Oğuz ÇETİNOĞLU: Müsilaj-Deniz Salyası Musibeti Hakkında Felsefe Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, Çevre Felsefesi Ve Ahlâkı Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir İle Konuştuk.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Müsilaj-Deniz Salyası Musibeti Hakkında Felsefe Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, Çevre Felsefesi Ve Ahlâkı Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir İle Konuştuk.
16 Haziran 2021 - 12:34

Oğuz Çetinoğlu: Müsilaj / Deniz salyası nedir? Nasıl oluşur?

Prof. Dr. İbrahim Özdemir: Mart ayından bu yana giderek yayılan, balıkçılık faaliyetlerini adeta durduran ve halkta tedirginliğe sebep olan müsilaj veya deniz salyası Marmara Denizi'ni tehdit ediyor. Marmara Denizi’nin yüzeyinde ve altında görülen bu problemin kaynağı ise Marmara’da kirlenmeden ötürü biyolojik tür çeşitliliğinin azalması ve buna bağlı olarak ortaya çıkan birçok problemle karşı karşıyayız.

İlim adamlarımız ‘denizdeki biyolojik üretimin başlangıcını, ilk basamağını teşkil eden fitoplankton dediğimiz mikroskobik bitkiciklerin aşırı çoğalması sonucu, ortamda vuku bulan bazı şartlara tepki olarak bıraktıkları salgı’ müsilaj olarak adlandırılıyor.

Genelde denizlerin kirlenmesinde ve deniz salyasının oluşmasında temel etkenlere baktığımızda özellikle ev ve sanayi kaynaklı atıklar, arıtım seviyelerindeki yetersizlikler, aşırı balık avı, kıyı şeridinin tahribatı, dip tarama ve boşaltma faaliyetleri ve yoğun gemi trafiği dikkat çekiyor. Görüldüğü gibi bunların hepsi insan kaynaklı.

İklim değişimi artan insan kaynaklı kirlilik, aşırı ve plansız avlanma, kıyı şeritlerindeki plansız  ve aşırı yapılaşma, artan deniz trafiği gibi etmenler hem ekosistemin ciddi biçimde yıpranmasına hem de büyük ekonomik kayıplara sebep oluyor.

Çetinoğlu: Böyle bir musibet bekleniyor muydu, âniden mi oldu?

Prof. Özdemir: Dereleri, nehirleri, gölleri ve denizleriyle tabiatın canlı bir bütün olduğu; bizim olumsuz davranış ve tüketim tarzımızdan etkilendiğini 1960’lı yıllardan bu yana biliyoruz. Amerikalı bilim kadını Rachel Carson,  ‘Sessiz Bahar’ isimli kitabıyla bizi daha o zamanlar uyarmıştı. Bu kitap tüm dünyada çevreci hareketlerin el kitabı oldu.

Ancak suları, nehirleri, gölleri ve denizleri kirleten sanayi kuruluşları bu uyarılara kulak tıkadılar. Tarım ilaçlarını kullanan çiftçiler de, kullandıkları tarım ilaçlarının uzun vâdedeki sonuçlarını düşünmediler. Zamanla çevre bilinci gelişti. Çevre Bakanlıkları kuruldu. Çevre mevzuatı gelişti. Bütün dünyada çevre bilinci gelişmeye başladı.

 

Ancak para kazanma hırsı, daha doğrusu daha çok kazanma hırsı ve gelecekle ilgili körlük, muhtemel problemleri görmemizi engelledi. Canlı bir organizma olan deniz ekolojisinin, denize bıraktığımız veya döktüğümüz sanayi atıkları başta olmak üzere her tür kimyevî atıktan etkilenerek bozulacağını; bunun da denizde yaşayan canlıları ve bunlara bağlı sektörleri etkileyeceğini biliyorduk. Ama bilmezden geldik.

Çevre hassasiyeti olan bâzı insanlar hâriç ilim adamları da yeterince uyarı görevlerini yapmadılar veya yapamadılar. Sanayi kuruluşları atıklar için filtre taktırma masrafına girmediler. Devlet ve vatandaş da gereğini yapmadı. Özellikle tarım ilaçlarını bilinçsizce kullanan vatandaşlar da sorumluluğunu anlamalı.

Deniz ürünleriyle geçimlerini temin edenler de kirlenen ve bozulan deniz ekolojisiyle ilgili seslerini yeterince çıkarmadılar.

Kısacası, âdetâ 1998 Nobel Edebiyat Ödülü sâhibi Jose Saramago’nun en ünlü romanı olan ‘Körlük’teki bir durumla karşı karşıyayız. Başta Marmara Denizi’nin ölümü olmak üzere yıllarca etrafımızda olup-biten çevre katliamlarını görmezden geldik.

Körlük salgın bir hastalık gibi toplumu sardı. Yazar körlüğü mecâzî anlamda kullanır. Toplumda korku ve paniğin hâkim olması sonucu ahlâkî değerlerin çökmesini vurgular. İnsanlar etraflarında olup bitenleri görmezden gelir. Görenler ise şiddetle cezalandırılır ve itibarsızlaştırılır.

Ülkemizde ve dünyada çevrecilerin başına gelenleri hatırlamak yeterlidir. Bunun en tipik örneği ise Gezi Parkına ‘çevre hassasiyeti’ ile karşı çıkanların başına gelenlerdir.

Çetinoğlu: Dünyânın diğer bölgelerinde de görülen bir vak’a mıdır? Nerelerde?

Prof. Özdemir: Akdeniz, Marmara ve Adriyatik gibi denizlerde tabiî süreçte oluşuyor. Akdeniz’de müsilaj olaylarının gözlenmesi 1700’lü yılların başına kadar gidiyor.

Marmara Denizi’nde müsilaj ilk kez 2007 yılının Eylül-Ekim aylarında gözlemlenmiş. Ancak şu an Marmara Denizinde yaşandığı gibi yoğun ve kalıcı olması ‘tabiî değil.’ İkinci sorunuza cevap verirken işâret ettiğimiz gibi bunun insan kaynaklı birçok sebepleri var.

Çetinoğlu:Deniz salyası tabiat tarafından mı üretiliyor, insanoğlunun hatâlarından mı meydana geliyor. Hatâlardan ise, birkaçını belirtebilir misiniz?

Prof. Özdemir: İki yıl önce ziyâret ettiğim Maldiv Adalarında mercan resiflerinin kararması ve ölmesi olayını bizzat gördüm. Mercanlar canlı varlıklar. Ancak okyanusların kirlenmesiyle onlar da ölmeye başlamış. Başta Avusturalya olmak üzere birçok bölgede elli yıl öncesine göre birçok mercan resifleri yok olmuş. En büyük sebebi ise okyanus ekolojisini dikkate almayan insan kaynaklı faaliyetler olduğunu bilim insanları söylüyor.

Deniz salyasının ortaya çıkışına baktığımızda sanayi ve ev atıklarının hiçbir filtreleme yapmadan, veya yeterince filtrelemeden denize boşaltımının en önemli etkenler olarak önümüze çıkıyor. Buna bilinçsiz kullanılan tarım ilaçlarının yağmur ve seller ile denize karışmasını da ekleyebiliriz. Oluşan müsilaj, deniz suyuna giren ışığı azaltıyor. Fotosentezin engellenmesi ile deniz ekolojisinde zincirleme sorunlar ortaya çıkıyor.

Çok hassas dengelerden oluşan deniz ekolojisinin âni ve yoğun gelişen müsilaj sonucu burada yaşayan canlıların ölümü kaçınılmaz oluyor. Dahası ekosistemin dirençliliği yâni kendini yenileme kapasitesinde düşüş meydana geliyor ve ciddî şekilde zarar görüyor. Bunun da yakın ve uzun vâdeli sonuçları olacak.

Çetinoğlu: Deniz salyasının oluşması engellenebilir mi, nasıl?

Prof. Özdemir: İnsan-doğa ilişkisinin başlamasıyla, doğayı etkilediğimiz bir gerçek. Ancak sanayi öncesi toplumlarda tabiat insanın kendisine verdiği bu tahribatı tâmir edebiliyordu. Asıl mesele tabiatın kendini tâmir edemeyeceği miktarda sanayi ve kimyevî atıkların tabiata boşatılması. Meselâ bir plastik, bin yıl da geçse çürümüyor ve tabiata zarar vermeye devam ediyor.  Geldiğimiz noktada öncelike hayat tarzımızı ve tüketim alışkanlıklarımızı yenden gözden geçirebilirsek; mütevazı olabilirsek tabiata ve çevreye verdiğimiz zararları da azaltabiliriz. Bilinçsiz tüketim odaklı hayat tarzımızdan tâviz vermeden bu problemi çözmek mümkün değil. Nasıl ki pandemi ile mücâdele için bazı alışkanlıklarımızdan fedakârlık yaptık; evimize hapsolduk, maske taktık, fizikî mesafeye uyduk ve aşı olduk. Aynen bunu gibi öncelikle tabiata büyük bir hürmet ve sevgiyle yaklaşmalıyız.

İnsan sevdiği şeyleri korur.

Dereleri, denizleri, okyanusları, muhteşem dağları, derin vâdileri ve engin ovaları ve içindeki binlerce tür bitki ve hayvan çeşitliliğini sevmeden çevreyi korumak mümkün mü? Herşeyin temeli sevgi ve aşk. Sevgi temelli bir çevreciliğe ihtiyacımız var. Ayrıca Mevlana’nın ‘tabiat ana’ metaforu üzerinde derinlemesine düşünmek lâzım. Tabiatı, bütün zenginliği ile annemiz olarak gördüğümüz zaman daha çok sevecek ve koruyacağız.

Çetinoğlu: Deniz salyası temizlenebilir mi, nasıl?

Prof. Özdemir: Elbette temizlenebilir! Ancak sebep olduğu ekolojik kaybın tam olarak geri kazanılması çok zor. Dahası bu temizleme çok ileri teknolojileri gerektirdiği için denizleri kirletenleri daha çok zengin edecek. Çok büyük bir mâliyet karşımıza çıkacak. Bunun finansmanının nereden ve nasıl sağlanacağını sorgulamamız lâzım. Zenginlerin kirlettiği denizler bizim verdiğimiz vergilerle mi temizlenecek? 

Öncelikle temel ilkemiz çevreyi ‘kirletmemek’ olmalı. İkincisi ise çevre adâletinin bir sonucu olarak ‘kirleten öder ilkesi’ uygulanmalı. Kimlerin kirlettiği belli. Bir çiftçinin kirletmesiyle, dev bir sanayi tesisinin veya nakliye yolcu yolcu gemisinin kirletmesi aynı değil. Burada adâletle hareket etmek durumundayız. 

İlkemiz basit ve net: Kirleten öder! 

Çetinoğlu: Plajlarda da olabilir mi?

Prof. Özdemir: İnsanların girdiği her yerde bir etki bırakmaları kaçınılmaz.  Tıpkı karbon ayak izinde olduğu gibi, tabiata verdiğimiz zararı ölçebilmeliyiz. Mâlûmunuz karbon ayak izi Kyoto Protokolü tarafından belirlenmişti.

Çetinoğlu: Konuyu biraz açmanız mümkün mü?

Prof.  Özdemir: İnsan faaliyetleri sonucu üretim, hizmet, işleme gibi faaliyetler sonucu oluşan sera gazlarının etkilerinin karbondioksit (CO2) cinsinden eşdeğerlerinin hesaplanmasını içeriyordu. Karbon ayak izi çalışmaları tedarik zinciri, üretimde verim arttırma, kaynak ve enerji verimliliği sağlama ve pazarlama açısından birçok faydalar sağlıyor.

Yetmişten fazla ülke gezdim. Gelişmiş ülkeler plajlarda ve büyük yüzme havuzlarında öyle basit ve sâde tedbirler almışlar ki insanın bu mekânları kullanırken çevreye verdikleri olumsuz etkisini en aza indirmişler.

İşin temeli ise anaokulunda başlayan çevre bilinci. Gelişmiş ülkelerde insanlar çevreye zarar vermiyor. Son iki yıl yaşadığım Finlandiya’da ve İskandinav ülkelerinde buna bizzat şâhit oldum.

Sâdece plajlarda değil, dağlarda, ormanlarda her yerde… Tabiatla uyumlu bir hayat yaşıyorlar.

Avrupa’nın hemen hemen gittiğim her yerinde musluk suları içilebiliyor.

Çetinoğlu: Deniz salyası deniz canlılarına zarar verir mi?

Prof. Özdemir: Deniz ekolojisi bir bütündür. Fotosentezin bizler için faydasının farkındayız. Ama aynı fotosentezin denizdeki hayat için anlamını göz ardı ediyoruz. Denize karışan zehirli atıkların besin zinciri ile bize döndüğünü düşünmek bile istemiyoruz. Tabiatla ilgili bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor: Tabiat canlı bir varlık. Biz de tabatın bir parçasıyız. Tabiatın başına ne gelirse biz de bundan etkileniriz.

Çetinoğlu: Deniz salyası, insanlara ne türden zararlar verir?

Prof. Özdemir: İnsanlara etkisi çok farklı boyutlarda ortaya çıkıyor. Bir kere estetik olarak masmavi deniz manzarası yok olmuş. İkincisi deniz ürünleri vasıtasıyla sağlığımız tehlikede. Üçüncüsü, balıkçılar bundan etkilenecek. Bütüncül bir bakış açısıyla olaya bakmak; uzun vadede ortaya çıkacak diğer sonuçları da hesaba katmak mecburiyetindeyiz.

Çetinoğlu: 4 Haziran 2021’de yapılan çalıştaydan olumlu neticeler beklenebilir mi?

Prof. Özdemir: Elbette. Ancak bu bana ‘Basra harap olduktan sonra…’ deyimini hatırlattı. Dünyanın bütün medenî ülkelerinde çevreyle ilgili kararlar büyük bir konsensüs ile alınır. Başta çevreci gruplar olmak üzere, konuyla ilgili herkesin görüşü dikkate alınır. Çevre sâdece bizleri değil, çocuklarımızı ve torunlarımızı da ilgilendiriyor. Çevreyle ilgili aldığımız kararlar onların nasıl bir dünyada yaşayacağını da belirleyecek. Bundan dolayı 3-5 yıllığına seçilmiş bir hükümet çevre konusunda istediği gibi karar alamaz; almamalı. Bu demokrasinin ve temel insan haklarının ruhuna da aykırıdır.

Bundan dolayı Çalıştayı geç kalınmış doğru bir karar olarak değerlendiriyorum. Hükümetler hoşlarına gitmese de çevrecileri dinlemek zorundadır. Çevrecilerin hassasiyeti olmasaydı bugün daha kötü bir durumda olurduk.

Yine de şunu ifade etmek isterim:

Marmara Denizi’ne yönelik ilmî araştırmaların bulgularına dayalı olarak âcilen yönetim planları geliştirilmelidir. Öncelikli olarak Marmara Denizi ekosisteminin iyileşmesini sağlayacak kara ile alâkalı yüklerin azaltılmasının ilmî temele dayalı bir yol haritasının oluşturulması gerekiyor. Bu yapılabilirse kara ile alâkalı yüklerin artışından ve iklime bağlı değişimlerden kaynaklandığı düşünülen müsilaj olayının azaltılması yönünde büyük ilerleme kaydedilebileceğini düşünüyorum.

Çetinoğlu: Salyanın durgunluktan oluştuğu söyleniyor. İstanbul Kanalı’nın Marmara Denizinin temizliğine etkisi ne yönde olabilir?

 

Prof. Özdemir: Bu daha çok konuyla doğrudan ilgili ilim insanlarının karar vereceği bir konu. Benim kanaatim sâdece İstanbul Kanalı değil, her konuda ilmî veriler hükümet politikalarına ilham kaynağı olmalıdır. Bilgi temelli karar vermeyi esas almalıyız.

İki yüz kadar üniversitemiz ve çok iyi yetişmiş ilim insanlarımız var. Bunların birikimlerinden yararlanılmalıdır. Bunun bir yolu da akademik dünyanın bağımsız olmasıdır. İlim insanlarının ulaştıkları sonuçları ve bunlarla ilgili görüşlerini tam bir bağımsızlıkla ifâde edebilmeleri gerekir.

Max Weber’de bu yana bildiğimiz gibi, görev ve sorumluluğunu akılcı bir temelde yapmayan bürokrasinin eleştirilmesinden kimse rahatsız olmamladır. Bunun dış güçlerle de bir alâkası yoktur. Eleştiri demokrasi ve çoğulcu kültürün bir sonucudur. Aksi takdirde üniversitelerin sayısı en kadar çok olursa olsun ülke sorunlarını çözmede bir katkıları söz konusu olamaz.

Çetinoğlu: İlerideki yıllarda Karadeniz, Ege ve Akdeniz’de de deniz salyası oluşma ihtimali söz konusu mu? Söz konusu ise, önlenmesi için tavsiyeleriniz nelerdir?

Prof. Özdemir: Bu da uzmanlık alanımı aşıyor. Bu konuyu da uzmanlarıyla konuşmak lazım. Kısa vâdeli elde edeceklerimizden çok 50-100 yıl sonraki sonuçlarıyla ilgili farklı senaryolar oluşturmak lâzım.

Çevre söz konusu olduğunda yaptıklarımızın bir kısmından geri dönüş mümkün olmayacak. Bina yaptığımız verimli arazileri tekrar tarla yapamadığımız gibi.

Dünyanın her yerinde politikacılar daha çok kısa vâdede kendilerine yararlı olacak projeleri tercih ederler. Ancak çocuklarımız ve gelecek nesiller söz konusu olduğunda uzun vadeli düşünmek zorundayız.

Kendimize sormamız gereken basit ve kısa bir soru var:                                                                              Gelecek nesiller nasıl bir dünyada yaşayacak?

Torunlarımız bizleri minnet ve şükranla anacakları temiz ve sağlıklı bir dünya mı yaşayacaklar? Yoksa denizleri ve suları kirletilmiş, ormanları yok edilmiş, biyolojik çeşitliği azalmış bir dünyada bizlere lânet mi okuyarak mı yaşayacaklar?

Bunu bugün alacağımız kararlar ve atacağımız adımlar belirleyecek.

Bana verdiğiniz bu imkân için çok teşekkür ederim.
Çetinoğlu: Güncel bir konu olmasına rağmen geleceğe yönelik çok faydalı olacak bilgiler verdiniz. Şükranlarmı sunarım.

Prof. Dr. İBRAHİM ÖZDEMİR

     Lisans eğitimini Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde, Yüksek Lisans ve Doktorasını ise ODTÜ Felsefe Bölümünde tamamladı.
     Akademik çalışmaları sırasında dünyaca ünlü üniversitelerde ‘misafir öğretim üyesi’ olarak bulundu. Başta ABD’deki üniversiteler olmak üzere G. Afrika, Endonezya, Avustralya, Rusya, İsveç, İsviçre, Almanya, G. Kore, Malezya, Mısır, Hindistan gibi birçok ülkede ilmî toplantılara katıldı.

Rusya İlimler Akademisi ile İsveç İlimler Akademisinde çevreyle ilgili dâvetli konuşmacı olarak konferanslar verdi.

     ABD'den 2003 yılında döndükten sonra, MEB Dış İlişkiler Genel Müdürü olarak tâyin edildi. (2003-2010)

Akademik ve idârî çalışmaları yanında başta UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Yönetim Kurulu, YÖK Bilim Adamı Yetiştirme Kurulu, OECD, CERİ (Eğitim, Araştırma ve Yenilik Merkezi) Yönetim Kurulu ve Fulbright Yönetim Kurulunda görev yaptı.

     Gaziantep’te kurulan Hasan Kalyoncu Üniversitesi’nin kurucu Rektörlüğünü yaptı. (2010-2013)

İbrahim Özdemir’in temel alanı Çevre Felsefesi ve Ahlâkıdır. Ayrıca Yükseköğretim konusunda danışmalık yapmaktadır.

     Verdiği başlıca dersler: Çevre ve Din, Çevre ve İslam, Çevre Ahlakı, Eleştirel Düşünme, Hukuk Felsefesi, Felsefe Târihi ve Felsefeye Giriş.

Kitaplarından bâzıları:

     *Jalaluddin Rumî and Confucius: Messages and Visions for a New Century, Tuğra Books: New Jersey, 2013. *The Ethical Dimension of Human Attitude Towards Nature, 2nd edition, insan Publications: İstanbul, 2008, *Globalization, Ethics and İslam, editors: lan Markham and İbrahim Ozdemir, Aldershot: Ashgate. 2005. *Çevre ve Din, Çevre Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1997. *Çevre sorunları ve İslam: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını. Ankara, 1995

Kocaeli Aydınlar Ocağı: KAO

http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr​​​​​​​


Bu haber 240 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum