İsmail ZORBA

İsmail ZORBA


KİŞİLİĞİN DOKUNULMAZLIĞI

18 Kasım 2020 - 18:50

 “Bugün ağla çocuğum yarın ağlayamazsın
Şimdi anladığını sonra anlayamazsın. “
Necip Fazıl KISAKÜREK

İsmail ZORBA
([email protected])

KİŞİLİĞİN DOKUNULMAZLIĞI
 
        Bir rüzgârın esintisiyle başladı her şey… Gölgeler aydınlık yarlar içinde kaybolmaya başladı. Unutulmuşluğun yerini derin bir hüzün kapladı. Yeniden var olmak adına verilecek savaşlara bir “yuh borusu!” öttürüldü. Zamanın getirisi bütün renkler siyah beyaza dönüştü. Her şey aynen yaşandığı hale döndü. Düz bir çizgi üzerinde yürüyemeyen bir sarhoşun naraları duyuldu ortalıkta….

         İşte bir tablonun içinden yansıyan sıkıştırılmış, bastırılmış ve hiç yaşanmamış duyguların tasviri… Anlamın ayrıntısını mı kaybettik. Notaların ezgilerinin derinliğine ne oldu? Ara renklere ne oldu? Hüzün, nezaket, zarafet, nükte, latif, muhterem, manidar sözcüklerinin yansıttığı birbirine baka baka ağaran yüzlerin yürekleri nerede şimdi?

         Aradığı hiçbir şeyi bulamayan insanların boş telaşı içindeyiz. Korkularımız,  kaçışlarımız, teslim oluşlarımız ,amaçsız boş verişlerimiz bizi nereye götürecek? Bunun yanıtını bilemiyoruz. Ama aradığımız anahtar kelimeyi bulduk : Saygı!..

          Peki saygıyı ne zaman kaybettik de ortaya çıkan sonuçlar katlanılmaz hale geldi. Hemen kavgaya dönüşüverecek sinirlenişlerimiz, haykırışlarımız, her saniye savunma psikolojisi içinde benci söylenişlerimiz… Toplum, ateşi her an alevlenmeye hazır barut fıçısı gibi. Yaşamın getirdiklerini kimi zaman sahiplenemeyiş, kimi zaman kabullenmeyip reddediş, kimi zaman amaçsız, pasif  televizyon izleyişler… Aynı cümlelerin milyonlarca kez tekrarına benzeyen sıradan yaşam kesitleri.

           Kopuşun başladığı an, özgürlüğün hikayesiyle başlıyor. Ta çocukluk yıllarına iniyor. Benliğini farkedemeden anne babaya benzetiliş, sevgi kırıntılarının içinde eğreti duruşlar.. Ve nihayet okul.. Her şey ne de güzel başlamıştı oysa… Annemizin çiçekli yollarında yürürken birdenbire ne oldu da….. Bu cümleyi  tamamlayamamızın en büyük sebebi kendimize ait servetin gerçek değerini bilememiz daha doğrusu farkedememizdir. İşte o an Sezar yaşama; “Sen de mi?” diyecektir? Şehrin içinde aynı çığlık  : Ben,ben,ben,bennnnnnn……. mişim.

           Masallarla, ninnilerle büyürdü bebeler… Çoçukluk günlerinin o destansı yıllarında dedeler, nineler olurdu yanıbaşlarında… Bir de horoz şekerleri. Evlerde o zamanlar televizyonlar yoktu. Apartmana dönüşmemişti şipşirin bahçeli evler. Sokak aralarında çocukluklar içinde kan, döğüş olmayan oyunlar oynarlardı. Kimi zaman sobelerlerdi bütün bir günü. Sonra hayâl güçleri zengin, ışıl ışıl gözlü  tasasız, kaygısız çoçuklar okul sıralarını doldururdu. Yaş ilerledikçe sinemalara kurulurdu gençliğin ilk bakışları.

              Ben olma savaşını istediği gibi verirdi. Çünkü yalnız değillerdi, öksüz değillerdi, yetim değillerdi. Sevgi çemberi kuşatmıştı etraflarını… İnadına seviyorladı. İnadına umutluydular.  Keşfedilmeyi bekleyen o kadar büyük bir servetleri vardık ki... Ancak zaman ona göz kırpabilirlerdi.

              Sonra televizyon, hesap makinesi, bilgisayar, cep telefonu, internet ….derken dijital sözcükleri bütün soğukluğuyla yaşamımızın bir parçası oldu. Ve biz bütün bu güzelliklerin doğalları yerine hep yapaylarını seçtik. Hayallerimiz bir sabun köpüğü gibi uçtu gitti. Halbuki hiçbir şey “yok” değildi, çaresiz,umutsuz değildi. Her şeye rağmen en uzağa uçanlar, uçmaya hazırlananlar vardı. Ben olmayı öğrenirken aslında biz olmaya hasret kalmıştık. Biz olmayı öğrenmeden ben’in içindeki ışığı, cevheri görememiştik. Her sabah dile gelen çocuk ağızlarımızdaki  “büyüklerime saygı, küçüklerime sevgi“ ne kadar da değerliymiş bizim için meğer.

              Sayıları, istatistikleri, hiç şaşmayan gerçekleri, notları, netleri bir kenara bırakalım. Güneş yeniden doğsun hayâl ufuklarımıza, gökkuşağının çemberinden bütün renkler aramıza dönsün. Mutlu, umutlu, aydınlık, özgür çocukların derdiği çiçekleri koklayalım. “Say beni sayayım seni değil; saysan da saymasan da ben seni sayıyorum."  Ne dersiniz?...         
 

Bu yazı 1972 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum