Ahmet Baykuş: İnsan-ı Ebed Müddet

Ahmet Baykuş: İnsan-ı Ebed Müddet
16 Haziran 2021 - 12:24

Tarihsel okumalar yaparken insanın geçmişine öykünmemesi mümkün görünmemektedir. Önemli olan öykünmelerin bir varmış bir yokmuş masalsı anlatımdan çıkarılmasıdır. Yoksa uyuma modundan bir türlü çıkamayacağız. Kronolojik tarihsel yöntemle zihinsel bunamaya sebep olmadan, uzak tarihe bakıp içinde bulunduğumuz yüzyıla körleşmeden kendimize bir daha bir daha bakmak gerekmektedir. Türkler binlerce yıldır tarih yapmakla meşgullerdi, şimdi tarih yazma zamanı gelmiştir. Fakat bu akşamdan sabaha olacak bir iş değildir. Çünkü üzerimizde yüzlerce yılın duygu ve düşün dünyamızı şekillendiren ağırlığı ve bunların getirdiği ön kabulleri var. Sosyal, siyasal, ekonomik, tarih, felsefe, edebiyat, dini hangi alana bakarsanız bakın o alan ön yargılarla ritüelleştirilmiştir. Ritüelleri/retorikleri yıkmak devlet kurmaktan daha zordur.
 Kestirmeden girersek yani kitabın ortasından yazacak olursak Türklerde asıl olan devlet-i ebed müddet değildir. Esas olan “ İnsan-ı Ebed-i Müddettir ”. Bunun bir başka versiyonu “İnsanı Yaşat ki Devlet Yaşasın”. Türkler için devlet sonuçtur/araçtır yani yolun sonu veya temel amaç değildir. Türk’ün kadim tarihi insan mı devlet mi? Diye bir ikilemi bize sunmaz. Böyle bir soru anlamsız ve saçmadır.
Çünkü Türklerde “İzokrasi” temelli bir anlayış hakimdir. Tarih bize şunu açık bir şekilde göstermektedir ki insanını merkeze almayan hiçbir Türk Devleti ya da hakanı ayakta kalmamıştır. Diğer bir bakış açısıyla devleti ve onun ifade ettiği gerçek anlamı bilmeyen insan topluluğu da bırak devlet kurmayı dernek bile kuramamıştır. Türk halkı “Karabudun” bunun farkında olarak insanı, töreyi, bağımsızlığını önceleyerek “İL”in temellerini atmıştır. Birini birinin yerine tercih etmemiştir.
 Bize dayatılan bu tercih dayatmaları yerine yapılması gereken ilk şey aklımızı ve düşünme yetimizi elimizden alan kutsal devlet retorikleri ile gözümüze tutulan ışıktan kurtulmamız gerekmektedir. Gerisi çorap söküğü gibi gelecektir. Aydın, bilimsel ve derin görünümlülerin tarihe dürbünün tersinden bakması bile bunu engelleyemeyecektir. Halkın akıl ve duygu dünyası kirletilmiş olsa da, öngörüleri bulanık hale getirilse de, zihnen köleleştirilmemiş bir milletin ulaşacağı yer doğal bir şekilde devlete çıkacaktır. Çünkü devlet “İL” dediğimiz en üst siyasal organizasyon Türk milletinin kültürel hafızalarına kodlanmıştır. Milletin sahip olduğu bu hafıza nedeniyle Türkler dünyanın neresinde olursa olsun konar-göçer yaşamın sağladığı teşkilatçı pratikle her coğrafyada akşamdan sabaha devlet kurmuştur, kuracaktır.
Dikkat edilmesi ve üzerinde durulması gereken esas mesele devlet kavramı değildir. Düşünülmesi, konuşulması ve üzerine titrememiz gereken devleti oluşturan dört taşıyıcı temeldir. Bu temel kolonlar şunlardır: İnsan (Aile-Millet), bağımsızlık (Özgürlük), töre (Adalet), yurt(Ülke). Fikri ve vicdanı hür olmayan insan, ekonomik, siyasi, kültürel özgürlüğü olmayan halk, adaleti (TÖRE) kalmayan bir millet devletli olabilir mi? Elbette hayır. Bize düşen devleti devlet yapan temel ilkeleri kıskanç bir şekilde korumak, insanı esas alan tarihsel arka planımızı, tavrımızı, düşüncemizi, sosyal devlet yapımızı bıkmadan usanmadan anlatmak ve yaşatmaktır.
Okuma, düşünme ve yorumlama işini birilerine ihale ettiğimizden, edebiyat, sanat, felsefe, kültür inşa etmek yerine betonarme bina inşa etmekle meşgul olduğumuzdan içine doğduğumuz derin tarihi ve kültürü ıskalıyoruz. Bilinçli yalanlarla tersyüz edilen, sistematik ve süreklilik içeren anlatılarla dizilerde ve sosyal medyada gördüğümüz her yapıyı “sakallıyı” devlet sanmaya başlamışız. Bu da yetmemiş önünü arkasını süsleyip derin/sığ devlet demeye başlamışız. Devletin derini sığı olmaz. Başka bir anlatışla derin ya da sığ olan toplumdur. Devlet milletin kümülatif aklıdır. Akıl ne kadar başta olursa o kadar derin olur. Aksaçlılık fiziksel bir özellik değildir,
Türk derin düşünce tarihinin ve Türk Milletinin bizatihi kendisidir.  Eğer bireyler dolayısıyla toplum yukarıda anlatmaya çalıştığım kendi temel değerlerinden uzaklaşmışsa meydana getireceği yapı aynadaki yansıması olacaktır. Kendi kimliğini korumayı başaramayan halk bulunduğu coğrafyada sığ kalmış demektir. Sığ kalan toplum tehlikeli bir hal alan küresel ısınmanın çabuklaştırmasıyla buharlaşabilir. Millet bilincinin, bağımsızlık idealinin, töreli olmanın, özgürce yaşamanın yolu, ülkenin ve ülkünün korunabilmesinin yolu da Türkçe konuşmak ve düşünmekten geçmektedir. Dirliğimizi ve birliğimizi bu ilkeler çerçevesinde yaşayıp yaşatan, benimseyen, koruyan, anlayan ve anlamlandırarak yaşamına katan Türk Halkı “Karabudun” derin milletin (devletin) ta kendisidir.

Kocaeli Aydınlar Ocağı: KAO

http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr


Bu haber 131 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum