İsmail ZORBA

İsmail ZORBA

[email protected]

BUGÜN SREBRENİTSA'DA AĞLIYORUZ, OYSA…

14 Temmuz 2023 - 12:16

“İnsanlığın acılarından her şeye rağmen yeni doğan bir günün aydınlığında uyanışa geçen insanlık; dirilişin hikâyesini yazmaya devam ediyor. Her destanın sonundaki gibi iyiler kötüleri yenmeye devam ediyor. Bu inancımıza, umudumuza sahip çıkmak, yaşatmak zorundayız. Bugün Srebrenitsa’da ağlıyoruz ama bir sabah güleceğiz çocuklarımızla. Yüzlerimize güneşin aydınlığı değecek, insanlık karanlığından kurtulacak, kirlerinden arınacak.”
 
İsmail ZORBA
([email protected])
 
BUGÜN SREBRENİTSA’DA AĞLIYORUZ, OYSA…
              
      Tuzla, Markale, Buhine Kuce, Krizancevo, Stupni Domassacre, Uzdol, Grabovica, Miletici, Doljani, Ahmici, Trusina, Dusa, Stripci, Sjeverin, Barimo, Ahatovici, Cemerno, Glogova, Snagovo, Zvornik, Visegrad, Foca, Doboj, Saraybosna ve Srebrenitsa. Sadece şehir isimleri. Şöyle bir baktığımızda belki Saraybosna ve Srebrenitsa isimleri tanıdık gelebilir. Bu şehir isimleri gözyaşı medeniyetinin acılarını harmanlamış, yaşadığı soykırım nedeniyle insanlık tarihinin utanç nişanesi olmuş şehirler..
     Şehirler ve insanlar. İnsanlığın medeniyetle taçlandırdığı şehirlerde yaşanan her hikâye insana ait her şeyi de belgeliyor. Bu şehirlerin soykırım hikâyelerinin üzerinden 29 yıl geçmiş. İnsanlığın çirkin ve kirli yüzünün ortaya çıktığı ve insanlığı çiğneyip bütün vahşeti yaşattığı bu şehirlerin meydanlarında, sokaklarında, evlerinde, toprağında, suyunda bütün zerrelerinde şahitlik ettiği bu şehirler o günlerden bugünlere yüzünü güneşe kahırla, hüzünle kaldırıyor.
     Bu şehirlerin 20’li yaşlarında olan gençleri annelerinin babalarının yüzlerinde hep bir boşluk, bir hüzün ve de derin bir acı görüyorlar. Bu gençlerin hikâyesi bu dünyaya geldikleri andan itibaren acıyla başladı, kanla yazıldı. Kayıp kıtalar atlasından seyrediyorlar dünyaları. Çoğunun ailesi, soyağacı yitip gitmiş, yarım kalmış. Dile kolay katledilen insan sayısı yüzbinlerle ifade ediliyor. Sadece Boşnakların kayıp sayısı ikiyüz bin civarında. Bugün hâlâ toplu mezarlardan çıkarılan kimlikleri belirlenmiş şehitlerin sayısı onbinlerle ifade ediliyor. Gözyaşı medeniyetinin çocukları tarihin en acımasız hikâyelerinden birine tanıklık etmiş.
      Bosna’yı altı defa ziyaret etme imkânı buldum. İlk ziyaretim Srebrenitsa katliamının yıldönümü etkinliklerine katılmaktı. Savaşı hiç görmemiş ama ülkemin yakın tarihinde yaşanan acılara tanıklık etmiş biri olarak gözyaşı medeniyetini gerçek yüzüne yakın hissediyordum. Hissetmek ile yaşamak arasındaki farkı bu gözler gördü. Ciğerdelen’in ne olduğunu ateşin düştüğü yerde bizzat gördüm. İnsanlığımdan mı utandım, göğü boylayan acının, feryadın çığlıkları hücrelerime yerleşti. Günlerce, aylarca kendime gelemedim. Kadın, erkek, genci, yaşlısı Bosnalılara bakarken ilk defa Kurtuluş Savaşı’ından çıkmış atalarımla özdeşleşebildiğimi hissettim.
      Yakılmış, yıkılmış virane bırakılmış şehirlerde, köylerde dolaşırken yardım çığlığı atan ya da Allah diye diye son nefeslerini veren belki de Allah diyecek fırsatı bulamadan bu dünyadan acı içerisinde göçüp giden insanlar. Suretler kovalıyor her tarafta ziyaretçileri. Sessizliğin hükmünde çığlıklar boğazımızda düğümleniyor. Mostar’a yakın bir köyde, bir Türk köyünde sadece yanık minaresi ayakta kalmış bir cami görüyoruz. Sadece bir nümune gördüklerime, şahitliklerime. Camiye tıkılan dört yüze yakın insan diri diri yakılmış. Caminin kalıntılarında insanlığın vahşetinin izleri görülüyor. Neler neler dile gelmiyor sözcükler. Sadece bir örnek. Avrupa’nın ortasında hapsedilmiş, canavarlara, vahşilere teslim edilmiş beyaz efendinin gözlerinin önünde işlenmiş cinayet. Zulmün zalim tarafındakiler yaptıkları yanlarına kar kalmış görünse de zulmedilenler tarafında asıl galibiyeti görmemek imkansız.
      Saraybosna’dayım. Sanki bir hayvan sürüsüymüşcesine ki hayvanlara bir değer veren insanlık burada tarihin kirli yüzünü göstermede zirveyi yaşıyor. İlman dağı ile sınırlanmış bir bölgeye mahkum edilen insanlar zevkle sanki bir av sporu yaparmış gibi her gün avlanıyor. Birleşmiş Milletler temsilcilerinin gözünün önünde sanki bir Hristiyan birliği kuruluyor. Ki bunun Hristiyanlıkla bir ilgisi yok. Tamamen emperyalizmin acımasız vahşeti, doymak bilmez iştihası. Kurbanlar sokakta oyun oynayan çocuktan yaşam mücadelesi verirken hayatını ortaya koyan insanlar. Gören gözlerin kör, duyan kulakların sağır, atan yüreklerin taşa dönüştüğü anlarda Bilge Kral sahip çıkıyor zulmün çocuklarına. Yol gösteriyor. Kimliğine sahip çıkmasını yeniden doğmasını sağlıyor. Boşnakların uyanışı yeni bir dirilişe şahitlik ediyor.
      “Bizi toprağa gömdüler fakat tohum olduğumuzu bilmiyorlardı.” diyordu Aliya izetbegoviç. Her türlü zulme karşı tükenmeyeceklerini biliyordu. Hakk’a inanıyordu, teslim olmuştu. İnsanlığa ait bütün hakikat inancındaydı, imanındaydı. Bilgeliği bilgisinin deryasında damla damla akıyordu. “Her şeye kadir olan Allah`a yemin ederim ki köle olmayacağız.” derken mücadele gücünün kaynağına iniyordu. Ve bu mücadelenin sonunda hayatlarına sadece varolabilmek, insan olabilmek ve insan kalabilmek adına veriyordu. Çünkü büyük milletler kin davası üzerinden kurmazdı geleceklerini. “Biz de zalimlerden olursak, zulme karşı savaşmamızın bir anlamı kalmaz.” Sadece üç cümlesi Aliya’yı ve Bosna’nın uyanışını ve bugünkü yaşam felsefesini okumamıza ve anlamamıza yetiyor.
       Aliya’dan Atatürk’e; Bosna Savaşı’ndan Kurtuluş Savaşı’na göndermeler yaptığımız bugün şimdiki zamanda insan olarak düşüneceğimiz ne çok şey var değil mi? Srebrenitsa katliamının yıldönümünde sözler mânâya ne kadar hükmediyor. Gözyaşı medeniyetinde ciğerler dağlanıyor, insanlığımızdan bir kere daha utanıp silkiniyoruz, gözyaşlarımız sel olup akıp gidiyor. Ama dünyada vahşet bitmiyor, masumların haykırışları durmuyor, kan akmaya devam ediyor. Srebrenitsa’nın ve dünyanın zulüm görmüş canlarının acısı tükenmiyor. İnsanlığın acılarından her şeye rağmen yeni doğan bir günün aydınlığında uyanışa geçen insanlık dirilişin hikâyesini yazmaya devam ediyor. Her destanın sonundaki gibi iyiler kötüleri yenmeye devam ediyor. Bu inancımıza, umudumuza sahip çıkmak, yaşatmak zorundayız. Bugün Srebrenitsa’da ağlıyoruz ama bir sabah güleceğiz çocuklarımızla. Yüzlerimize güneşin aydınlığı değecek, insanlık karanlığından kurtulacak, kirlerinden arınacak.
Bosna’da bulunduğum zamanlarda Balkan müziğinin nağmelerinde kanatlanırdım. Uzak ufuklara bakar, eğleşir. Her şeye rağmen bu topraklarda cenneti yaşamanın hazzını duyardım. Bir yanım hüzün, bir yanım huzur. İnsanların yüzlerindeki hüzün ve huzur gibi. “Ja povedoh bijelo janje sa sobom” (Götürdüm beyaz kuzumu da yanımda)diyordu sözlerinde nağmeler uzayıp gidiyordu. O beyaz kuzuların sessizliğinde kendime geliyordum. Ve son sözler Ölüm Çiçekleri’nin ezgisinden sözlere ve ruha yansıyanlar. Bir vaktinizi ayırıp dinlerseniz siz de hissedersiniz yüreğinizin bir yerinde.

“haydi katre katre içim dalgalandı
katre katre allara boyandı
kaldı ahım ellerinde
canım havalandı
yukarıda saray bosna
gönüllerin hepsi de hasta
coşa koşa geçtiğimiz tarlalar sessiz yasta
katre katre kapılar dayandı
katre katre ölüme dadandı
Bir çiçektin mezarımda
ruhum oyalandı
katre katre şekerde isterdim
katre katre mutluluk düşlerdim
kemanımda davulumda”

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum