerinin odasını ziyaret ettiğimizde kozalarını yavaş yavaş örmeye başladıklarını gördüm.

- Ben bugün eve gitmeyeceğim. Hatta bu hafta hiç gitmeyeceğim.
- Olmaz öyle.
- Hayır gitmeyeceğim. İlk sınavlar bitmişti. Hem gitmesem de bir şey olmaz. Gitmeyeceğim. İpekböceklerini bırakamam.

Ne dedilerse beni ikna edemediler.

Kozaları ören İpekböceklerini her gün ziyaret ediyordum. Böcekleri rahat bırak diyen dayım ve ananem beni odadan zor ayırıyordu. Ne kadar tuhaf geliyordu bana. Kendilerini hapsediyordu bu canlılar. Orada nefes nasıl alacaklardı? Bir canlı türünün yavaş yavaş intihara sürüklenen yaşamını mı gözlemlemiştim? Çok acıklıydı. Kaderleri yaradılış gayelerinde saklıdır, bizim elimizden bir şey gelmez demişti dayım. Onların yaradılış gayesi bu muydu? İpek kumaşına dönüşmek… Sanırım ben hayatım boyunca ipekli kumaş giyemeyeceğim. Düşünsenize binlerce, milyonlarca İpekböceği ölüyordu. Dayım ölmeyecekler diyor ama benim içimde kötü bir his var. Oradan bir daha çıkamayacaklar gibime geliyor. Aslında sadece etraflarına ördükleri koza değerliymiş. Bunu da dayımdan öğrenmiştim.

- Feride kozalar tamamdır, şimdi onları toplayıp, temizledikten sonra çuvallara koyacağım. Sonra Koza Han’a götüreceğiz birlikte.
- Her şey bitmiş mi? Tamamen kendilerini kapattılar öyle mi?
- Evet, öyle. Gel, bak.
- Dayı hiç görünmüyorlar. Kozaların içinde sanki bir masal diyarının içine girmişler gibi.
- Evet canım öyle.
- Onları bırakmak istemiyorum. Hem daha nasıl kumaş olur görmedim ki. Benim gördüğüm sadece kozalar.
- Ferideciğim bizim işimiz bitti. Artık onları götürüp satmamız gerekiyor.

***
Onlara ne olduğunu uzunca bir zaman öğrenemedim. Koza Han’a gittik, çuvallardaki kozalar içinde yaşayan İpekböceklerini bıraktık.

***
Yıllar sonra onların nasıl öldüklerini bir öğretmenimden öğrendim. Ailemdeki herkesle kavga etmiştim. İpekböceklerini haşlarlarken çıkardıkları yakarışları -ağlama seslerini- duysaydım acaba o kadar keyifle onların büyümesini izleyebilir miydim?