BAHARIN TESİRİ – ÖMER SEYFETTİN

BAHARIN TESİRİ – ÖMER SEYFETTİN
25 Eylül 2020 - 17:26

BAHARIN TESİRİ – ÖMER SEYFETTİN

(1919 yılı “Büyük Mecmua” gazetesi 7.Sayı)
 

Ah, gençlik sabahları!

 

Güneş doğarken insan sıcak yatağında nasıl da canlı bir ümit ile dipdiri uyanır!

 

Gerinmeden, sağına soluna dönmeden, sütü, kahvaltıyı beklemeden çevik bir sıçrayışla hemen kalkar.

 

Gözlerini ovuşturmadan, yüzünü ekşitmeden tuvalet masasının başına geçer.

 

Ben, işte on beş gün evvel böyle gamsız, sağlığı yerinde, mut-lu, kuvvetli bir genç gibi uyandım.

 

Daha ortalık yeni ağarıyordu.

 

Geceden uyanık kalmış çılgın bir bülbülün uzaktan feryadını işittim.

 

Ağzımın tadı yerindeydi. Vücudumda hiç yorgunluk yoktu.

 

Karyolamdan aşağı atladım. Pencerem açtım. Çiçekli ağaçların dallarından süzülen, eksilmiş papatyaların dibinden görünmez bir buhar halinde kalkan tatlı bir rutubet, esmeyen bir rüzgâr serinliğiyle yüzümü okşadı.

 

İçimde sebebini bilmediğim bir neşe canlandı.

 

Birdenbire dışarıya çıkmak, tenha yollarda, uyumuş sahillerde koşmak, haykırmak arzuları duydum.

 

Solda ki beyaz köşkün çatısı üstünde erguvan sisli, menekşe rengine çalar derin bir sabah oluyordu.

 

Kalbim hızlı hızlı atmaya başladı.

 

Yıllar, evet yıllar vardı ki güneşin doğuşunu görmemiştim.

 

Gözüm, erguvani rengi gittikçe kızıllaşan gökte, giyindim.

 

Aşağı inerken, daima öğleden evvel uyandığımı bilen uşağıma rast geldim. Zavallı şaşırdı “Kahvenizi içmeyecek misiniz?” dedi.

 

“İstemem Mehmet, acele işim var” dedim.

 

Çimenleri çiğlerle ıslanmış bahçemden çıktım. Güneşin doğacağı tarafa giden yol bomboştu.

 

Yürüdüm. Etrafta ki sakin köşklerin panjurları uyumuş gözler gibi kapalıydı. Belki on dakika kadar gittim. Birbirini tutmayan, eski, yeni hatıralar, kadın yüzleri, kuş sesleri, açmayan laleler, unutulmuş muhabbetler, ölmüş sevgililer hayalimi alt üst etti. Köşklerin bahçe parmaklıklarında, beyaz kelebekler uçuşuyordu. Yavaş yavaş Çifte Havuzlara indim. Fenerbahçe’sine geçtim. Hala yorulmamıştım. Sonra Kalamış koynundan yürüdüm. Bostanların kenarından Jules Verne’nin romanlarında ki resimleri hatırlatan sahilden, lodos darbeleriyle ortaları delinmiş büyük deniz otu yığınlarının üstünden aştım. Yeni doğan güneşin ışığıyla camları tutuşan Kadıköy’ünü gidilmez bir serap şehri gibi karşımda gördüm.  Her taraf beyaz, parlak bir ay-dınlık içerisindeydi. Ekinler büyümüştü.

 

Güzel bir sabah, aydınlık, geniş bir sokaktan yapayalnız geçmek ne tatlıdır!

 

Bağdat caddesine çıktım. Köye doğru ilerledim. Kuşdiline, Fikir Tepesi’ne baka baka geçtim.

 

Fırınların önünde küme küme hizmetçi kızlar bekliyorlardı. Kahveler, dükkânlar yeni açılıyordu.

 

Mutlu bir beldede gidiyorum düşüncesindeydim. Ayaklarım beni iskeleye götürdü.

 

İyi giyinmiş kadınlar, genç kızlar, şen mektepliler, sonra hepsini mutlu gibi gördüğüm bir sürü halk bilet alıyordu.

 

Bende istemeden onların arasına karıştım. Bilet aldım. Bir çocuğun zorla sattığı gazeteyi okumadan cebime koydum. Güvertede oturdum.

 

Deniz, mavi gümüş bir göle benziyordu.

 

İstanbul’un minareli, mahzun yüzü silinmiş; aydınlık, çok aydınlık, çok muhteşem, çok büyük, sonsuz bir saray manzarası almıştı. Hayalimde birdenbire açılan bu mermer sütunlu, sonucu başlangıca çıkan perili bahçelerle çevrilmiş eski sarayların içinde bir şey düşünmeden dolaşırken, köprüye gelmişiz.

 

Herkesle beraber bende çıktım. Birbirlerini kucaklar gibi sıkışa sıkışa çıkan halk sanki vaat edilmiş bir cennete gidiyor gibi acele ediyordu.     

 

Karnımın fena halde acıktığını duydum. Yürüye yürüye Beyoğlu’na çıktım. Cadde bilmem niçin kalabalık. Tepebaşı bahçesine girdim. Çocukları güneşte gezdiren bakıcılar arasında dolaştım. Oturdum, kalktım, gezdim. Yemek zamanını bekleyemedim. Çıktım. Bir lokantaya kendimi attım. Daha yemekler hazır değildi. Tenha masalların birinin başında bekledim. Biraz sonra, tam yirmi yaşında, iki gün aç kalmış sporcu bir genç hırsıyla yemeğe başladım. Yedim, yedim, yedim. Midemi falan unutmuştum. Çok yemek beni tıpkı rakı gibi sarhoş eder. Sofradan kalktığım zaman hakikaten neşeliydim. Hani o sarhoşların sebepsiz, tatlı neşesiyle seviniyordum. Hazım için taksime doğru yürüdüm. Yolda hiçbir tanıdık görmedim. Taksim’i, Harbiye’yi, Nişantaşı’nı, Şişliyi karışık, fakat tatlı tarifler içinde geçtim.

 

Herkes kırlara doğru akın ediyordu. Hürriyet Tepesine gelince durdum. Terlemiştim. Hava biraz fazla sıcaktı. Rüzgâr azıcık sert esiyordu.

 

Dinlenmek için bir birahaneye girmek aklıma geldi. Böyle havada kapalı bir yerde otura bilir miydim?… Geri döndüm. Yine Tramvaya binmedim. Şişli Caddesinin büyük apartman gölgelerinde yürüyordum. Mühendis Sermet’e rast geldim. Nereye gittiğimi sordu. “Geziyorum” dedim.

 

“Bize gidelim. Bugün bir çay veriyoruz” dedi.

 

İtiraz etmek istedim: “Davetli değilim ki” güldü koluma girdi “Haydi, haydi davete ne gerek… İşte şimdi davet ediyorum” diye beni sürükledi.

 

Çok gitmedik.

 

Betonarme bir apartmana girdik. Sermet’in dairesi ikinci kattaydı. Geniş mermer merdivenleri onun gibi dinlenmeden çıktım.

 

Karısını eskiden tanıyordum.

 

Beni, orada hazır bulunan kadınlara, erkeklere takdim ettiler. Bilmediğim yalnız birkaç sima vardı.

 

O kadar neşeliydim ki…

 

Hepsini güldürmeye başladım. Siyasi dedikodulardan edebiyat geçildi. Ben edebi iflasımızı abartmalarla anlatarak, genç şairlerin taklitlerini yaparak, üstatların karikatürlerini çizerek kadınları katıltıyordum. Kadınlarını kahkahalarla güldürmek!..

 

İşte benim dünyada en zevk aldığım, en sevdiğim şey! Kadın, sakin dururken sönmüş bir lamba gibidir. Güzelliği gülerken tutuşur.

 

Müzik başladı. Açık sarı saçlı zayıf bir kadın keman çalıyordu. Piyanoda oturan şişman bir kızdı. Gerçekten başarılıydılar. Hissederek çalıyorlardı.

 

Samimi bir name herkesi hayal dünyası daldırır. Bende daldım. Belirsiz bir şiir içinde kendimden geçmiş gibiydim. Bilmem niçin sola çevirdim. Birdenbire bana bakan iki siyah göz gördüm. Öyle, bakakaldım…

 

Bu siyah gözler bana gülümsedi: “Ne hazin bir parça değil mi efendim?” dedi.

 

“Evet…” diyebildim.

 

İçimden : “İşte yirmi senedir aradığım meçhul kadın” diyebildim. 

 

Şimdi neler olduğunu hatırlayamadığım şeylerden konuşmaya başladık.

 

Müzik devam ediyordu.

 

İsmini sordum. Mediha imiş.

 

Müzikten sonra beraber kalktık bir köşeye çekildik. Ömrümde ilk defa bir kadınla ciddi olarak konuşuyordum. Kadınlık meselesi! Sonra aşk… Evet, aşktan bahsettik. Ne söylediğimin farkında değildim. Yalnız dinliyordum. Pek romantik değildi. Kollarına, omuzlarına, dizlerine dikkat ediyordum.

 

Hani bazı heykellerin, insanı beğenilen bir hayret içinde bıraktıran, en üstünde bir uyumuydu.

 

Kolların, boynun, göğsün bir şekli vardır ki, biz onu gerçeklik sahnesinde göremeyeceğimizi düşünürüz.

 

Göğsünde mini mini bir madalyon parlıyordu. Çarşafını çıkarmamıştı. Omuzları, kolları siyah ince pelerin arasında beliriyordu. Dudaklarına, çenesine, saçlarına bakarak ne söylediğini pek işitmiyor, içimden “İşte yirmi senedir karşıma çıkmasını beklediğim meçhul hayal” nakaratını tekrarlıyordum.

 

Azıcık esmerdi. Gözlerinde hafif bir sürme vardı.

 

Sonra Sermet geldi. Lafımıza karıştı. Uzun lafın kısası zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım.

 

Davetliler dağılmaya başladı.

 

O giderken “Teyzem” diye bana yaşlıca bir hanımı takdim etti. Hiç kendisine benzemiyordu. Zayıf, sarı, uzun boylu, sert edalı bir kadındı.

 

Mediha’dan sonra ben de Sermet’le karısına veda ettim.

 

Dışarı çıktım, Hiç etrafı görmüyordum. Ruhuma, bütün vücuduma, bütün bilincime onun hayali dolmuştu.  Köprüye nasıl indiğimi bilemedim. Haydarpaşa’ya geçmişim, trene binmişim. Köşke gelip odama kapanınca Mediha’nın hayalini karşımda gördüm. Sesini işitiyordum. Yemek yemedim.  Gece lambamı yaktırmadım. Bu hayal kaçacak zannediyordum. Bütün gece, arkadaki koruda bülbüller öterken onun sesini işittim. Onun hayali, etrafında açan ilahe bir ayışığı gibi, o sabah da, mor gün ışığı altında doğan güneşi gördüm.

 

“İşte yirmi senedir aradığım hayal” diyordum.

 

İki gün dışarı çıkmadım. Acaba ona bir daha rast gelecek miydim?

 

Ailesinin adresini bana vermişti. Kendisine bir mektup yazmayı düşündüm.

 

Fakat neden bahsedecektim?

 

“Seni seviyorum” mu diyecektim?

 

Ömrümde ilk defa olarak elimde kalem, boş kâğıdın başında saatlerce bekledim.

 

Ne istiyordum?  Ne isteyecektim?

 

Hiçbirini bilmiyordum.

 

Bir şeyler karaladım. Karşımda ki işveli hayali, zihnimde gittikçe daha netleşiyor, adeta bir sanrı haline dönüşüyordu.   

 

Tam peşpeşe üç gece uyuyamadım. Biraz dalar gibi olurken ruhumun içinden onun bana ilk hitabını “Ne hazin parça değil mi efendim?” sorusunu işitiyor, siyah alevden gözlerinin karşımda tekrar tutuştuğunu görüyordum.

 

Üçüncü gün sabahı arkadaşım Camsap geldi. Beni yatakta uzanmış görünce “Ne oldu sana, bu ne hal?” dedi.

 

“Hiç” diye cevapladım.

 

“Ah hain, gözlerinin altına bak..! Kaç gece uyumadın?”

 

“Üç”

 

“Üç gece birbiri arkasına poker, ha… Allah belanı versin! Gebereceksin!”

 

“Ne pokeri be!” diye bağırdım. “Üç gündür kimseyi görmedim”

 

“Ey, bu ne hal?” diye tekrar sordu.

 

“Hiç” dedim.

 

Israr etti. “Söyle, söyle”

 

“Galiba aşk” dedim.

 

Camları zangırdatan vahşi bir kahkaha attı. Pencerenin önünde ki koltuğu karyolanın yanına çekti. Karşıma oturdu “Anlat bakalım bu aşkı. Kırkından sonra saz çalan bey!” dedi.

 

Zaten anlatmaya ihtiyacım vardı.

 

Başladım. Sermet’e nasıl geldiğimi, sonra orada müzik dinlerken birdenbire nasıl Mediha’yı gördüğümü, birdenbire kalbimin nasıl çarptığını söyledim.

 

Gözümün önünden bir an kaybolmayan hayalinin bütün şekillerini, omuzlarını, boynunu, siyah alevden gözlerini, dudaklarını, sesinde ki o anlatılmaz ahengi tarif etmeye çalıştım.

 

Gülümseyerek dinliyordu.

 

Ben titriyordum. Nihayet sözümü kesti “Sus ulan bunak horoz” dedi. “İşte, gayet basit bir ilkbahar darbesi”

 

“Ne demek?” diyerek yüzüne baktım.

 

Gülerek cevap verdi “Ne demek olacak? Bunak horozlar, güneş bir bulutun altına girince havanın gölge olduğunu görürler. Baştan sabah oluyor sanırlar. Başlarlar gün ortasında ötmeye! Köylüler, bu şaşkın hayvanları uğursuz sayarlar. Gün ortasında öttükleri için oracıkta keserler. İlkbahar da tıpkı bunak horozlar gibi ihtiyarları aldatır. Yılların yorduğu yarı inmeli vücut birdenbire yalancı bir çeviklik duyar. Yılların doldurduğu gerçeklerle tıkanmış hayal birdenbire açılır. İşte bu fizik etkisine senin gibi enayiler kanar. Gerçekten seviyorum falan düşüncesine kapılır.”

 

Baharın bitki üzerinde ki etkisinden tutturdu; hayvanlar üzerinde ki etkisine geçti “kızan” eyleminin mevsimlerle bağıntısını anlatmaya başladı.

 

Ben, Mediha’nın yirmi senedir aradığım halde üç gün önce bulduğum hayali karşısında “Heyhat!” dedim “Sen aşkı bilmiyorsun!”

 

“Ben ha!”

 

“Evet, sana yemin ederim ki seviyorum”

 

“Sen ha!”

 

“Evet, ömrümde ilk defa olarak!”

 

Camsap tekrar bir kahkaha atıp “Senin tedaviye ihtiyacın var!” dedi.

 

“Onsuz yaşayamayacağımı sanıyorum”

 

“Evlenecek misin?”

 

“Belki…”

 

“Haydi, beni söyletme!” diye yüzüme sert baktı.

 

Sanki gerçekten söyleyeceği bir şey varmışta, ben de gerçekten korkuyormuşum gibi susuverdim.

 

Devam etti “Bahar yorgunlar için en tehlikeli mevsimdir. Ocak ayında, karların ortasında çırılçıplak gezmek, ilkbahar sabahında çiçek kokuları arasında kelebekler peşinde koşmaktan daha az tehlikelidir. Vücut soğuk alırsa tedavi mümkündür. Fakat ruh, baharın tesirine kapılırsa iş berbattır. Atalar derki ‘kırkından sonra azanı teneşir temizler’. İnsan bir bahar sabahı, kendi yaşını unutur da kalbini dinlerse, akla gelmedik budalalıklara kalkar. Sen de işte mutlaka sabahleyin nezle olacağını düşünmeden pencereni açtın. O baştan çıkarıcı çiçek kokularını, şehvet gıcıklayan rutubeti duydun. Hayalin ateş aldı. Kendini dışarı attın. O gün tesadüf ettiğin bir kadına âşık olduğun düşüncesine kapıldın”

 

“Fakat nasıl bir yanlış bir düşünce olur, üç gecedir uyuyamıyorum. Bir dakika gözümün önünden gitmiyor”

 

“İyi ya, işte tam bir bahar tesiri… Tedavi gerekir”

 

“Tedavi falan istemem”

 

“Perişan olursun”

 

“…”

 

Fuzuli’nin bir beytini okumak istedim. Lakin hatırlayamadım. Zihnim o kadar dağılmıştı.

 

Camsap, benim yorgun insanların, hayallerine havalarına uyması akıl sağlığına ne kadar aykırı olduğunu bilgiç bir şekilde anlattı.

 

Ben bir taraftan Mediha’nın hayaliyle meşgul, onun sözlerini itiraza çalışıyordum.

 

“Uzun lafın kısası” dedi “Ben iddia ediyorum ki sen de aşk falan yok! Sadece bahar etkisi! İstersen sana bunu ispat edeyim”

 

“Nasıl edeceksin”

 

“Gayet basit! Bir ay kadar seni oturduğun yerden, bu rutubetli sıcağın içinden çıkaracağım. Ruh sağlığın hemen yerine gelecek” dedi.

 

“Ben onu unutabilecek miyim?”

 

“Yirmidört saat içinde”

 

“Nasıl?”

 

“Önce baharın etkisini göstermediği soğuk bir yere gideceksin!”

 

“Örneğin Sibirya’ya” dedim.

 

“Hayır o kadar uzağa gerek yok”

 

“Ya nereye?”

 

“Kireç Burnu’na”

 

“Kireçburnu’da neresi?”

 

“Vay, Amerika limanlarının ekonomik hareketlerini yazan muhabir bey, vay! Bu ne coğrafya bilgisi yahu! Kireçburnu’nun nerede olduğunu bilmiyor musun?”

 

“Bilmiyorum” dedim.

 

“İşte oturduğu şehri bilmeyen bir aydın daha! Boğaziçi’nde Sarıyer’den önce bir iskele!” dedi.

 

“Ey orada bahar olmaz mı?”

 

“Gidince görürsün!” dedi.

 

Ertesi gün Mehmet’i istedi. Gidip bana orada küçük bir ev tutacaktı. O gittikten sonra ben yine hep hayalimde tutuşan siyah gözlerle, Mediha’nın şekliyle uğraştım.

 

On sene evvel Moda’da bir sarhoş sandalında işittiğim “Derdi aşkından rehayap olmasın / Sevmeden gönlüm seni kurtulmasın” şarkısını dün işitmiş gibi tekrarlıyordum.

 

Ertesi gün Camsap, Mehmet’le gitti.

 

Ben evde yalnız kaldım. Elime kitap alıyor okuyamıyordum. Zihnim birbirini tutmaz tasvirlerle yoruluyordu.

 

Kendi kendime “Yirmi senedir aradığım kadın tipi” diyordum.

 

Karşıma elle tutulabilecek derecede ilk an hayali geliyor “Ne hazin parça değil mi efendim?” diyordu.

 

O hazin parçanın kulağımda tekrar çınladığını duyuyorum

 

***

 

Hakikaten bitmiştim. Uykusuzluk, üzüntü, vücudumu son derece zayıflatmıştı.

 

İki gün sonra Mehmet’le, kireç burnunda Camsap’ın tuttuğu eve göç ettim.

 

Ömrümde ilk defa buraya ayak basıyordum. Karadeniz boğazının tam karşısında mini mini bir köydü. Dik bir derenin içinde.  Daha ağaçları çiçek açmamış, kırları yeşermemişti. Kelebek, kuş filan yoktu. Hiç dinmeyen bir rüzgâr tabiatın bitmeyen hiddeti gibi durmuyor, dinlenmiyor, ha bire esiyordu. Tuttuğumuz ev ta tepedeydi. Penceresinden Karadeniz boğazı lacivert bir hiçliğe açılmış geniş bir delik gibi görünüyordu.

 

İhtimal, bu mevsimde, kuzey kutbu buradan sıcaktır!

 

İlk geldiğim gün karnım ağrımaya başladı. İkinci romatizmalarımla beraber uyandım. O kadar soğuktu ki, hiç durmadan sobayı yaktığım halde, yine bir türlü ısınamıyordum.

 

Mehmet’i sandalla Sarıyer’e gönderdim. Beş şişe konyak aldırdım. Mehmet orada konuştuklarına soğuktan bahsetmiş.

 

Sarıyerliler: “Kireç Burnu’nda ağustosta insan donar!” demişler. Hakikaten bunda abartı yok. Yatağımın içinde sıcak sıcak ıhlamurları birbiri arkasına içtikten sonra, beraber getirdiğim kitapları okuyordum.

 

Onbeş gün hiç ısınamadım, yataktan çıkabilsem, belki yazıda yazacaktım, fakat bu mümkün değildi.

 

Donacağım sanıyordum.

 

Burası gerçekten kuzey kutbundan koparılmış bir parçaydı.

 

***

 

Bir Cuma günü Camsap geldi. Beni yatakta görünce “Hasta mısın?” diye sordu.

 

“Hayır”

 

“Neden yatıyorsun?” dedi.

 

“Üşüyorum da…”

 

“Oh, pekâlâ! Nasıl halen aşkını düşünüyor musun?”

 

“Soğuktan meydan bulamıyorum” dedim.

 

Evet, gece uykusuz kalmak şöyle dursun, on dört saat deliksiz bir ölüm uykusuna dalıyorum.

 

“Gördün mü?”

 

Güldüm “Fakat ya buraya temmuza doğru bahar gelirse!”

 

“Gelmez. Ağustostan önce kış gelir!”

 

“Ya ben yine baharın yaşandığı bir yere kaçarsam!”  

 

Camsap “Yine para etmez” diye gülerek “Artık bahar seni aldatamaz. Heyecanının yalan olduğunu hissinin yanlış olduğunu sen şimdi anladın! Bir daha aldanmazsın!..”

 

 

Karşı karşıya, ısınmak için, içine konyak döktüğümüz çayları pek güzel içtik.

 

Dışarıda ki daimi fırtına gürültüler koparıyor, tenha, dik yokuş sokakta bir köpek havlıyordu.

 

***

 

… Soğuğa bir hafta dayanamadım. Mehmet’le yine köşküme geri döndüm. Bahçemin eksilen bütün çiçekleri açmış, kelebekler daha da çoğalmıştı. Şiddetli bir azimle Mediha’yı düşünmeye kalktım.

 

Odama kapandım. Bir türlü hayalini gözümün önüne getiremedim. Sesini hatırlayamıyordum. Kalkıp Mühendis Sermet’e gitmeyi düşündüm, üşeniyordum. İçimden aklın yumuşak sesi “Başka işin yok mu, be hey sersem!” diyordu.

 

“Derd-i aşkından rehayab olmasın

 

 Sevmeden gönlüm seni kurtulmasın”

 

Şarkının bestesini bir türlü bulamıyorum. Dün yazıya oturacağım zaman masamın üstünde bir kâğıt elime geçti. Baktım. Mediha’yı gördüğüm günün ertesi günü yazmaya kalktığım mektubun müsveddesi! Oh, Ya Rabbi! İyi ki göndermemişim!..

 

Camsap imdada yetişmiş, vakit bulamamışım!

 

Yoksa ne gülünç olacaktım! Benim gibi saçlı sakallı bir adamın, on yedi yaşında bir züppe gibi aşk mektubu yazması ne rezalet!..

 

***

 

Bu gülünç mektubu tekrar tekrar okuduktan sonra ruhumda üç hafta önce tutuşan geçici buhranın hikâyesini çabucak şu sayfalara yazdım.

 

Fakat niçin, ilkbahar, bu tabiatın şeytanı, beni yirmi sene evvel baştan çıkarmadı?

 

Niçin uzun bir gençlik içinde kadına, aşka, heyecana, muhabbete yabancı yaşadım?

 

Camsap gelince soracağım.

 

Bakalım bunu da izah edebilecek mi?

 

 

Bu haber 452 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum