İsmail ZORBA

İsmail ZORBA

[email protected]

ESTERGON'DAN TUNA'YA BİZDEN SESLER

13 Haziran 2021 - 11:31 - Güncelleme: 13 Haziran 2021 - 11:37

“Tarihin bu sayfalarında bir kazanan olamazsınız, tarih yaşanılan andan itibaren onu sadece olduğu gibi bırakmak kalplerde var olan ya da var olacak tek bir doğru içerisinde kalabilmesini sağlamak gerek. Burada sen, ben adına düşünemezsin, burada biz varız, milletlerin ötesinde insanlığın hikâyesi var.”
 
Lebedy Janos (Attila)
                                  
İsmail ZORBA
([email protected])

           ESTERGON’DAN TUNA’YA BİZDEN SESLER
              
               Halen Estergon kalesi surlarındayım. Gruptan ayrılıp kaleye kuzey burcundan giriyorum. Tam kale burcunun önünde bir güneş saati karşılıyor beni. “Güneşin ötesinde bir zaman yok.” diye yazmışlar Latince. Macarlar da “Güneşin de teknolojinin de ötesinde bir zamana ait.” diye not eklemişler. Azizlerin mezarlarının bulunduğu bu mekânı kendi dillerinde dünya zamanının dışına ötelemişler, bizim tayy-ı zamanımız gibi. Kalenin kuzey burcu şehre bakıyor. Kuzey burcunun zirvesinde azizlere ait mezarlar, şapeller karşılıyor beni.

             Buradan güney burcuna geçiyorum. Burada evlad-ı fatihan’a ait izleri takip ediyorum, Türk’ün fetih heyecanı ruhumu sarıyor. Çünkü Tuna’yı görüyorum. Tuna’dan karşıya bakan akıncıların gözlerinde hayâl ediyorum kendimi. Kulaklarımda rahmetli Barış Manço’nun “Estergon Marşı”, adımlıyorum kalenin Tuna’ya bakan zirvesinden. Akıncılar geliyor atlarını şaha kaldıra kaldıra. Kan ter içerisinde kalmış yiğitlerim. Onları kösler, davullar, nekkareler karşılıyor. Her sabah, her akşam kösler ortalığı inletirmiş. Karşı kıyıya “Estergon bizim! Biz buradayız!” diye haber salarlarmış.

             Estergon, Balkanlardaki nişanelerimizden biri. Akıncıların yiğitliği ve kıdemi Tuna’nın üzerinden kaç kez geçtiklerine göre hesap edilirmiş. Her bir geçişte ne kahramanlık hikâyeleri yazıldı kim bilir? Surlar, kale içi yeşil bir cennete bürünmüş bu güzellikler içerisinde ezan sesi dinliyorum. Abdestimi alıp topların bulunduğu iç mekanda namaz kılıyorum. Dua ediyorum evlad-ı fatihan’ın ruhuna. Bu diyarları vatan edinen, bu toprakları kanlarıyla sulayıp şehadet şerbeti içen atalarımı gözyaşları içerisinde yad ediyorum.

           Kulaklarımda ezan sesleri, köslerin sesleri ve mehteran. Gözüme atalarımızdan yadigar bir mezar taşı ilişiyor. Hemen Tuna’ya bakan surların dibinde. Üzerini yeşillikler kaplamış. Hemen üstünü pembe fındık gülleriyle çevrelenmiş bir taç kaplamış. Bize ait izleri yok etmişler kendilerince ama zaman fethin şahitliğini göstermekte ısrarlı. Şu mısralara dökülüyor gönlümden.

“Ben fatihlerin emaneti bu kal’anın  pembe gülüyüm
Ecdada dair gönül mührüyüm
Her ne kadar çalsa da kulenin çanları kulaklarımda
Allah Allah nidaları ruhumda söylenir durur
Ben ecdadımın nazlı gülüyüm”

          Macaristan seferimizin her bir durağında Estergon’dan Tuna’dan izler var. Tuna’nın ruhu öyle içimize işlemiş ki Balkanlar baştan başa Tuna’yla Türklüğü yaşatıyor. Tuna kıyılarında hep bizden parçalar var. Bir Macar köyünün adına işlemiş fatihan :”Kız Öptüren” köyü. Rivayete göre köyden geçmekte olan akıncılarımızı köylüler karşılar. Bir sıkıntı yaşanmadan dostlukla gelip gitsinler diye.  O sırada akıncı beyi çeşme başında güzeller güzeli bir kız görür. Kızı işaret ederek, benimle evlendirirseniz köyünüze her daim dost olurum, diye. Amma velakin kız evlidir. Durumu arz ederler akıncı beyine. Akıncı beyi güler, o zaman bir kerecik öpmeme müsaade etsin, der. Köy, dostlukla korunur. Adı “Kız Öptüren” köyü olarak kalır. Macarlarda bizden kalan o kadar hikâye var ki. Bunları anlatmaktan zevk aldıklarını hissettim.

         Macaristan yer kabuğuna çok ince bir katmanla bağlı ve bu yüzden kaplıcalar bütün Macar topraklarına yayılmış. Sulak ve bereketli topraklar üzerinde Tuna ile taçlanmış çok bereketli bir ovaya yayılmış durumda. Bu yüzden tarihin her döneminde gözler bu topraklar üzerinde kalmış.

         Estergon’dan ayrıldıktan sonra Macar entelektüellerinin yaşadığı küçük bir kasabaya uğruyoruz: Szentendre” Bizim yazlık mekânlarımız gibi. Ama bu kasabada İzmir’li Şakir’le ayrı bir hikayeye tanıklık ediyoruz. Şakir İzmir’den ailesine üniversite okuyacağım diye buralara gelmiş. Bir Macar’la evlenmiş. Bu kasabaya kapağı atıp bir hediyelik eşya dükkanı açmış. Keyfi yerinde. Türk usulü pazarlık burada da kendini gösteriyor. Şakir her bir malın satışında yeminler ediyor zararına diye. Gülüyoruz. Şakir o kadar candan, o kadar sıcak ki. Macarlar onu çok seviyorlar. Bir yardıma ihtiyaçları olduğunda Şakir’e koşuyorlar hemen. Şakir, bizden çok var burada diyor ve ekliyor Macarlar, Türkleri ayrı bir sever diye.

           Şakir’in şahsında Türk bezirganlar geliyor aklıma; birden Macaristan, tarihten bugüne akıncılardan, bezirganlardan bugüne gurbetçilere kadar  ayrı ayrı hikayeler yazıyor bizlere.

            Seferimizde Mohaç ve Zigetvar’ın ayrı bir yeri var. Kanuni Sultan Süleyman’ın Macaristan topraklarını fethinin gençlik ve yaşlılık dönemlerini temsil ediyor. Macarlar Mohaç savaşını, savaşın yapıldığı yakın bir yerde temsili bir platform üzerinde bir müzeyle tamamlayarak yaşatmaya ve belleklerde canlı tutmayı başarmışlar.

            Haç’ın Hilâl’le savaşında galibiyeti Hilâl’den yana göstermelerine rağmen Kanuni elindeki filelerde kelleler toplayan bir sembolle gösterilmiş. Savaşın mağlubiyeti hazmedilememiş. Bu da son derece doğal karşılanmalı. Ve hazırladıkları film gösterimini başarılı bulmama rağmen bir yerinde akıncılarımızı Avrupalının hafızasına nakşettiği “barbar” temsilinde yakıp yıkan, yok eden Moğollarla eş tutmuşlar.

            Filmin bir yerinde konuşan bir Macar tarihçinin sözleri dikkatimi çekti: “Bizim tarih içerisinde işgale uğrayıp insani temelleri paylaştığımız en mutlu ve refah dönemimiz Osmanlı dönemidir.” Bu Macarlarda son yıllarda yeniden başlayan, Avrupa’nın ve kilisenin nakşettiği yanlı tarih okumalarından kurtulup kendi tarihlerini bizzat kendi kaynaklarından araştırıp kendi öz belgelerinde buldukları bilgilerde bulabiliyoruz. Bunlar çok değerli tespitler. Macarlar, tarih boyunca Haçlı ordularının egemenliği altında kalmışlar.

                Macarların tarihe karşı yaklaşımları, Hun soylarını araştırmaları çok da yakın zamanlar da değil aslında. 19.yy başlarında Budapeşte sefirimiz yazar Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Macarların Türkoloji çalışmalarına ne kadar önem verdiklerini bizzat naklediyor. Ve devleti kurdukları yedi beylikten altısı Türk soylu, biri Slav soyundan. Kralları İstepan çepeçevre kuşatıldıkları Hristiyan Avrupa’sında hristiyanlığı kabul etmekten başka çare bulamamıştı. Ama Macarların ilk bayraklarındaki hilal, yine en önemli devlet sembollerindeki Attila’nın kılıcını tutan Anka kuşları Turul, Türklüğe dair önemli izler. 

                Tarih, Türklük derken Zigetvar Kalesi’ne, Kanuni’nin son seferini yaptığı kaleye geliyoruz. Bir bataklığın ortasındaki bir ada kale durumundaki Zigetvar’dan bugün yemyeşil bir ormanlık alanının ortasında son derece muhteşem bir tabiat ortasında kalmış ve de korunmuş bir kaleyle karşılaşıyoruz. Macarların müzeciliği, tarihçiliği mükemmel. Estergon’dan başlayarak, Yanık Kale, Peç şehri, Mohaç, Budapeşte ve Zigetvar seferinde tarih bu kadar şuurlu işlenir ve nesillere aktarılarak yaşatılır.

                Aklıma Çanakkale’m, Fetih surlarım, Sakarya cephelerim, Sarıkamış şehitliğim geliyor. Anadolu’m da zerre zerre her bir karışında tarih yazıyor am; ne kadar yaşatılıyor; büyük bir soru işareti? Müzeleri ziyaret eden büyük küçük çocuklar, aileler dikkatimi çekiyor. Biz de Çanakkale’miz başta, Sarıkamış’ımız, İstiklal cephelerimiz yeni yeni bilinçli bir şekilde yaşatılmaya başlandı. Nerede Erzurum tabyaları, nerede Fethin İstanbul’u, nerede Edirne Savunması, nerede Kıbrıs şehitlerimiz?  Tarih sadece okutularak genç beyinlerde şuur akışı sağlanmaz; aynı zamanda yaşatılmalıdır.

                 Zigetvar’da bir dostla, bir Türk dostuyla kalıyorum. Macar tarihçi  Lebedy Janos’la tanışıyorum. Tarihe, fetih topraklarına ve de Macarlara bakış açım değişiyor. Onu da dilerseniz gelecek yazımızda paylaşalım; sözü Estergon gülünün önünde bitirelim. Tuna’ya bakıyoruz aşkla ve Tuna’ya kara sevdalı akıncılarla bir yürekte söylüyoruz:

“Estergon Kal'ası su başı kal'a
Göklere ser çekmiş burçları hele
Biz böyle kal'ayı vermezdik ele


Akma Tuna akma ben bir dertliyim
Yar peşinde koşar kara bahtlıyım”

 
Ruhlar şad olsun!.


 

Bu yazı 322 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum