Mehmed Veysî DÖRTBUDAK

Mehmed Veysî DÖRTBUDAK

[email protected]

HZ. MEVLÂNÂ'YA DÂİR…

16 Aralık 2020 - 10:38

                  HZ. MEVLÂNÂ’YA DÂİR…
Devlet-gâhıdır çün ehl-i Rûm’un bâb-ı Mevlânâ*
“Nefahtü” sırrına sahip, Hazret-i İnsan olarak dünyaya ayak basan bahtlılardan biri de Hz. Mevlânâdır. 1207 senesi hazan vaktinde 30 Eylül’de, şu an Afganistan sınırları içinde olan, o yıllarda Harzemşahlar egemenliğindeki Belh’te dünyaya ayakbastı. Hazan vakti dedik malum sonbahara hazan vakti de deriz. Ayrıca Hz. Mevlânâ dünyayı bir gurbet olarak gördüğü, Sevgili’den ayrılık vakti olduğu için de “hazan vakti” dedik.
Sultânü’l-Ulemâ Bahâeddin Veled’in oğludur. Övünülecek nesilleri baba tarafından Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk(R.A.); anne tarafından Hz. Ali(K.V.) Efendimize dolayısı ile Hz. Muhammed(S.A.V.)’e çıkmaktadır. Bu nedenle onun soyu hem âşıkândır, hem sâdıkândır. Âşıkândır, Hz. Ali’ye; sâdıkândır, Hz. Ebû Bekir’e bağlıdır.
Moğol ordularının batıya doğru akınları insanları tedirgin etmiş ve on binlerce insan Anadolu’ya doğru yönelmiştir. Bu göçenler arasında Hz. Mevlânâ’nın ailesi de vardır. Ailenin ilk durağı Nişabur’dur. Burada Feridüddîn-i Attâr’ın misafiri olurlar. Attâr, çocuk yaştaki Hz. Mevlânâ’nın bilgi ve zekâsını takdir ile ona “Esrar-nâme” adlı eserini hediye eder.
Nişabur’dan Bağdad’a yönelen kervanın kendisi varmadan haber varmıştır. Bağdad’a yaklaşınca kim oldukları soruldukta “Allah’tan geldik, Allah’a gidiyoruz. Allah’tan başka kimsede kuvvet ve kudret yoktur. Biz mekânsızlıktan gelip mekânsızlığa gidiyoruz” diye cevap verirler. Bu sözler Bağdat’ta yaşayan Şihabeddin Sühreverdi’ye ulaştığında “Bu ancak Belhli Bahâeddin Veled olabilir; çünkü ondan başka biri ne bu çeşit bir söz söyler, ne de bu tarz bir dil kullanabilir.” der. Bağdad’a indiklerinde babası, halife tarafından gönderilen hediyeleri ve 3000 Mısır altınını “Halife’nin malı haram ve şüphelidir.” diyerek kabul etmez [1]
Kafile Bağdad’da çok durmamış, Kûfe yoluyla Mekke, Medine, Kudüs ve Şam’a gelir. Bahaeddin Veled:
- Allah, yurdumuzun Anadolu topraklarında olmasını buyuruyor. Bizim durağımız Konya şehridir. Bu belde bizi çekiyor.
diyerek, Anadolu Selçuklu Devleti sınırlarından içeri girmişlerdir. Erzincan Akşehir’i, Sivas, Kayseri, Niğde üzerinden Larende (Karaman)’ye yerleşirler. I. Alâeddin Keykubad kendilerini Konya’ya davet eder. Gelişlerinde Sultan tarafından karşılanırlar. Sultan Bahaaddin Veled’in  elini öpmek ister. Herkese elini değil eteğini öptüren Sultan’a, Bahâeddin Veled Hazretleri ancak bastonunun ucunu öpme izni verir. Verilen mesaj önemlidir. Gönül ve ilim adamlığı dünya hükümranlığından üstündür. Selçuklu Sultanı da bunu kabul eder.
Bir yol gelinmiştir. Yol insanı olgunlaştırır. Yıllar süren bu yolculuk esnasında ilim ve irfan hayatına damgasını vurmuş nice insanlarla, Attârlarla, Sühreverdilerle, İbn-i Arabîlerle buluşulmuş, onlardan etkilenilmişti. Boşuna dememişler çok yaşayan mı bilir, çok gezen mi diye. Yola çıkan er ya da geç menziline varır ama menzile varmak için de yola çıkmak gerektir. Tarikat da yol demek değil miydi.
Ve Konya’ya yerleşilir. Bahaeddin Veled’in “irci‘î” emrine riayetiyle ilim de olan kemâl, Burhaneddin Muhakkık Tirmizî ile irfanda da kendini gösterir.
Sıra aşk ateşini yakacak Şems Hazretlerine gelir. Sohbetlere başlanır. Allah’ın velî kulları arasında haşa bizim derecelendirme yapmak gibi bir hadsizliğimiz söz konusu değildir. Sohbet iki eşit kişi arasında karşılıklı olur. Kim kimin hocası, kim kimin öğrencisi belli değildir. Hakk’ın hakikati bu sohbetlerle bulundu. Her şeyin bir sonu olduğu gibi bu güzel demlerin de sonu geldi.
Mesnevî takrirleri Çelebi Hüsmeddinle başlar. Hazret söyler o yazar. Çelebi Hüsameddin sırdaştır. Hazret söyler o yazar. Hz. Ali’nin sırlarını kuyuya anlatması gibi sırlar Çelebi Hüsameddin’e söylenir. Hazret söyler, o yazar.Ortaya 26.000 beyitlik Mesnevi çıkar. Hz. Mevlâna buna “Hüsâmî-nâme” der. Bugünün deyimiyle Çelebi Hüsameddin’e ithaf eder. Gazellerinden oluşa “Divân-ı Kebir”ini de Şems-i Tebrîzî’ye ithaf eder.
Sonradan Mesnevî’i okuyan herkes kendi zannınca manalar çıkarmaya kalkar. Hazret insanları iki mesleğe ayırmıştır; çöpçüler, kuyumcular. Çöpçü olanların gözü çöpte idi, zerzevatta, kabakta idi; kuyumcunun gözü vahdet incilerinde, pırlantalarda idi. Denmişti ya herkes kendi zannınca anlar. Kimin aklı neye çalışırsa onu anlıyordu, onu anlatıyordu.
Sevgiliyle buluşma vakti geldi. Gidecekti. Son olarak bir vasiyet bıraktı:
“Ben size gizlice ve açıkça Allah’tan korkmayı, az yemeyi, az uyumayı, az söylemeyi, günahlardan kaçınmayı, oruca, namaza devam etmeyi, daima şehvetten kaçınmayı, halkın eziyetine ve cefasına dayanmayı, ayak takımıyla ve akılsızlarla düşüp kalkmaktan uzak bulunmayı, kerim olan dini bütün kişilerle olmayı vasiyet ederim. Çünkü insanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı az ve öz olandır.
Hevâ ve hevesten yüz çevirmek, kahramanlık
Hevâ ve hevesi bırakmak da peygamberliğe özgü bir kuvvettir.
HAMD YALNIZ ALLAH’A MAHSUSTUR,
ALLAH’I BİRLEYEN KİŞİYE SELAM OLSUN!
Bir şey istemiyordu insanlardan; Allah’tan korkmayı istiyordu. Allah’tan korkan kişiden hiçbir kötülük gelmezdi insanlara. İyi insan olunsun istiyordu.
Riyazeti istiyordu. Bir sohbetinde “Riyazet, Fırat’ın kıyısında olduğu halde susadığı zaman oradan sadece bir bardak su alıp içmektir.” demişti. Az yiyin diyordu. Gözünüzü hırs bürümesin diyordu.
Az uyuyun çok çalışın demişti vasiyetinde. Müslüman çalışkan adamdır.
İnsanın başına ne gelirse dilinden gelirdi. Mesnevi’sine de zaten “DİNLE” diyerek başlamamış mıydı? Söz gümüşse sükût altındı. Kıymetli olanı tercihe edin diyordu.
İnsanlar daima Allah’ın yolunda olsun istiyordu; günahlardan kaçınmalarını, oruca, namaza devam etmelerini istiyordu.
Şehvetten kaçının diyordu. Şehvet sadece cinsi istekler, bedensel hazlar mıydı? Şehvet tutkuyla bağlandığımız her şeydi. Saatlerimizi ayırdığımız, gelen videolara saatlerce takılıp birçok yapacağımız işlerden geri kalmamız şehvet değil miydi? Yaptığımız paylaşımın kaç beğeni aldığını takip etmek şehvet değil miydi? Tutkularımız şehvet değil miydi. Zaten şehvet de tutku değil midir?
Yaratılanı Yaratandan dolayı sevip onun eziyetine ve cefasına dayanmayı insanlara tavsiye ediyordu. Gün gelecek yapan yaptığından utanmayacak mıydı?
Ayak takımıyla ve akılsızlarla düşüp kalkmaktan uzak durun diyordu. Sizinle onlar arasındaki farkı anlamayanlar çıkar.
“Kerim olan dini bütün kişilerle olmayı vasiyet ederim.” demişti. Dini bütün olan kişi başkasına kem gözle bakmaz, başkasının malına el sürmez, kendine ait olmayana göz ucuyla olsa dahi bakmaz, hırsızlık yapmaz, kul hakkına girmez, kul hakkına saygı gösterir ve riayet eder. Dini bütün olan kişi riyakarlık etmez, riyanın haram olduğunu bilir.
Burada “Kerim olan” kelimesi de dikkatimizi çekmekte. Kerim olan kişi cömerttir. Almaya bakmaz vermeye alışıktır. Kerim olan kişi kendisinin ve etrafının şerefiyle izzetini gözeten kişidir. Vadini yerine getiren kişidir. Verdiği sözü tutar. Kerim olan kişi kendisine sığınanı geri çevirmez. Çünkü insanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır.
Sözün hayırlısı az ve öz olandır. Her konuda malumat-furuşluk yapılmasını istemez.
Gereksiz şeylerin, lüzumsuz arzuların peşinden koşmamalıdır insan.
Hamd yalnız Allah’a mahsustur, minnet Allah içindir. Kimseden bir şey beklememelidir insan. Beklentimiz Allah’tan ve teşekkürümüz yalnızca Allah’a olmalıdır.
Allah’ı birleyen kişiye selam olsun! der. Birçok şeyimizi Allah’ın önüne koymuşuz. Makam mevkiimiz, çoluk çocuğumuz, mal ve mülkümüz, arabamız Allah’ın önündedir. Allah’ı birlemek gerek mesajını bize verir.
Ve zaman geldi kendini Hz. Mevlânâ ile tanıtanlar türedi. Hazrete bir şekilde dil uzatıp meşhur olanlar türedi. Savunmasız, bu dünyayı bırakıp öbür âleme geçenlere dil uzatıyorlardı. “Bu can bu tende olduğu müddetçe Kur’ân’a bağlıyım, Hazret-i Muhammed’in yolunda bir toz zerresiyim” diyen kişiye iftiralar atılıyordu. Dedik ya savunmasız kişilere saldırmak kolaydır. Halbuki “Bir ayağımız İslâm’ın dört esasında (Kitap, Sünnet, icma, kıyas) sabittir, diğer ayağımız dünyayı dolaşır” demişti.
Çöpçü çöpü görür, kuyumcunun da gözü altındadır vesselâm…
 

* Hz. Mevlânâ’nın kapısı Anadolu halkı için ululuk, büyüklük,mutluluk, saâdet, tâlih ve baht kapısıdır. Şiir Nâfi‘e aittir. Osmanlı Şiirinde Mevlânâ Övgüleri ve Mevlevîlik Unsurları, Eylül 2009, Ankara, s. 84.’den alınmıştır.
[1] Ahmed Eflâkî, Ariflerin Menkıbeleri, Haz. Tahsin Yazıcı, İstanbul 2006, s. 74.

Bu yazı 4143 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum