Mustafa ÖZÇELİK

Mustafa ÖZÇELİK


EDEBİYAT VE EVRENSELLİK

05 Ekim 2020 - 20:08

                                                                     EDEBİYAT VE EVRENSELLİK
                                                                                                    
 
Söz konusu olan edebiyat olunca akla gelen, zaman zaman tartışılan konulardan biri de edebiyatın milliliği ve evrenselliği meselesidir. Şüphesiz, bu konuda fikir beyan eden herkes, konuya kendi zaviyesinden bakarak tarih boyunca çok şey söylemiştir. Ortaya çıkan görüşlerden genel kabul göreni “Millî olunmadan evrensel olunamaz.” şeklinde olanıdır. Bunun aksine sayları az da olsa “Evrensel olunmadan millî olunmaz.” şeklinde düşünenler de vardır. Bu görüşlerden hangisi haklılık payına sahiptir? Bu, şüphesiz hayli uzun sürecek ve muhtemelen de içinde çıkılamayacak bir tartışmanın konusudur.
 
İşte tam da bu noktada Hz. Mevlâna’nın “pergel metaforu” bize aydınlık bir kapı açabilir. Öyleyse önce bu metafordan söz edelim. Diyor ki Hz. Mevlâna “Pergelin iğneli ayağı sabittir benim dinimde, ama diğer ayağıyla yetmiş iki milleti dolaşırım.” Bu ifade “Biz pergel gibiyiz. Bir ayağımız din üzerinde sağlamca durur, öteki ayağımız yetmiş iki milleti dolaşır” şeklinde de söylenmektedir.
 
Asıl olan millîlik
 
Hz. Mevlâna’nın bu sözü, şüphesiz ki insanın yeryüzü serüveninde kurtuluş için tutması gereken yolu, yöntemi ifade etmektedir. Buna göre pergelin yani insanın sabit duracağı nokta din yani şeriattır. Burası merkezi ifade eder. Öyleyse insanın ayağı merkezden ayrılmadığı sürece buradan aldığı güç ile bütün bir âleme yani yetmiş iki millete açılabilir. Sözün doğruluğu şuradan bellidir. Hz. Mevlâna, bizzat kendisi bu ilkeye bağlı kaldığı için hem yetiştiği kültürün çok seçkin bir insanı olmuş hem de evrensel bir nitelik kazanarak bütün coğrafyalarda kabul görmüş, sevilip benimsenmiştir.
 
Konuyu işte tam da bu noktada edebiyata getirdiğimizde şunu söylemek gerekecektir. Bir ağacın kökü yoksa gövdesi, dalarlı ve meyvesi de olamaz. Bu yüzden esas olan millîliktir. Yazarın sabit duracağı nokta kendi kültürü, coğrafyası ve insanıdır. Böyle bir köke, merkeze, kaynağa bağlı olduğu zaman ortaya o kültürün dilini, düşüncesini, hissiyatını ifade eden seçkin eserler ortaya koyabilir. Biz, o zaman böyle bir sanatkâra “millîlik” vasfını verebiliriz. Zira, o sanatkar, eserleriyle kendi milletinin dili olur. Eserler, o milletin hakikatini yansıtan bir aynaya dönüşür. Ama bu noktada da kalmaz. Bir adım sonrasında bu ayna sadece o milleti değil bütün insanları yansıtma özelliği de kazanır.
 
Genişleyen halka: Evrensellik
 
Önce evrensellikten ne anlaşılmalıdır, ona bakalım. Genel manada evrensellik “Bütün insanlığı ilgilendiren, âlemşümul, cihanşümul, üniversal” olmak demektir. Böyle bir yazarın eserleri de tüm insanlığı ilgilendiren nitelikte eserler demektir. Burada şu soru akla gelebilir. Diyelim ki Türkçe yazılan ve bu dilin konuşulduğu coğrafyanın insanlarını ve onlara ait olan her ne varsa onları anlatan bir eser nasıl olur da bütün bir dünya insanını ilgilendirebilen, onların da ilgisini çekebilen bir esere dönüşebilir?
 
Bu soruya verilecek cevap şudur: Mesela Türkiye’ye gelen bir yabancı için ilgi çekecek, örnek alınacak, sevilecek olan İstanbul’daki gökdelenler değildir. Zira onlar, İstanbul’un tarihi, kültürel, sanatsal gerçekliğini yansıtmaz. Benzerleri her ülkede görülebilecek yapılardır bunlar. Ama Osmanlı’yı ifade eden bir konak, bir sokaktır o yabancının ilgisini çekecek olan. Böylece o eserlerdeki yerli ruhu görerek kendi zihin ve gönül dünyasına bir şeyler katabilir. Bu noktada denilebilir ki aslında en evrensel olan eserleri en millî olanlardır. Bu yüzendir ki İstanbul’a gelen bir yabancı bir plazadan değil Sultanahmet Camiinden etkilenecektir.
 
Diğer yandan ise; insan, hangi dili konuşursa konuşsun, hangi coğrafyada yaşarsa yaşasın, hem beden hem de aklı, kalp özellikleri itibariyle aynı özelliklerde yaratılan bir varlıktır. Bahattin Karakoç’un ifadesiyle söyleyecek olursak “Aslında mahallinin de, millînin de, evrenselin de özünde insan vardır.” Öyleyse bir yazar, eserini kurarken sabitlik noktasında kendi milletini dikkate, merkeze alarak nasıl millî olabilirse aynı ölçüde evrensel de olabilir. Zira, o kendi insanında bütün insanlığı da görür. O yüzden mesela Yunus Emre, hem kendi insanına hem de bütün insanlığa hitap edebilmeyi başarmış dolayısıyla hem millî hem de evrensel olabilmeyi gerçekleştirmiş bir isimdir. Bunun da en büyük kanıtı hem kendi coğrafyasında hem de bütün dünyada ilgi görüyor olmasıdır. Diyelim ki onun anlattığı aşk, ölüm, hasret, gurbet gibi temalar sadece Türk insanını değil bütün insanlığı ilgilendirir.  Burada şunu da söylemeliyiz ki her yazar, böyle bir noktaya gelemez. Zaten gelebilenler hem millî hem de evrensel olabilmeyi başaran isimlerdir.
 
Evrenselliğin neresindeyiz?
 
Bu konuda öncelikle olmamız gereken yerde ve noktada olmadığımızı üzülerek ifade etmeliyiz. Evrensel bir din ve Allah anlayışına sahip bir inancın yazarlarının ne yazık ki okunma alanları kendi insanlarıyla sınırlıdır. Bu yüzden eserleri pek çok dünya diline çevrilen yazarlardan maalesef mahrumuz. Bunun tek sebebi yazarlarımızın bu nitelikte olmayışları değildir elbette.
 
Bu konuda pek çok farklı sebepten söz edebiliriz. Ama bu durumun en önemli sebebi dil ve kültürde son iki asırda yaşadığımız kendi köklerimizden kopma yani pergelin ucunun sabit durması gereken noktadan uzaklaşmamız yahut uzaklaştırılmamız, böylece kimliğimizi kaybetmiş olmamızdır. Bir diğer önemli sebep ise küresel kültürün siyasi ve kültürel emperyalizmle birleşerek bütün dünyada sadece kendini hâkim ve etkili kılma çabası ve bunun karşısında doğru bir mücadele yürütemememiz ve kendimizi ifade edemeyişimizdir. Evrensellik denildiğinde kendimizi sadece Yunus Emre ile Mevlâna ile sınırlandırmamızın en önemli sebebi budur. Eğer bu engeli aşabilseydik pekâlâ pek çok divan, halk ve tekke şairimiz, bir Yahya Kemal, A. Hamdi Tanpınar, Peyami Safa Necip Fazıl, Sezai Karakoç eserleri pek çok dünya diline çevrilerek evrensel yazarlar listesine katılabilirlerdi.
 
Burada bugün için adlarını burada anmayı gerekli görmediğimiz fakat eserleri pek çok dünya diline çevrilen birkaç Türkçe yazan yazarı neden bu özelliklerine rağmen evrensel saymadığımız sorusu akla gelebilir. Hemen söyleyelim. Bunlar, millî yazarlar olarak düşünülemeyecek isimlerdir. O zaman “millî olmadan evrensel olunamaz” tezimizle bir çelişkiye düştüğümüz söylenebilir. Bu konuda cevabımız şudur: Bu isimler, bir projenin ürünüdür. Kapitalizm, kültür ve edebiyatta da “marka”nın gerekli olduğuna inanır ve özellikle etkili olmak istediği ülkelerde böyle “marka yazarlar” imal eder. Bunun için bir yazarlık kabiliyetine sahip olmak da gerekmez. Eserinizde küresel planlara güç verecek söylemler varsa mesela Ermeni tehciri meselesinde onlar gibi düşünürseniz, kendi tarihinizi, kültürünüzü aşağılarsanız küresel mantık sizi makbul yazarlar olarak lanse eder.
 
Evrenselliğin imkânları
 
Edebiyat, her şeyden önce dildir. Türkçe, Yunus Emre’den itibaren millî ve evrensel eserler verecek kabiliyet ve imkâna sahip bir dil iken ne yazık ki sonraki zamanlarda onun bu kapasitesi ve özellikleri geliştirilememiştir. Fakat, Türkçe bütün bu olumsuzluklara rağmen hâlâ bu imkanlara sahiptir. Öyleyse edebiyatın öncelikle bir dil meselesi olduğunun farkına varalım. Zira dil bizi, beslendiği düşünceye yani pergelin sabit duracağı düşünceye götürecektir. Bu bizi millî yapacaktır ama evrensel olabilmemiz için bütün âlemlere de açılmak gerekecektir. Bu da ufuk, birikim meselesidir.
 
Henüz kullanamadığımız ve farkında olamadığımız önemli bir imkânımız da şudur: Bizim geleneğimizde insan algısı insanın maddi ve manevi bütün gerçekliğini kapsayan bir algıdır. Öyleyse evrensel olmanın önemli bir imkânıyla karşı karşıyayız demektir. Bizim oluşturacağımız millî edebiyat, insanın hem aklına hem gönlüne seslenen/seslenmesi gereken bir edebiyattır. Yine bizim algımızda hayat ve ölüm iç içedir. İnsan, yaratıcısından kopuk değildir. Kısacası edebiyatımızın millî ve evrensel olması niçin gerekli bütün imkânlara sahibiz. Gerisi çalışmaya, ufka, bilince ve kendimizi iyi ifade etmeye ve tanıtmaya kalmıştır. Başlangıç noktası olarak da şunu söyleyebiliriz. Her ürünün yetiştiği bir toprak vardır. Oradan kaliteli ürün elde edebilirsek bunun dünyada ilgi görmemesi imkânsızdır. Öyleyse bu tarlanın bizim geleneğimiz olduğunu düşünmeliyiz. Fakat bunu yaparken de zamanın ruhunun iyi kavranması gerekmektedir. İşte gelenekten beslenme pergelin sabit noktası, çağın ruhunun okunması ise diğer ucun bütün âlemleri gezmesidir.
 
                                                                                                    Mustafa Özçelik

Bu yazı 6250 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum