Burcu BOLAKAN

Burcu BOLAKAN

[email protected]

Münim Mustafa / Kanlı Süngüler Adlı Kitaba bir Bakış

21 Temmuz 2023 - 07:57 - Güncelleme: 21 Temmuz 2023 - 09:31

Münim Mustafa / Kanlı Süngüler Adlı Kitaba bir Bakış
 
Münim Mustafa hukuk fakültesinde öğrenci iken askere alınıyor. Sina Cephesi’nde Kanal Harekâtına katılıyor ardından da Seddülbahir Çanakkale Cephesi’nde çarpışıyor.
"Kanlı Süngüler" Münim Mustafa’nın da içinde bulunduğu 10. Tümen’in Kafkas Cephesi’ne ulaşıncaya kadar yol üzerinde karşılaştığı güçlükleri, insan ve hayvan manzaralarını, cephedeki çarpışmaları kapsamaktadır. Anlatıcı kişi de bizatihi olaylara iştirak eden ve gözlem yapan ve düşman askerleriyle göğüs göğüse çarpışan Münim Mustafa’dır. Münim Mustafa’nın üslubu hep duymak istediğim ama şimdilerde pek de karşılaşamadığım, duyamadığım ve okuyamadığım bir Türkçedir.  Münim Mustafa’nın samimi üslubu okuyucuyu sarıp sarmalıyor. ‘‘Aman Yarabbi o nasıl…’’ diye başlayan cümlelerde sanki yanı başınızda konuşuyormuş gibi hissediyorsunuz. Münim Mustafa’nın kendi ses tonunu duymadığım hâlde; onun yanında ve onu dinliyormuş hissine kapıldım. Sanıyorum ki ve hatta eminim ki Münim Mustafa’nın ses tonu benim hayâl ettiğim gibidir. Münim Mustafa’yı sıcak, samimi ve kendi insanlarımdan biri gibi gördüm. Bir büyük dedem ile aynı yaşlarda iken savaşa katılması da beni çok duygulandırdı. Acaba diye düşündüm? Benim dedem de Selânik’te silahlı direnişe katıldığında neler hissediyor ve düşünüyordu? Keşke o da yazabilseydi, en azında bir sayfa yazsaydı; ondan kalan cümleleri okuyabilseydik. İşte, burada yazının önemini bir kez daha anlamış bulunmaktayım. Münim Mustafa eli kalem tutan biridir ve yaşadıklarını not defterine kaydetmektedir. Bu noktada her bir askerin elinde tuttuğu not defterleri olsaydı ve bunlar; bu defterler günümüze ulaşsaydı değeri ve kıymeti paha biçilmez olmaz mıydı? Yazının önemi büyüktür. Her insanın muhteşem edebî eserler çıkarması mümkün değildir. Bırakalım büyük ödülleri büyük yazarlar alsınlar. Yalnız insanlar da yaşadıklarını anlatabilsin, şu an ülkenin durumunu ve kendi yaşadıklarını anlatsa ve bunları paylaşsa yüzyıl sonra o satırları okuyacak olan insanlar için çok kıymetli olacaktır. Bir zamanlar içinde yaşanılan dünya ve o dünyada olanlar-bitenler hakkında fikir sahibi olacaklardır. Mesela bir anne-babanın çocuklarını yetiştirebilmek için çektiği sıkıntılar, askerliğini yapanların çektikleri sıkıntılar, ekonomik bunalımlar… anlatılabilir. Öyle çok konu var ki anlatılacak.


İsterseniz şimdi yine kitaba dönelim ve Münim Mustafa’nın yazdıklarına bakalım. İstanbul’da rahat denebilecek bir hayatı varken bir anda askere alınan gencecik bir öğrencinin psikolojisi nasıl olabilir? Tahmin edebilirsiniz değil mi? Öncelikle kendinizi onun yerine koymanız gerekmektedir. Münim Mustafa gibi binlerce vatan evladının hayatları söz konusudur. Milletlerin hiçbir suçu yokken devletlerin çıkarları yüzünden düşman ilan edilen insanlar savaşmak zorundadır. Münim Mustafa Çanakkale Cephesi’nde savaştıktan sonra bir müddet İstanbul’da yaşayan ailesinin yanına gidiyor. Kanlı Süngüler kitabı Münim Mustafa’nın odasında uyanmasıyla başlıyor. Gencecik bir hayat (Münim Mustafa) biraz sonra Haydarpaşa Garı’ndan hareket edecek olan tümenine katılmak zorundadır. Odasına son bir kez bakıyor; kitaplarına, yatağına, sıcacık huzur dolu evine bir kez daha göz gezdirdikten sonra annesinin kollarına ve öpücüklerine kendini teslim ediyor. Annesi biricik oğlunu belki de hiç dönüşü olmayan bir yola uğurlamaktadır. Memleket bir ateşin içinde yanmaktadır. Ateşi kim çıkarmıştır ve bunlar, bu korkunç savaş; yapılan, işlenen korkunç cinayetler neden olmaktadır? Bunları düşünmek suç mudur? Bir anneyi evladından koparan daha doğrusu anneleri evlatlarından, eşleri birbirinden, çocukları anne-babalarından ayıran ve bunlara sebep olanlar bağışlanabilir mi? Münim Mustafa vedalaşma faslını çok fazla uzatmak istemediği için evden hızlıca çıkar. Haydarpaşa’da tümeniyle buluşur; biraz sonra Kafkas Cephesi’ne gitmek üzere yolculuğu başlayacaktır. Haydarpaşa’da sevgililer ayrılmaktadır, anneler evlatlarından ayrılmaktadır, evlatlar babalarından ayrılmaktadır. İnsanların dile getiremedikleri gözyaşlarında saklıdır. Ah o gözyaşları, bitmez-tükenmez gözyaşları, bir tek onlar vardır insanın elinde. Onlar bile isyan etmektedir. Pek çok kişi için dönüşü olmayan yolculuk başlamıştır.

Tren yolculuğunda başlayan zorluklar Kafkas Cephesi’ne ulaşmak zorunda olan askerler için sadece bir uyarı mahiyetindedir. Trende kömür olmadığı için kaloriferler yanmamaktadır, üstelik ışık yoktur. Askerler soğuktan titremektedir. Şu an karşılaştıkları zorluklar karşılaşacakları zorluklar yanında hiç kalmaktadır. Tren Eskişehir’den Konya’ya gelmiştir; yolculuk iki gün sürmüştür. Ulukışla’ya ulaştıklarında dondurucu bir soğukla karşılaşırlar. Şiddetli esen rüzgâr askerin canına okumaktadır. Sırtlarında kaputları ve ayaklarında çizmeleri olduğu hâlde iliklerine kadar donmaktadırlar. Askerler Erzurum’a ulaşmak için yolda gerekecek olan malzemeleri gözden geçirmektedir. Askerler Niğde’de karşılaşılan bu dondurucu soğuk karşısında olacakları anlamıştır ve herkes farkındadır ki bu yolculuk pek bir yaman olacaktır. Ve hatta belki de cepheye yetişemeden bu dünyadan göçüp gidenler de olabilecektir. Yolculuk Niğde, Kayseri, Şehrikışla, Sivas, Zara, Karabayır, Suşehri, Erzincan şosesi üzerinden Erzurum’a kadar uzanacak olan amansız bir yürüyüş olarak gerçekleşecektir. Tam kırk üç gün sürecektir ve kırk üç gün sürecek olan bir yolculuktan sonra askerler Kafkas Cephesi’ne ulaşabilecektir.  Münim Mustafa ve silah arkadaşları çok zorlu bir yolculuktan sonra Sivas’a ulaşıyor. Münim Mustafa’nın Sivas valisi olan Muammer Bey’i anlattığı satırlarda insan hep özlemini çektiği devlet adamı profilini gözünün önünde canlandırıyor. Sivas Valisi Muammer Bey gerçek bir vatanseverdir. Sivas’a varan taburdaki askerlere mızıka ile İstikbal merasimi yapılmaktadır. Bu karşılama ve bizatihi valinin hükümet konağı önünde askerleri beklemesi ve karşılaması taburları oluşturan askerleri yüreklendirmiş, coşturmuştur. Askerler Sivas’ta çok iyi karşılanmış, hürmet görmüş, yüreklendirici konuşmalar işitmiştir. Karınları sıcak yemek gören askerler, kalacak yer de bulmuşlar, eksik-gedik işlerini bu kadirşinas valinin önderliğinde gidermeye çalışmışlardır. Ancak yürüyüş devam edecektir; harp sürmektedir ve cepheye yetişmek zorunluluğu vardır. Bu yaşadıkları anlar belki de hayatlarında pek çoğunun geçirebileceği son güzel günleridir. Önlerinde uzanan beyaz ölüm; karlı kaplı yollar ve gıdasızlık ve hastalık onları beklemektedir. Sivas’tan çıkmadan evvel akın akın gelen insanlar görüyor Münim Mustafa. ‘‘Aman Ya Rabbi! O ne hâldi, ne felâket ve ne sefaletti. Çoluk, çocuk, ihtiyar, kadın erkekten mürekkep yüzleri sararmış, vücutları incelmiş hasta, yaralı insanlar. Kar, kış kıyamette şu şose üzerine dökülmüş korkunç bir sefalet içinde yürüyerek Sivas’a giriyorlar.’’  diye gözlemlerini satırlara aktarıyor, bu cümleleri okuduğunuzda kafile kafile gelen insanları gözünüzün önüne getirebiliyorsunuz değil mi? Çıplak ayaklı çocuklar ve kadınlar ve erkekler; karların üstünde ve soğuktan titriyorlar. Tifüs hastalığı taşıyanlar var içinde ve açlar. Günler boyunca belki de tek bir lokma yememişler. Nereden geliyor bu insanlar? Düşman askerleriyle karşılaştılar. Ruslar, Ermeniler ve İngiliz uşağı yerli işbirlikçilerin zulmünden kaçıyorlardı. Kadınlar tecavüze uğruyordu, erkekler en vahşi biçimde öldürülüyordu. Evlerini, tarla, hayvan, bahçe sapan her şeylerini bırakıyorlar ve günlerce sürecek olan bir yolculuğa çıkıyorlardı. Dağları aşıyorlardı. Çılgınlar gibi yollar üzerinde ağlayan insanlar vardı. Yakınları kaybolanlar vardı. O insanlar beyaz ölüme doğru yürüyorlardı. Ve işte Sivas’a gelenleri gören Münim Mustafa onları görünce merhametle birlikte insanların içine düştükleri bu acizlik karşısında dehşete düşüyordu. Ne suçu vardı bu insanların? Bu insanların sırtından yıllardır geçinenler neredeydi? Konaklarda, saraylarda oturanlar neredeydi? İşte bunlar da benim düşüncelerimdir. Bu halk ne gibi bir suç işlemişti ki yalın ayak ve baldırı çıplak, aç sefil, kışın en sert şekilde ortalığı yakıp kavurduğu bir zamanda yollara düşüyordu. Namusunu ve haysiyetini kurtarmak için ve acaba insana yaraşır şekilde yaşayabilir miyiz? En azından ölürsek de şerefimizle ölelim diyebilmek için yürüyorlardı.

Tifüs hastalığı taşıyan insanlara yardım eden; onları imkânsızlıkların içinde tedavi etmeye çalışan doktorlar ve hemşireler de hastalanıyor ve ölüyordu. En kötüsü de yollar üzerinde çaresizce ölüme yürüyen insanları izlemekti, en kötüsü buydu. İnsanların yüzlerinden umutsuzluk ve keder akıyordu. Çocuklar ağlıyordu. Cansız yatan insan bedenlerine ve hayvanlara rastlamak artık alışılagelmiş olaylardı. Yardım edin sözleri, askeri görünce yardım isteyen nidalar, yardım çığlıkları, gözyaşları birbirine karışıyordu. Münim Mustafa düşünüyordu; dünya üzerinde tüm cephelere giden askerler bu kadar meşakkatli yolculuk mu yapıyordu? Dağları aşıyorlardı, yığınlarca insanların arasından ilerlemeye çalışıyorlardı. Bu insanlar çaresizdi ve savaştan ve katliamdan kaçarak kendilerine sığınabilecek bir yer arıyorlardı. Münim Mustafa düşünüyordu. Kendileri at üzerindeydi, sırtlarında kürklü kaputları ve ayaklarında çizmeleri olduğu hâlde ve iyi-kötü karınlarını doyurabildikleri hâlde donuyorlardı, ümitlerini, güçlerini kaybediyorlardı. Bu insanlar, yanlarından akıp giden, gözlerinde korkulu bir dehşetin gizli olduğu anlaşılan insanlar nasıl olacaktı da bu dağları aşacaktı? Yaşayabilecekler miydi? İnsanlar gitmek ve varmak istedikleri yerlere ulaşabilecek miydi?

Yollar üzerinde öküzlerin çektiği kağnılar vardı, ne kadar da zayıftı ve çelimsizdi bu hayvanlar. Neredeyse bir deri bir kemik kalmışlardı. Kadınlar kağnı arabalarının başındaydı ve cepheye silah ya da erzak taşıyorlardı. Kara saplanmış arabaları çıkarmaya çalışan kadınların ayağında sadece çarıklar vardı. Bu kadınlar çok güçlüydü. Onlar da hiç kimsede olmayan bir iman gücü ve yüksek bir vatanseverlik duygusu vardı. Kağnıların üzerine oturtulmuş olan küçücük çocukların bazıları ağlıyor, bazıları ise çocuk dünyasında asla cevabını bulamayacak oldukları insan manzaralarına doğru bakıyorlardı.

Nehir kenarlarına vardıkları vakit bakıyorlardı ki köprü yoktur. Asker cepheye gidebilmek adına karşı kıyıya geçebilmek için bir de köprü mü inşa etmeliydi? Köylüye haber veriliyor; nehrin en sığ olan yeri tespit ediliyor, askerler kol gücüyle büyük taşlar taşıyor ve ilkel denebilecek köprüler kuruluyordu. Bir köprü yapmadıkları kusur kalmıştı işte o vakit onu da yaptılar. Her şey, tüm bu çile cepheye varmak içindi. Yemek yok denecek kadar azdı. Asker yemeliydi ki güçlü olsun. Ekmek çıkmıyor, çıkarsa da içinde iri taşlar ve samandan ibaret olan adı ekmek olan bazı maddeleri yiyorlardı. En nihayetinde cepheye ulaştılar. Erzurum’da, Bayburt’ta göğüs göğüse çarpıştılar. Bazı günler oluyordu ki Türk askeri bir tepeyi zapt ediyordu. Birkaç dakika sonra ölecek olan yiğitler amansız bir şekilde düşmanın üstüne atılıyordu. En kötüsü ve belki de en korkunç olanı süngülerdi. İnsan göğüslerine batıp çıkan parlak renkli süngüler. Hayatları bu dünyadan koparan ve toprağı kan gölüne çeviren, ağlayan, feryat eden, bir eliyle bağırsaklarını toplamaya çalışan askerler vardı. Eller, kollar ve başlar her bir yandaydı. Ve parlayan süngüler insan göğüslerine batıp çıkıyor batıp çıkıyordu. İnsan insanın en büyük düşmanıydı. Ne içindi bütün bunlar? Bu insanların kendi vatanları ve toprakları yetmiyor muydu ki bir başka millete ait olana göz dikiyorlardı? Bazen Türk askerlerinden esir veriliyor ve bazen de Ruslardan esir alınıyordu. Aç kalıyorlardı. Başak tanelerini yiyorlar ve hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Korku içinde yaşıyorlardı. Bir yandan geri çekilmek zorunda kaldıkları yerlerden köylüler onlara sesleniyordu: ‘‘Nereye gidiyorsunuz? Bizi bırakıp da nereye gidiyorsunuz? Dönün geri! Dönün geri!’’ Türk askerlerinin çekildiklerini gören köylülerin bazıları neyi var neyi yoksa toparlamaya çalışıyor ve askerin önünden kaçıyordu. Çok acımasız bir savaştı bu doğrusu. Yaşlı, kadın, çoluk çocuk dinlemeyen çok acımasız bir savaştı.

Münim Mustafa bir keresinde neredeyse esir düşmek üzereydi. Rus askerleri hücuma geçmişti. Boş bir arazide dört atlı koşturuyorlardı. Ruslar ise hemen gerideydiler. Atların nefeslerini duyuyorlardı, tüm güçleriyle abanarak atlarını doludizgin koşturuyorlardı. Birdenbire karşı taraftan gelen silah sesleri duydular. Kimdi ateş edenler? Onlardan mı yoksa düşman askeri miydi bunlar? Yalnız duramazlardı. Ne olursa olsun atlarını doludizgin süreceklerdi. En sonunda anladılar ki bu ateş edenler bizimkilerdir. Münim Mustafa ve yanındakiler esir düşmediler. Yalnız fotoğraf makinesi Rusların tarafında kalmıştı. O fotoğraf makinesi ile epey fotoğraf çekmişti Münim Mustafa. İyi ki notlarını tuttuğu defteri yanındaydı. Buna da şükür dedi.

Kitabı yayıma hazırlayan Ahmet Yurttakal
Yayınevi Ötüken Neşriyat

Kanlı Süngüler'in okunması dileğiyle efendim.