İsmail ZORBA

İsmail ZORBA

[email protected]

GENÇ YAZARLAR, MAHMUT COŞKUN VE İKİ ROMANI ÜZERİNE.

12 Ocak 2021 - 20:03

Benim için bir eserin başarısındaki en önemli ölçüt beni düşündürmesi, sadece okumalarıma ait zaman diliminde değil, kitabı elimden bıraktığım zamanlarda da aklımda yer edebilmesidir. Hikâyenin ve romanın tesirinin uzun bir süreci içermesi benim için başarıyı da beraberinde getirir. Diğer daha özel bir ölçüt ise okuduğum eserin bana dokunması, beni içine alıp yaşatması ve okuma tamamlandığında bana bıraktığı cümlelerdir.
 
GENÇ YAZARLAR, MAHMUT COŞKUN VE İKİ ROMANI ÜZERİNE.

Salgın günlerinin yaşattığı sıkıntıların yanında elde ettiğimiz kazanımları da göz ardı etmemeliyiz. Bu zaman diliminde seri bir okuma ve yazma dönemine geçtim ki daha önce bu hızı yakalayabildiğimi sanmıyorum. Evde okunmayı bekleyen kitaplarıma gün doğdu öncelikle. Sonra daha çok dergiyi takip edebilme imkanına sahip oldum. Ve şimdiki zamanı, genç yazarlarımızı tanıma imkânı bulabildim. Edebiyat öyle bir umman ki her yazarı takip etme durumumuz olmuyor. Hele artık geçmişe bakıp hayıflandığımız normal günlerde daha da imkânsız. İşin içine ben, sen, biz, siz, onlarla devam eden tarafgir yaklaşımlarda eklenince basında, sosyal medyada gerçekten hakkını vererek gündeme düşen eserleri bulmak da zorlaşıyor. Çoğu zaman ahbap çavuş, arkadaş, dost derken bu sarmal çoğaldıkça çoğalıyor.

Gerçek anlamda hak ettiği güzelliklere sahip olmasına rağmen geniş okur kitlesine sesini duyuramayan eserleri ve yazarları keşfetmek de çoğu zaman bir tesadüfle gerçekleşiyor. Zaman zaman çıktığım keşiflerde yakalayabildiğim bu eserler benim için birer hazine değeri taşıyor. Özellikle genç kalemlerin edebi manada bir bütünlük vadeden ve geleceğe ışık tutacak eserlerini okumaktan, bu genç yazarları tanımaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Onların bu yaşlarında sahip oldukları donanımdan, hayata bakışlarındaki güzelliklerden, değişim isteklerinden, üretirken devamlı yenilenen düşünce ufuklarından haz alıyorum. Bu genç nefeslerin hedefleri, planları geleceğe daha umutla bakmamıza vesile oluyor.

Geçenlerde bu bakış açımı bir arkadaşım eleştirdi. “Gençleri övüyorsun devamlı, iyi gaz veriyorsun.” diye. Bu tarizli yaklaşım karşısında gülümsedim. Ülkemizde gerçek anlamda okuyan hatta eli kalem tutan insanların sayısına bir baktığımızda sayı olarak bile ifade edemeyeceğimiz bir yüzdelikteki gençlere yol vermenin, cesaretlendirmenin, sanatın olgunluğunda benliğinden uzaklaştırmadan bizim olan sesin daha gür çıkması adına desteklenmesi niye kötü olsun ki? Ama olgunlaşmayı eşiğin öbür tarafında bırakan benlikler nasıl tamamlanacaklar. Ben’in girdabında dolanıp duracaklar, kendi adlarına bir cümleyi bile kuramamanın cesaretsizliği içerisinde bir gölgeye sığınıp yaşayacaklar. Bırakın başkasının gölgesinde barınmayı dostlar, kendiniz olun. Üreten, üretirken çoğalan, ben’ken biz’de tamamlanan ve hizmet aşkını yenilenmede, dirilmede, tamamlanmada bulan insanları nerede bulacağız. Gerçek kalem efendilerinden kimler kaldı? Çoğu atlarına binip terk-i diyar etmişken bizler onlara erişemesek de bırakın gençliğe yol verelim.

Genç yazarlardan dem vurduk. Geçenlerde yayımlanan iki kitabını okuduğum bir genç yazar kardeşimden bahsetmek istiyorum. Şiir, deneme vb türde yazı yazanlar bir şekilde kendilerini daha rahat gösterirler. Ama iş hikâyeye ve romana gelince kurgunun bütünlüğü, anlatılanla, nasıl anlatıldığı arasındaki uyum ve estetik edebî ölçütleri daha ince ayardan ele almamıza neden oluyor. Genel okur kitlesinde hikâyenin veya romanın başarısı okumaya başladığınız andan itibaren sizi sarıp sarmalaması ve heyecan içerisinde elinizden bırakmadan bitirmenizdir. Sonuca ne kadar çabuk ulaşırsanız başarılısınızdır. Tabi bu genellemeyi toplumun genel okuma seviyesine bakarak pekala yapabiliriz. Bir de yüzdelik dilimde çok büyük oranlarda olmayan bir kitle var ki bunlar eğilimleriyle, zevkleriyle ve kendilerine has seçimleriyle okunan eserin layıkıyla, hakkının verilerek okunmasında önemli bir yere sahipler. Bu okur kitlesinin muhakemesi, eleştirel yaklaşımları edebiyat ve sanat gerçek mahiyetine erişiyor, yani eserle okurla hakiki manada tamamlanıyor.

Benim için bir eserin başarısındaki en önemli ölçüt beni düşündürmesi, sadece okumalarıma ait zaman diliminde değil, kitabı elimden bıraktığım zamanlarda da aklımda yer edebilmesidir. Hikâyenin ve romanın tesirinin uzun bir süreci içermesi benim için başarıyı da beraberinde getirir. Diğer daha özel bir ölçüt ise okuduğum eserin bana dokunması, beni içine alıp yaşatması ve okuma tamamlandığında bana bıraktığı cümlelerdir.

Mahmut Coşkun adlı genç meslektaşımın bir yazar olarak başarısı okuma sonrasında bana bıraktığı hatıra cümlelerde saklı. İlk  romanı tamamen geçmişle yapılan bir hesaplaşmanın psikolojik açılımlı bir kurguda kendini gösteren, takip ettiren bir anlatıma sahip. Neşet ve Selim arasındaki temel çatışma kahramanların iç dünyalarından önce sezgiyle sonra da içe dönüşlerle tamamlanarak psikolojik bir rahatsızlığı olan bir gencin yaşadığı travmaları başından sonuna takip edebiliyoruz. Neşet’in gözünden önce her şey normalmiş gibi seyrederken Selim’in dokunuşlarıyla hakikate erdiğimizde çarpıcı bir okumaya erişebiliyoruz. Sadece Müzeyyen ve Muzaffer’in romandaki varlıklarını, davranışlarını sorguladığımız boşlukta kalan yerler de yok değil. Bunun Mahmut Coşkun’un edebi eserde olması gereken bir gizemi yakalama isteğinden kaynaklandığını düşünüyorum.

Eserin toplumsal bir yaraya temas ettiğini, içimizde kayıpların ve gölgelerinde hayat vermeye çalışan benliklerin yaşam savaşı olarak da görebiliriz. Aile, mahalle, arkadaşlar, okul, meslek bütün bunlar bir insanın yaşamına o kadar müdahalelerde bulunabiliyor ki kaybolup gittiğimizin farkına bile varamıyoruz. Ve bir iptidai benliğimizin daha güçsüz olanı dışlaması, ezmesi hatta ona hükmetmesi aslında basit bir hatayken bir cinayet kadar vahim bir olaya da sebep olabiliyor. “Yakarım Gül Satanlar Bahçesini” adlı romanda yıllar önce okuduğum “Sana Gül Bahçesi Vadetmedim” adlı romanın bir okur olarak yaşattıklarını farklı bir kurguda yerel bir kimlikle yaşattığını söyleyebiliyorum.

İlk eseriyle edebiyatımıza yepyeni bir nefes kazandıran Mahmut Coşkun’un ikinci romanı “Başka Biri Olmanın Romanı”nı daha başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Hangi minvalde? Bir kere romanı okumaya başladığım andan itibaren Agâh bir roman kahramanı olarak yakamı hiç bırakmadı. Agâh’ın hayata bakış açısı hayatın ona verdikleriyle tamamlanarak ona bir kişilik kazandırmış kazandırmasına ama Agâh’ın yaşadığı tüm olumsuzluklara rağmen insanî eğilimleri, dik duruşu ve hep güzelden, iyiden yana olması beni etkiledi. Ötekileştirmenin dayattığı bir dünyayı reddeden ve hep hakikati insanın özündeki birlikte bulan anlayışına saygı duymamak elde değil. Sahip oldukları mevkileri sadece ikballeri uğruna gösterdikleri zafiyetlerle gölgesiz bırakan insanların zavallılıklarını görebiliyoruz. Agâh’ın bir kimsesiz olarak hayat bulduğu bir dünyadan kendine ait dünyasına gelgitlerinde yaşadıkları başarılı bir kurguyla hikâyenin sonuna kadar bizi merakta bırakıyor.

Agâh’ın zamanının dışında ve başlarda Agâh’la hiçbir benzerliği olmayan Yakûp’un Agâh’ı takip süreci ve bu takip esnasında kendiyle hesaplaşması, kendini bulması kırk yedi bölümlük romanın on bir bölümünde yer alarak Agâh ve sonrasının bilinmezliğinde ortaya çıkan bütün sırları keşfetmemize neden oluyor. Çatışma Agâh’ın hem kendi içinde hem çevresiyle. Agâh her ne kadar hayatını tırnaklarıyla kazıyarak gelse de tam olgunluğa ulaşmamış bir ruha sahip. Onun çocuksuluğu ona ayrı bir masumiyet katıyor. Evi, öğrencileri, arkadaşları, hasımları ile romana ayrı bir güzellik katan Nihâl ile ilişkisi Agâh’ı farklı cephelerden tanımamıza kaynaklık ediyor. Fakültedeki çalışma odasından, evinde kendine ait bir dünya çizdiği duvarına kadar eşyaya Agâh’ın ruhu siniyor.

Agâh’ın şair ruhuna dokunan mısralar Nihâl’den öğrencilerine götürdüğü sevgide harmanlanıyor. İdealist bir romantik aslında. Hatta bir geçmiş zamanların hikâyelerinden çıkıp gelme bir karakter. Onun hayâl ve gerçek arasında sıkışmış kişiliğine ait çıkışları onu olduğu gibi seven ve destekleyen Sühan’ın anlattığı hikâyelerde yakalayabiliriz.

Romanda üniversite eğitimine, öğrencilerin yaşadıkları siyasal, sosyal çatışmalara yine akademisyenlerin eleştirel bir gözlemden geçirilerek aktarılan çatışmalarına kadar bir çok sorunsallığa değiniliyorken asıl dikkatimi çeken Agâh’ın gözünden ailenin sorgulanması hatta deneysel bir gözlemden geçirilmesiydi. Romanı okuyanlar romanın içinde farklı bir hikâyeye bu ailenin varlığıyla şahit olacaklar. Bu aile Agâh’ın ve Yakup’un sırlarında farklı hakikatlere erişmemize neden olacak. Mahmut Coşkun bu romanında aynı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanının sonunda Mümtaz’ın başına neler geldiğini bir gizemle sırladığı gibi Agâh’ın başına neler geldiğini merak etmemize neden oluyor.

Mahmut Coşkun’un iki romanından baba dokunan ve de hatıra kalan cümlelere gelince.. Yakarım Gül Satanlar Bahçesi’nde Neşet’in kendini kaybettiği bir anda yanındaki bir camiden duyduğu sözler: “Düşmanın dost eyle gel dostunla dahi hemdem ol / Râh edip hak bulmak istersen birade Aşk’a düş.” Başka Biri Olmanın Romanı’nda da Sühan’ın Agâh’a anlattığı son hikâyeden sonra söylediği söz: “Aşk çöle düşmekle bulunmaz Agâh, hele yirmi birinci yüzyılda kimse aşkından çöle düşme lüksüne sahip değildir.” İle Agâh’ın romana veda ettiği bölümde Ulvi Soner’den alıntı yaptığı söz : “Yaşam vuruldu sırtıma, gözlerine kayıtsız kalamadım.”

İsmail ZORBA
([email protected])

            
             

Bu yazı 2049 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum