Burcu BOLAKAN

Burcu BOLAKAN

[email protected]

Abant – Yörük Köyü-Safranbolu ve Amasra Gezisi

23 Mart 2024 - 09:58 - Güncelleme: 23 Mart 2024 - 10:25

Abant – Yörük Köyü-Safranbolu ve Amasra Gezisi
Gezimizin ilk rotası Abant Gölü’ydü. Sabah saatleri 10.00 sıraları vardığımız Abant Gölü doğa harikası bir yer. Otobüsten iner inmez vakit kaybetmeden yürüyerek gölün yakınına geldik, Abant Gölü’nün etrafında dolaşmaya ve kıyısında keşif yapmaya başladık. Keşiften kastım tabiatın bize sunduğu güzellikleri seyre dalmak ve bu güzellikleri izlerken fotoğraf çekip düşünmektir.

‘’Gül sundum yediler, koklamadılar
Armağan can verdim saklamadılar
Gittim... gelir diye beklemediler
Kaybolan gölgemi yollara sordum.’’

Ne güzel söylemiş Abdurrahim Karakoç! İnsanın gittiği yerden dönmesini bekleyen sevdikleri ve paylaşılan hatıraların kıymetini bilen birilerinin bulunması mühimmiş demek.
 
Rehberimizin bize anlattıklarını zihnimin içine yerleştiriyor ve unutmamayı diliyorum. Çektiğim fotoğrafların altına bir cümle de olsa yazabilmeliyim diyorum.
 
Abant Gölü etrafındaki dağların eteklerinde kar görüyorum örneğin, tüm kış boyunca Bursa ilinde görmediğimiz bir görüntü bu, hoşuma gidiyor. Bursa’da Ulu Dağ’a çıktığımızda karı görebiliyoruz ve dokunabiliyoruz ama bu sıklıkla yapabildiğimiz bir durum değildir. Rehberimiz anlatıyor Abant Gölü’nün nasıl oluştuğunu, ben de anlatılanları unutmamak için can kulağıyla dinliyor, bilincimi zorluyorum. Abant Gölü yer altında oluşan tektonik çöküntüler sonucu büyük blokların vadiyi doldurmasıyla oluşmuş. Bolu’nun 30 km güneybatısında kalan gölü kar suları ve iki küçük dere beslemekteymiş.


















 
Abant Gölü.
Dağlarda yaşayan hayvanların doldurulmuş hâlleri.

Abant’tan çıkınca istikametimiz Yörük Köyü’ne doğru oldu. Rehberimiz bizleri bilgilendiriyor; Yörük Köyü’nde öncelikle gideceğimiz ev bir konak olacakmış. Burada bir fenomen olan Filiz Abla’nın misafiri olacakmışız. Bize rehberlik eden beyefendi önde biz bir gurup insan arkada takıldık peşine gidiyoruz.
 
Yörük Köyü’ne bizleri sessiz bir ortam karşılıyor. Hiç kimselerin olmayışı ve sessizlik dikkat çekici olsa da biraz sonra bir Yörük kadının elinde baltasıyla odun keserken ki görüntüsü ilişiyor gözüme. ''Hoş geldiniz hoş geldiniz diye hoş bir şiveyle,'' biz yabancıları karşılarken diğer yandan da baltayı oduna vuruyor. Keyfi ve sağlığı yerinde olan hanımefendi yakınlarında olan arkadaşına laf yetiştirmeyi de ihmal etmiyor. Bol bol fotoğraf çekiyorum, evlerin içini ve o evlerdeki yaşantıları nasıl merak ediyorum. Yapayalnız sokaklar, ıssız terk edilmiş gibi masumca uzanıyor önümüzde. Biraz yürüyünce köyün hiç de terk edilmemiş olduğunu anlıyorum hemen, ama galiba köyde yaşayanlar sadece yaşlılar diyorum. Bunun sebebini de öğreneceğiz, gün içinde bizlere Filiz Abla anlatacak. Rehberimiz de ilgili, anlatmak istiyor Yörük Köyü’nü. Bir eski evin kapısı önünde duruyoruz. Ve başlıyor anlatmaya rehberimiz.
 
Evlerin kapısı sımsıkı kapalı, pek çoğu bu vaziyette. İnsanların çoğu uzaklara gitmiş. E tabii anlamak lazım onları da köyde yaşamak zor, iş olanakları kısıtlı, bir de doğalgaz olmadığını öğreniyoruz. Gençlerin köyden uzaklaşma sebebi olarak çoğunlukla bu gösteriliyor; doğalgaz olmadığı için gençler köyde yaşamak istemiyor deniliyor.
 
Evlerin kapılarının üzerindeki iplerin işaret ettikleriyle isterseniz insanların nasıl anlaştıklarına değinelim biraz da. Kapıların üzerinde olan iki halkadan geçirilen ip aşağı serbest bir şekilde bırakıldıysa bu durum; o ev sahibinin müsait olduğunu, misafir kabul edebileceğini gösteriyormuş. Misafir olmak isteyen kişi hanımsa kapının üzerindeki küçük tokmağı vurarak zarif bir ses çıkmasını sağlarmış. Rehberimiz sesi de taklit ederek ‘’Tık tık tık,’’ diyor usulca. İşte bu durumda çıkan ses gelen misafirin bir hanım olduğunu belli ediyor ve kapıyı ev sahiplerinden bir hanımefendi açıyormuş. Misafirliğe gelmek isteyen kişi erkek ise büyük tokmağı vuruyormuş. Bu sefer çıkan ses ‘’Tok tok tok,’’ şeklindedir. Hepimiz gülüyoruz çıkan bu sese. Bir beyefendinin geldiğini anlayan baba ya da oğul açıyormuş bu sefer kapıyı. Rehberimiz ‘’İpin olayı daha bitmedi,’’ diyor. Bu iş o kadar da karmaşık olmasa da benim için bir yenilik, daha önce duymadığım ve görmediğim güzel âdetler bunlar. Kapının üzerinde halkalardan geçirilmiş ip biraz gevşek bırakılmış ama bağlanmış bir vaziyette ise ‘’Birkaç saat içinde geleceğim o zaman gelin demekmiş,’’ yok eğer kapının üzerindeki halkalardan geçirilmiş ip sıkıca bağlanmış ve gergin bir şekilde bırakılmış ise ‘’Gideceğimiz yerde bir hafta on gün kadar kalacağız, o zaman gelirsiniz,’’ demekmiş.
 




















 
Yörük köyü sokakları

Köyde uğrayacağımız ilk ev daha doğrusu konak Filiz Abla’nın konağı. Onun misafiri olmak için ayağımıza galoşları giyerek evin üst katına çıkıyoruz. Evin bütün odalarını dolaşıp fotoğraflarımı çektikten sonra Filiz Abla’nın gösterdiği odaya doluştuk hep birlikte. Biraz kalabalık bir gurubuz biz, sığamıyoruz sandalyelere. Zayıf ve genç olanlar camın önüne atılmış olan sedirin üstüne atlayıp kimi çömeliyor kimi ayakta duruyor. Filiz Abla konuştu biz de onu dinledik. Hoş sohbet olan Filiz Hanım konağın yapılış hikâyesini anlattı bize. Sipahioğulları Yörük köyünde yaşayan beş tane Bektaşi aileden biriymiş. Filiz Abla da bu ailenin kızı. Samimi bir şekilde anlatıyor. ‘’Evlerin çoğunu gördünüz, bazıları yıkıldı, yıkılacak,’’ diyor. Buna sebep tabii ki köyde yaşamanın zorlukları diğer bir sebep de evlerin birçok mirasçıya ait olması. Filiz Abla bu konuda şanslı olduğunu da söylüyor, evin kızı olarak konak ona ait. Atalarından kalan konağa çok güzel bakmış bu yiğit Yörük kadını. Ev mis gibi temiz, sapasağlam duruyor. Ama sanırım kendinden sonra gelecek olan nesiller için endişeli. Sürekli olarak gençlerin köyde durmak istemediğinden bahsediyor çünkü. ‘’Biz diyor mübarek Ramazan ayında teravihe giderken sadece köpeklerle gidip geliyoruz.’’ Anlattı anlattı, dinledik. Varlıklı bir aile olan Sipahioğulları evlerini de sağlam yapmışlar, ‘’Tahtaların kalınlığından anlaşılır bu zaten,’’ diyor Filiz Hanım.

Görüşme bitince aşağıya indik, safran çayından içip evin avlusunda biraz dinlendik. Şimdi sıra köyün çamaşırhanesini görmeye geldi. Yukarıya doğru tırmanıyoruz. Evlerin her biri çok hoşuma gidiyor, bir yandan bu köy nasıl bırakılır diye düşünürken diğer yandan da insanların zorlu hayat koşullarını anlayabiliyorum ve eziliyorum düşüncülerim altında. Yukarıya doğru epey tırmandık, azimliyim illaki göreceğim çamaşırhaneyi. Kapıda bizi bir beyefendi bekliyor. İçeriye giriyoruz. Bize köyün çamaşırhanesini başlıyor anlatmaya. ‘’1980 yılına kadar faaliyette olan çamaşırhane bugün artık kullanılmıyor, evlerde çifter çamaşır makinesi var,’’ diyor. Köye çamaşırhaneyi Sipahioğulları yapıyor ve Yörük köyüne bu çamaşırhaneyi vakfediyor. Ortada kocaman bir yuvarlak taş var, burada kadınlar çamaşırlarını yıkıyorlarmış ama onun da bir adabı var. Çamaşır yıkamak isteyen kişi akşamından çamaşırhanenin belirlenen köşesine bir tane odun koyuyor, bir nevi orayı kiralamış oluyor. On iki kişiden fazlası kabul edilmiyor. Randevu usulü çalışıyor da diyebiliriz. Kurdukları sistem güzel, dağdan borularla çamaşırhanenin içine su geliyor ve çeşmelerden akıyor. Yalnız tabii eski günlerde sabun yok, e ne ile yıkayacak kadınlar çamaşırı? Kül ve kil ile yıkıyorlarmış. Yörük köyünde bir de zamanında bir yatılı okul olduğunu ve çokça öğrencisi olduğunu öğreniyoruz. Bize bunları anlatan beyefendi duygulanıyor. Yörük köyünden çıkan ünlüler de varmış, onların da isimlerini öğrenip kaydediyorum.


Leyla Gencer Hanımefendinin büstü.

Leyla Gencer, İsmail Cem, Cemil İpekçi, Abdi İpekçi; Yörük köylü ünlüler.

Çamaşırhanede kadınlardan uzun boylu olanlar yuvarlak taşın yüksek kısmına boyu kısa olanlar ise alçak kısmına geçermiş. Bazen genç kızların nasıl çamaşır yıkadığını görmek isteyen kayınvalide adayları çamaşırhaneye giderek kızları izlermiş. Bakalım bu kız nasıl çamaşır yıkıyor, az mı çok mu su kullanıyor gibisinden tetkik eder, ona göre gelini olup olamayacağına karar verirmiş.


Filiz Abla’nın evinden bir görüntü.



Yörük köyünün çamaşırhanesi. Taşın ortasındaki delik sayesinde su rahatça akıp gidiyormuş.


Filiz Abla’nın evinden bir kare.


Yörük köyü sokakları.

 
Safranbolu
Safranbolu’ya vardığımızda akşamüzeriydi, merkezde park eden otobüsümüzden inip Safranbolu lokumlarının hikâyesini dinlemek üzere lokumcuya girdik. Burada yapılan leziz lokumların hazırlanış serüvenini dinledikten sonra biraz alışveriş ederek dinlenmek üzere bir taş konağa gittik. Dinlenmek üzere odalarımıza çekildik, hepimiz yorgunuz bir sonraki güne kadar kendimizi toparlamamız gerekiyor.
 
‘’Eğer arzu edersen, ben ağzına vereyim,
Yeter ki sen lokum iste her zaman.’’

 
Rivayete göre bir gün padişah Sümbülzade Vehbi Efendi’yi makamına çağırır ve ‘’Bana öyle bir şiir yaz ki bir mısrasını okuyunca içimden seni öldürmek, bir sonrakini okuyunca ödüllendirmek,’’ gelsin der. Sümbülzade Vehbi Efendi de ilginç bir şiir yazar, arzu edenler şiiri bulup okuyabilirler.
 
Safranbolu’da kaldığımız akşamın sabahı saat sekizde daha yola koyuluyoruz. Gezeceğimiz yerler epey fazla olduğu için zaman kaybetmemiz gerek. Hıdırlık Tepesi’ne giderek Safranbolu ilinin muhteşem manzarasına bakıyoruz. Bu şehre hayran olmamak mümkün değil. Hıdırlık tepesinde Hasan Paşa, Hızır Paşa ve Doktor Ali Yaver Ataman Bey’in türbeleri önünde duruyor ve dua ediyoruz.

Doktor Ali Yaver Ataman (Şeyhü’l Etibba-Başhekim 1868-1955)
Doktor Ali Yaver Ataman’ın kitabesinde şu şekilde yazmaktadır: ’Kafkasyalı mücahit Şeyh Şamil’in kız kardeşinin oğludur ve anılan yerde doğmuştur. Küçük yaşta anne ve babasını yitirdiğinden yakınları tarafından İstanbul’da büyütülmüş; askeri tıbbiyeden mezun olduktan sonra, yurt içi ve dışında; Osmanlı sarayında hekimlik yapmıştır. İlk eşi Fitnat Hanımın genç yaşta ölümü üzerine Safranbolu Cılızlar ailesinden Habibe Yekta Hanımla evlenmiştir. Bu evlilikten üç oğlu olmuştur. Ereğli ve Safranbolu hastanelerinde başhekimlik yapmış, Safranbolu’da serbest hekim olarak çalışmıştır. Dr. Ali Yaver Ataman’ın özellikle Safranbolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurucusu ve başkanı olarak gösterdiği yurtseverlik, ölümüne değin sürdürdüğü toplumsal çalışmaları büyük takdir toplamıştır...
Millî mücadeleye kol kanat geren değerli büyüğümüz; İstiklal madalyası sahibi mümtaz ve müstesna hemşerimiz, Dr. Ali Yaver Ataman’a minnet ve şükranlarımızla. Ruhu şad olsun. Safranbolu Kültür ve Turizm Vakfı.
 




















 
Doktor Ali Yaver Ataman mezarı.
 
Hıdırlık Tepesi’nde Mezarı olan Hızır Bey’in mezar taşında şu şekilde yazmaktadır. ‘’Burada Osmanlı Bey’i Orhan Gazi döneminde yaşamış olan şehzade Gazi Süleyman Paşa’nın kumandanlarından Hızır Bey’in makamı bulunmaktadır.
 




















 
Hızır Bey’in mezarı.
 











 
Hıdırlık Tepesi’nden Safranbolu’nun görüntüsü.

Hıdırlık Tepesi denmesinin nedeni burada Hıdrellez gününde Hızır Aleyhisselam ve İlyas Aleyhisselam’ın buluştuğuna inanılıyormuş Ondan dolayı Hıdırlık Tepesi olarak anılır olmuş.


 










 
Köprülü Mehmet Paşa Camii
 




















 
Köprülü Mehmet Paşa Camii içindeki muvakkithane
 




















 
Köprülü Mehmet Paşa Camii İçindeki Güneş Saati. Eskiden bu güneş saati kullanılarak namaz vakitleri belirleniyormuş.
Köprülü Mehmet Paşa Safranbolu’ya sürgün edilir ve bu güzel şehirde kendinden izler bırakır.
 




















 
Kristal Teras. Tokatlı Kanyonu üzerinde yerden 80 metre yükseklikte 75 ton ağırlığı taşıyabilen cam seyir terası üzerinde biz 41 kişi idik.
 
‘’Mağarandan dışarı çık: Dünya bir bahçe gibi seni bekliyor. Rüzgâr kavuşmak isteyen hoş kokularla oynuyor. Ve bütün ırmaklar senin peşine düşmek istiyor. Yedi gündür yaknız kaldığın için her şey senin hasretini çekiyor. Mağarandan dışarıya çık. Her şey senin hekimin olmak istiyor.’’ Friedrich Nietzche
 
Yazım bir sonraki sayfada devam edecek...