Çağhan SARI

Çağhan SARI

[email protected]

İkinci Dünya Savaşı'nda Türkiye'de Ekmek Karnesi Uygulaması

26 Eylül 2021 - 00:20

Giriş

Türkiye Cumhuriyeti, kurtuluş ve kuruluş yıllarında ekonomik savaş vermiş, birçok mali problemle boğuşmuştur. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren hükümetin öncelikleri arasında kalkınma yer almıştır. Osmanlı’dan devralınan borçlar ve mali sorunlar, 1929 Buhranı’nın etkileri Türkiye’de de hissedilmiş, serbest piyasa ekonomisinin yanında planlı ekonomi modeli de uygulanmıştır. Bu bağlamda atılan adımlar arasında İzmir İktisat Kongresi ve Birinci Beş Yıllık kalkınma planı gösterilebilir. Söz konusu dönemde Avrupa’da totaliter rejimler kurulmuş, yeni bir dünya savaşı hazırlığına girişilmiştir. Sonunda 1 Eylül 1939’da İkinci Dünya Savaşı başlamıştır. Türkiye savaş dışında kalmayı başarmıştır. Ancak savaşın dünyadaki ekonomik sonuçları Türkiye’ye yansımıştır. Savaş koşullarında ihracat ve ithalatta yaşanan zorluklar, temel ihtiyaç maddelerinin temini ve tüketilmesinde baş gösteren sorunlar karşısında tedbir olarak karne uygulamasına gidilmiştir. Sıkıntıları fırsata dönüştürmek isteyen ticaret çevrelerinin karaborsacılık faaliyetlerinin önüne geçilmesi adına yasalar çıkarılmıştır.
Bu makalemizde, konunun işlendiği akademik makaleler ve Türkiye cumhuriyeti ekonomi tarihini inceleyen kitaplardan yararlanılmıştır. Konunun sınırları İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki ekmek karnesi uygulaması olduğu için karne uygulamasının savaştan sonraki uygulanışı ve kaldırılış süreci ele alınmamıştır.

1. İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİNDE TÜRKİYE’DE EKONOMİK DURUM
Birinci Dünya savaşının ardından ekonomik çöküntüye uğrayan Türkiye, ekonomisini kalkındırmak adına İzmir İktisat kongresi gibi çeşitli faaliyetlerde bulundu. Bu faaliyetlerin oldukça başarılı olmasına rağmen, hedeflenen kalkınmayı ulaşamayan Türkiye, 1930-1939 döneminde korumacı ve devletçi iktisadi politikalarına yönelmiştir. Bu dönemde sanayinin sabit fiyatlarla büyüme hızlarının ortalaması %10.3’tür. (Boratav, 2001, s.70) Elde edilen sonuçları bu zaman aralığı bakımından Türkiye’nin ilk sanayileşme dönemi olarak nitelendirmek uygundur. (Boratav, 2001, s.59) 1929 yılında başlayan ve 1930’lu yılların sonuna kadar dünyanın birçok yerinde etkisini gösteren Büyük Buhran’ın Türkiye ekonomisi üzerindeki olumsuz etkileri, 1930’lu yıllarda ekonominin büyük oranda dışa kapatılması, devlet yardımı ile milli sanayileşme sürecine girilmesi ile aşılmaya çalışıldı. 1932-1933 yıllarında devletin bütün faaliyet ve yatırımları doğrultusunda SSCB’nin yardımıyla Birinci Sanayi Planı oluşturuldu ve 1934’de uygulamaya başlandı. Bu plan kısaca sanayin geliştirilmesi, geleceği öngörülmüş çeşitli sektörlere devlet desteği yapılması ve dengeli yatırım yapılması gibi hedefleri vardı. Nitekim beş yıllık kalkınma planı başarılı oldu. Öyle ki, 1923-1929 tarihleri arasında sanai hasılanın artışı %11.3 iken 1930-1939 yılları arası bu rakam %18.0 olmuştur.(Karya, 2015, s.256) Birinci beş yıllık kalkınma planının başarısı ardından ikinci beş yıllık kalkınma plan oluşturuldu fakat araya İkinci Dünya Savaşı’nın girmesiyle birlikte ikinci plan uygulamaya sokulamadı.

1.1 İkinci Dünya Savaşı Öncesinde Türkiye’de Tarım Faaliyetleri
Türkiye için tarım faaliyetleri çok önemli bir yere sahip olduğundan ötürü devlet tarımın önünü açmak için sürekli olarak girişimlerde bulunmuştur. 1929 yılın Atatürk’ün ideali olan toprak reformu kanunu çıkmıştır. Bu kanun toprak sahibi olmayan köylülere tarım yapması adına toprak dağıtmayı amaçlıyordu. Fakat, Büyük Buhran’ın araya girmesiyle başarılı şekilde uygulanamamıştır. 1930-1942 yıllarında ekili arazi alanında neredeyse sürekli artış gözlemlenmektedir. (Tezel, 1986 s.301)
Bu doğrultuda Türkiye’de kırsal nüfus arttıkça işlenen arazinin genişlediğini söyleyebiliriz. Devlet tarımla uğraşan kırsal kesime çeşitli yardımlarda bulunmuştur.
Bu yardımların büyük çoğunluğu sulama projelerinden oluşmaktadır. (Tezel, 1986, s.303)

1.2 Türkiye’nin Harbe Girmeyişi
1. Dünya Savaşı öncesi dönemde Türkiye’nin başında Cumhurbaşkanı olarak İsmet İnönü görev alıyordu. İnönü, Birinci Dünya Savaşı’na katılmış, Millî Mücadele’de batı cephesi komutanlığını yürüttü. 1937 yılına kadar başbakan olarak görevde kaldı. Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak da Millî Mücadele’de mareşal rütbesi almış tecrübeli bir komutandı. Her ikisi de Türkiye’nin savaşa girecek teçhizat ve altyapıya sahip olmadığını biliyorlardı. Fakat Türkiye’nin kendi iradesi dışında savaşa girmesi halinde tedbir olarak büyük bir ordunun hazırda tutulması gerekti. Özellikle Almanların Yunanistan’ı işgal etmesiyle iki ülke arasındaki sınır Meriç Nehri oldu. 22 Haziran 1941’de Almanya’nın SSCB’ye girmesiyle Türkiye, Almanya ve SSCB arasında kaldı. Savaşın hala Ortadoğu’ya inmesi ihtimali bulunuyordu. Türkiye sınırlarında bir milyon mevcutlu ordu tuttu. Ordu mevcudunun bu denli yüksek olması iş gücünde ciddi bir düşüş yaşandı

2. TÜRKİYE’NİN SAVAŞ EKONOMİSİNDE BUNALIM VE EKMEK KARNESİ UYGULAMASINA GİDİLMESİ
Türkiye savaşa girmediği halde savaş ekonomisinin koşullarını tüm ağırlığıyla yaşadı. Yetişkin nüfusun büyük bir bölümünün askere alınması ile üretim gücü büyük ölçüde yitirildi, örnek olarak savaş yıllarında buğday üretiminde %50’ye yakın bir gerileme yaşanmış olması söylenebilir. (Boratav, 2001, s.81)
Bu durum hayat pahalılığı, temel gıda ve tüketim maddelerinde darlık ve savaş öncesi yapılan sanayileşme planlarının ertelenmesi gibi çeşitli sorunları da beraberinde getirdi.

                                                                                      Grafik – 1 (Metinsoy, 2017, s.53)

Refik Saydam hükümeti 2. Dünya Savaşı sürecinde yaşanan ekonomik sıkıntıların önüne geçmek doğrultusunda Ocak 1940’da Milli Koruma Kanunu’nu çıkardı. (Bakar, 2013, s.5) Bu kanun doğrultusunda çıkan kararnameler savaş ekonomisini doğrudan yönlendirdi. Milli Korunma Kanunu hükümete fiyatları saptamak, ürünlere el koymak hatta zorunlu çalışma yükümlülüğü getirebilmek gibi sınırsız yetkiler tanınmıştı. Hükümet, Milli Korunma Kanunu’na dayanarak ilk olarak enflasyon ve karaborsacılığı önlemek için narh uygulaması ve fiyat mukabelesi gerçekleştirdi. İkinci olarak bazı ekmek gibi temel malların karneyle dağıtılmasına geçildi. (Metinsoy, 2017, s.82)
Ekmek karnesi uygulamasına geçmeden önce yine hububat konusunda yapılmış olan İzmir, Ankara ve İstanbul’da uygulanmış tek tip ekmek uygulamasından bahsedebiliriz. Tek tip ekmek uygulaması, bütün fırınların aynı standartta ekmek üretmesini zorunlu kılan uygulamadır. Bu uygulama doğrultusunda ekmek üretiminde tasarruf yapılması adına una %15 oranına kadar arpa koyulması belirtilmiştir. Bu rakamlar sonradan %20 arpa ve %30 çavdar olarak değiştirilmiştir. (Dokuyan, 2013, s.198) Ekmeğin içine katılan katkı maddesinin artması halkı hiç memnun etmemiştir. Tek tip ekmek uygulaması bir miktar tasarruf sağlamış olsa da un ve hububat kıtlığının önüne geçmek pek mümkün olmamıştır. Bu sebepten ötürü ekmek karnesi uygulamasına geçiş yapılmıştır.

Ürünler1939 Fiyatı (krş)1943 Fiyatı (krş)Fiyat Artış Oranı (%)
Buğday 61101.733
Un15110966

Tablo -1 (Metinsoy, 2017, s.61)

17 Kasım 1941 tarihinden itibaren, hane halkındakilerin sayısı, yaş, cinsiyet ve meslek bilgilerinin yer alacağı beyannamelerin polisler tarafından evlere dağıtılacağının açıklanması yakında karne döneminin başlamasıyla ilgili kuvvetli bir işaret olmuştur. (Bakar, 2013, s.14) Bu beyannamelerin bir haftada doldurulması istenilmekteydi. (Bakar, 2013, s.14) Aralık ayı ortalarında basında ekmek karnesi haberleri çıkmaya başladı. Basında yazan bu bilgilere göre ekmek karnesi uygulaması ilk olarak Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirlerde uygulanacaktı. (Bakar, 2013, s.14) Karne siteminin başarı ile uygulanması bir bakımdan halkın devlete olan inancına bağlıydı. Eğer halk geleceğe umutla bakıyor ve siyasi iktidarın izlediği yolun arkasında duruyor ise, bunun sonucu uygulama sırasında yapılan rüşvet, hırsızlık, kaçakçılık ve hile gibi davranışlar o oranda az olacaktı.


                                                                                                       Grafik-2 (Metinsoy, 2017, s.60)

2.1 Ekmek Karnesinin Kabul Edilmesi ve Uygulanması
19 Aralık 1941’de TBMM’de gerçekleştirilen görüşme ve Milli Koruma Kanununda yapılan değişiklikler ile un tüketiminin kontrol altına alınması adına, ekmek karnesi uygulamasının başlatılması kararlaştırıldı. (Bakar, 2013, s.15) 13 Ocak 1942’de ekmek karnesi uygulaması yürürlüğe girdi. Karneler aylık dağıtıldı ve her karnede ayı oluşturan gün sayısı adetinde kare bulunuyordu. Dağıtım haneye göre değil şahıs esas alarak yapıldı. Dağıtımdan belediyeler sorumluydu. Ekmeklerin kaç gram olarak verileceği ülkenin güncel durumuna göre değişiklik göstermekteydi. Başlangıçta kişi başına tahsis edilen ekmek miktarı 375 gramdı. 7 yaşına kadar olan çocuklara bunun yarısı 187,5 gram, ağır işçiler için de bir misli ekmek verilecekti 750 gram. (Bakar, 2013, s.16) Bir süre sonra 375 gram ekmek yerine 125 gram gluten ekmeği verilmesine de olanak verilmiştir.(Tekeli/İlkin, 2016, s.270) Şubat ayında alınan bir kararla pazartesi günleri ekmek yerine un verilecekti bu durumda; 750 gram ekmeğe karşılık 531 gram un 11 kuruş, 375 gram ekmeğe karşı 265 gram un 6 kuruş olacaktı (Bülent, 2013, s.23). Karneler 15 Kasım 1942 tarihinde İstanbul’da 16 Kasım tarihinde ise Ankara’da halk karneleri ve memur karneleri olarak iki tipte dağıtılacaktı bu durumda ekmek alımı için miktar ve fiyatlar şu şekildeydi; (Bakar, 2013 s.25)

Memur karneleri:
Ağır işçiler için; 600 gram ekmek 17 kuruş
Büyükler için; 300 gram ekmek 8,5 kuruş
Çocuklar için; 150 gram ekmek 4,25 kuruş

Halk karneleri:
Ekmek karnesi uygulamasının İstanbul ve Ankara’nın ardında kısa sürede başlatılmış olduğu şehirler şunlar olmuştur; Amasya, Bursa, Diyarbakır, Çanakkale,
Ağır işçiler için; 600 gram ekmek 27,5 kuruş
Büyükler için; 300 gram ekmek 13,75 kuruş
Çocuklar için; 150 gram ekmek 7 kuruş

Edirne, İzmir, Kayseri, Malatya, Ordu, Samsun, Sivas, Tokat, Trabzon, Zonguldak. (Dokuyan, 2013, s.199) Diğer illerde ise yine farklı zamanlarda uygulama başlatılmıştır.
Ekmeğin iki farklı fiyat ve karneyle satılmış olması memurlara ayrıcalık sağlanması olarak anlaşıldı bu durum halk içinde huzursuzluk yarattı. Memur karnesiyle ekmek almak isteyenler bazı fırınlarda fırıncıların memur ve halk karnesini ayırt edememesinden ötürü sorun yaşadılar. Bu durumda yetkililer memur karnelerinin yeşil, halk karnelerinin ise gri renk olduğunu ve fırıncıların bu ayrımları yapmak zorunda olduklarını bir kez daha vurguladılar. (Bakar, 2013, s.28)

2.2 Uygulamadaki Karşılaşılan Güçlükler ve Karaborsacılık
Hükümet ve yetkililerin aldığı önlemlere rağmen karne uygulamasında sahte karne yapılması ve karnesiz ekmek satılması gibi çeşitli sorunlar baş göstermiş, çoğu zaman kesin bir çözüm uygulanamamıştır. Bunun dışında ekmeğin kalitesiyle ilgili çeşitli sorunlar yaşanmıştır.
Bu dönemde milli korunma kanunu kapsamına giren suçlara bakmak ve sonuçlandırmak adına sekiz adet milli korunma mahkemesi kurulmuştur. (Dokuyan, 2013 s.196) Bu mahkemeler mesaisinin büyük bir kısmını ekmek karnesi hususuna adamıştır.
Ekmeğe gelen zam dönem içerisinde artış gösterirken bazı esnaflar, ellerindeki ekmeklerin bir kısmını fiyatın arttığı zamanlarda satmak üzere saklamaktaydı. bu durum fiyatları nedensiz yere kabartıyordu. Bu bir yana, bazı vatandaşlar karnelerini kaybettiklerini belirtip iki karne alıyorlardı. Dolayısıyla uygulamada düzensizlikler meydana geliyordu.
Fırıncılar malzemeden tasarruf etmek için ekmeğin içine ucuz katkı maddeleri eklemek gibi çözümlere yönelmişti ve kimi zaman yapılan araştırmalarda ekmeğin içinde kül ya da kepek gibi maddeler bulunmuştur. (Bakar, 2013, s.43) Bu durum karşısında fırıncılar tedarik edilen unun kötü olduğunu söyleyerek kendilerini savunmuşlardır.

2.3. Ekmek Karnesi Uygulamasının Sona Ermesi
Savaşın sonlarına doğru ekmek karnesinin akıbeti ile ilgili haberler basında yer edinmeye başladı. 26 Mart 1945 tarihli bir gazete haberinde ekmek karnesiyle ilgili gelişmeler şu şekilde yansıtılmıştır (Bakar, 2013 s.47): “İlgililerin yaptıkları incelemelerden öğrenildiğine göre son zamanlarda ekmek işleri normal duruma girmiş, simit, tatlı, börek gibi undan yapılan maddelerin serbest olarak satılması ekmek satışını azaltmıştır. Birçok kimselerin günlük istihkaklarını bile tamamen almadıkları görülmektedir. Bunun bir sebebi de hükümetin sık sık vatandaşlara nüfus başına muayyen bir miktarda un dağıtmasıdır. Yapılan incelemeler müspet netice verdiği takdirde ekmeğin kartla satışı kaldırılarak serbest bırakılması, ekmek bürosu teşkilâtının da lağvedilmesi muhtemeldir. Ekmek Bürosu teşkilâtının lağvı ile bütçede mühim bir tasarruf da temin edilmiş olacaktır.’’
Fakat, ekmek karnesinin uygulamadan kaldırılması ile ilgili haberler kısa sürede gerçekleşmemiştir. 6 Eylül 1945 tarihinde yayınlanan bir başka haberde ise ekmek karnesinin yakın zamanda kalkacağı ile ilgili haberlerin doğru olmadığı belirtilmiştir. Avrupa’daki savaşın bitmesine rağmen Türkiye’nin savaş psikolojisinden çıkamaması uygulamanın kaldırılmasını geciktirmiştir. Ekmek karnesi uygulaması İstanbul, İzmir ve Ankara dışındaki illerde 19 Temmuz 1946’da kaldırılmıştır (Bakar, 2013 s.48) fakat, bazı yerel yetkililer uygulamanın kendi bölgelerinde kalkmasını, değerlendirmeleri sonucu geciktirmiştir. Ekmek karnesi uygulamasının tamamen sona ermesi 9 Eylül 1946 tarihinde gerçekleşmiştir. (Dokuyan, 2013 s.203)

DEĞERLENDİRME
İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından savaş koşullarına göre ekonomi politikalarının stratejisini eksene oturtmak için Milli Korunma Kanunu çıkartılmıştır. Bu kanuna dayandırılarak undan tasarruf yapmak adına devlet, tek tip ekmek uygulaması ve hububatın bir kısmına el koyulması gibi çeşitli müdahalelerde bulunmuştur. Fakat bu uygulamalar, karaborsa faaliyetinin önüne geçemediği gibi pratikte beklenen neticeyi tam manası ile sağlayamamıştır.
Dolayısıyla, ekmek dağıtımını, üretimini ve satış fiyatını düzenlemek adına 1942-1946 yılları arasında Ekmek Karnesi uygulaması uygulanmıştır. Eşit koşullarda ekmek tüketimini hedefleyen uygulama suistimaller, karaborsacılık, evrakta sahtecilik gibi adli hadiseler ile karşılaşmıştır. Bu gibi suçları cezalandırmada Milli Korunma Kanunu kapsamına giren bütün suçları yargılamak adına kurulan Milli korunma mahkemeleri zamanının büyük bir kısmını bu hususa harcamıştır.
Türkiye savaşa girmese bile her an oluşabilecek bir tehdide karşı hazır bulunmak zorundaydı. Durumun böyle olması Türkiye’yi savaş ekonomisine girmeye zorunlu kıldı ve bu durumda Ekmek Karnesi uygulaması kaçınılmaz bir tedbir haline geldi. Ekmek Karnesinin uygulanışında çıkan aksiliklere rağmen halk kitlesel bir açlık riskinden kurtulmuştur ve ekmek karnesi ile en temel gıdalardan biri olan ekmeğe iyi ya da kötü ulaşabilmiştir.

KAYNAKÇA
BAKAR, Bülent, “İstanbul’da Ekmek Karnesi Uygulaması, Karne ve Ekmek Suistimalleri (1942-1946)”, Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları, Cilt:12, 2013/2, s.1-60.
BORATAV, Korkut, Türkiye İktisat Tarihi, İmge Kitabevi, Ankara, 2005.
DOKUYAN, Sabit, “İkinci Dünya Savaşı Sırasında Yaşanan Gıda Sıkıntısı ve Ekmek Karnesi Uygulaması”, International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Cilt: 8, 2013, s.193-210.
KAYRA, Cahit, 1923-1950 Devletçilik Altın Yıllar, Tarihçi Kitabevi, İstanbul, 2015.
METİNSOY, Murat, İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2017.
TEKELİ, İlhan & İLKİN, Selim, İkinci Dünya Savaşı Türkiyesi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2016.
TEZEL, Yahya, Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi, Yurt Yayınları, Ankara, 1988.

Bu yazı 134 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum