Mahmut Haldun SÖNMEZER

Mahmut Haldun SÖNMEZER

[email protected]

BATILI AYDIN EN KIRGIN VE HIRÇIN DÖNEMİNİ YAŞIYOR

05 Ekim 2021 - 21:12

BATILI AYDIN EN KIRGIN VE HIRÇIN DÖNEMİNİ YAŞIYOR

Geleneğine yabancı, içinden çıktığı kültürle kavgalı bir tiyatro oyuncusu vadesini doldurarak ebedî âleme göç etti. Yıllarını geçirdiği sahneden uğurlanırken aynı yola baş koymuş dostlarından birisi ise ölümü ganimet bilen bir fırsatçılıkla yıllardır rûhunda biriktirdiği gayz ve ifrâzatı büyük bir hınçla kustu. 

Bakınız, arkadaşının arkasından neler demiş hazret: “Yetmiş senedir bu ülkeyi din bağımlısı hükûmetler yönetiyor. Ama ona rağmen yetmiş senedir inadına tiyatro yapıyoruz biz. Ferhan da inadına tiyatro yaptı hep. Şimdi O Rasim’ine kavuştu. Münir abisi, Erol abisi, Levent hep birlikte orada bir meyhanede kafayı çekiyorlar. Unutulmayacaksın Ferhan.”

Sanırsınız ki, din bağımlısı dediği hükûmetler, onların san’atlarını icrâ etmesine engel olmuş, bu yolda onlara hep zorluk çıkartmış, tekerlerine çomak sokmuş. Bu sözlerde, Batı orijinli sahne san’atlarına karşı yetmiş yıldır gelen hükûmetlerin bir alerjisi olduğu îmâsı saklı. Hâlbuki tiyatro ve sahne san’atlarında yaşanan en büyük gelişmenin bu dönemde olduğu gün gibi ortada. Bugünkü cumhurbaşkanının, İstanbul’un bir opera binasına ihtiyâcı olduğuna herkesten önce parmak bastığını bilmeyen mi var? 

Ve yine sanırsınız ki, yetmiş senelik hükûmetler, onların hayat tarzlarına müdâhale etmiş,  kafayı çekmelerine engel olmuş. Kapağı öbür tarafa atınca hürriyetlerine kavuşuyor, rahatça demleniyorlar anlaşılan. Bu dünyada eremedikleri devlete(!), orada nâil oluyorlar.

Söz, neresinden tutsanız dökülüyor, o yüzden de fazla irdelemeye gerek yok. Her şey çok açık. Bu zevât, artık yaşadıkları ülkede bazı şeylerin değiştiğini ve bundan sonra da değişmeye devam edeceğini net bir şekilde görüyor. Ve buna karşı yapabilecekleri hiçbir şey de yok. Zîrâ rüzgâr aleyhlerine esiyor. Kısacası, artık suyu tersine akıtmak mümkün değil. Tabiatıyla da içlerinden “Bu gidiş durdurulamaz.” diyorlar. İşte o yüzden de kırgın ve hırçınlar, yeis ve inkisâr içerisinde kıvranıyorlar…

Dikkat ettiniz mi, son yıllarda bu zevâtın ağzından buna benzer bir yığın herzenin döküldüğüne şâhit oldu bu toplum. Bu, bir yıkım ve kaybediş psikolojisinin tezâhürü. Bunlar eskiden de hasmâne bir tutum içindeydiler. Fakat o zamanlar fütursuz ve emreden bir edâ hâkimdi tavırlarına. Hep üst perdeden konuşur, burunlarından kıl aldırmazlardı. Hiç çekinmeden, saygısızca ayar verirlerdi muhataplarına. İpler ellerindeydi çünkü. Günümüzde ise durum farklı. Sözlerine kötümser bir rûh hâli hâkim. Şuûraltı bulanık, süngü düşük, gelecekten de ümitsizler. İstikbâlin, mâzîden daha iyi olacağına ilişkin hiçbir umutları yok. Bedbin ve kırgınlar, karamsarlık benliklerini işgal etmiş durumda.

Hiç şaşmayalım, böyledir bunlar… Üzerinde yürümeye alıştıkları zemin sarsılmaya başlayınca şakülleri kayar birden. Akabinde de başlarlar ağlayıp sızlanmaya… Öfke ve hırsla basarlar yaygarayı.

Hikmetten, irfândan, tasavvuftan nasipleri yoktur zîrâ. O yüzden de sessizce bir köşeye çekilip muhâsebelerini yapamazlar. “Nerede hata yaptık?” demeyi akıllarına bile getirmezler. Oyuncağı elinden alınmış çocuk gibi feryat ederler sadece. Sürekli veryansın etmeleri, içlerindeki daha büyük gürültüyü bastıramadıkları içindir.

Evet, rûhundaki isyanı bastıramamış bir insan konuşur ancak böyle. İç dünyasında denge kuramamış bir âdemin ağzından dökülür bu tür sözler. Böylesine bir savruluş, ancak öyle bir iklimde yaşanır. 

Hiç şüphesiz Batıya angaje aydınımız en hırçın ve kırgın dönemini yaşıyor. Hırçınlığı da kırgınlığından geliyor zaten. Husûmetleri yeni değil bunların. Eskiden beri içinden çıktıkları toplumun değerleriyle kavgalıydı onlar. Fakat artık güç ellerinde olmadığından hem üslup değişti hem de hasımlık gizli olmaktan çıkarak alenîleşti.

Daha önce de çok gördük benzer manzaraları. Onlarınki kötü talihe küfretmek. “Lânet olsun böyle kadere…” demek. Sanki yıllarca bu ülkenin kaymağını yiyen onlar değildi. İkbâl güneşi düne kadar adamdan bile saymadıkları, “Öküz Anadolulu!” diye küçümsedikleri bu ülkenin evlâtlarına dönünce birden hazımsızlık yaşamaya başladılar. Geçmişte bu ülkenin evlâtlarına parya muamelesi yapanlar, artık bu imtiyâzdan mahrûm kaldıkları için öfkeleniyorlar. Bundan sonra da öfkeleri kolay kolay dinmeyecek. Çünkü efendi olmaya alışanlar, köle muamelesi yaptıklarının efendiliğe terfî etmesine tahammül edemezler. İşte bunlar da öyle. “Ayaklar nasıl baş olur?” derdindeler…

O gün, ölmüş bir insanın ardından yapılan veda konuşmasına şu iki duygu hâkimdi: nefret ve muhâlefet. Yakın dostunu kaybeden bir insanın keder ve hüznü değil, aslâ iflâh olmayacak müzmin bir muhâlifin nefreti, bulanık bir şuûraltının hezeyânlarıydı görüp işittiklerimiz.

Gelelim bu aydın tipinin öbür dünyaya ilişkin düşüncesine. Daha doğrusu âhireti nasıl gördüğüne… Zîrâ dolaylı da olsa, o konuşmada buna yönelik bir gönderme de vardı.

Öncelikle şunu söyleyelim ki, bazı istisnâlar dışında, bu aydın tipi kesinlikle ateist değil. Yaradanın varlığına inanıyor. Fakat O’nun bildirdiklerine bütünüyle îmân ettiği söylenemez. Bu konuda eklektik bir tutum içinde. Âhireti yok saymıyor. Bir başka dünyanın mevcudiyetine inanıyor ya da inanmak istiyor. Zîrâ aksî durum onu boşluğa düşürüyor. Ama âhireti kendisine bildirildiği gibi değil, dünyevî heves ve arzularına göre tasavvur ediyor. Yani içeriği kendisi belirliyor. Daha doğrusu öyle olmasını istiyor. İlhâmını kutsal kaynaklardan almıyor; sahip olduğu alışkanlıklar, hayat tarzı ve cumhuriyetin değerleri(!) âhiretteki yol haritasını belirliyor. Bir nevi âhireti de sekülerleştiriyor.

Bu câmiaya mensup insanların vefatlarını müteakip arkalarından verilen ölüm ilânlarını hatırlayalım bir. Oralarda sıkça karşımıza çıkan bir ifâde vardır: Bir cumhuriyet insanını daha kaybettik.

Bu tabirin üzerinde düşünmek gerekiyor. Kimdir bu cumhuriyet insanı? Ne anlama gelir, vasıfları nelerdir?

Bir cumhuriyet insanı için, lâik-demokratik cumhuriyet ilkelerine bağlılık, İslâmın itikadî esaslarını tasdikten bile daha önemlidir. Çünkü bu din tam anlamıyla ancak lâikliğin olduğu bir ülkede yaşanabilir. Lâikliğin olmadığı yerde ise kadük kalmaya(!) mahkûmdur. Yani onlara göre lâiklik, İslâmiyetin mütemmimidir.

Hattâ onlardan bazıları için bu kavram, Müslüman olmanın da ötesinde anlamlara sahiptir. Zîrâ bu câmiaya mensup bir şahsın anlayışına göre; “Lâik olmayan insan bile değildir.”

Görüldüğü gibi bu zihniyet nazarında lâiklik, târihin bir döneminde, belli bir coğrafyada şartların icbârıyla ortaya çıkan bir sosyal olgu değil, neredeyse mutlak hakikate eşdeğer olan bir ölçü ve keyfiyettir.

Ve yine bunlar lâik-seküler bir ahlâk anlayışına sahiptirler. Müeyyidesi olmayan ya da çok zayıf olan bir ahlâk anlayışıdır bu. Dinin yasaklarından âzâde olup kendi kayıtsızlığına usûlünce bir kılıf uydurmak temel esprisidir bu anlayışın.

Bugün artık hayatta olmayan bir işadamının şu sözleri, bu zihniyetin, mensubu olduğu toplumun dinine nasıl yaklaştığını göstermesi açısından enteresandır:

“Ben dindar bir insanım. Fakat dünya işleriyle din işlerini ayırt eden bir insanım. Ben Hicaz’a gitmiş bir adamım. Ondan sonra çeşitli ibâdet yerlerinde bulundum. Diğer taraftan da bu dindarlığım hiçbir zaman işlerimi aksatmadı. Meselâ ben kalkar akşam bir viski içerim. Ben bu viskiyi sarhoş olayım diye içmem. Çok yorgun geliyorum, kafayı dinlendirmek için bir kadeh alırım. Bu günahsa Allah affetsin.”

Yukarıdaki fiilin yapılması değildir abes olan. Böyle bir çiğliğin milletin önünde hiç sıkılmadan, rahatça anlatılmasıdır. Biri emir, diğeri nehiy olan birbirine zıt iki fiilin uzlaştırılmaya çalışılmasıdır. Filvâki sistemin aradığı, idealize ettiği insan tipi de budur zaten: Lâik Müslüman.

İşte cumhuriyet insanı olarak lanse edilen tipin genel çerçevesi budur. Ve ne yazık ki sistem bu insan tipini inşâ etmede bir ölçüde başarılı da olmuştur. En azından toplumun bir kısmını arzu ettiği kalıba dökmeyi başarmıştır.

Evet, Batı eğitiminden geçmiş ama kendi öz kültürüne yabancı kalmış, hikmetle alış-verişi olmamış aydınımızın resmidir bu. Ve bu aydın şu anda kendisi için denizin bittiğini, cemiyetinse dönülmez bir akşamın ufkunda olduğunu görüyor. O yüzden de kızgın, şaşkın ve muzdarip. Hırs küpüne döndüğünden ne yapacağını, nereye saldıracağını bilemiyor. Kaybetmenin acısı, irfân eksikliğinden kaynaklanan çiğlikle birleşince de ortaya o tiyatro sahnesinde şâhit olduğumuz ilkellik ve çirkinlikler çıkıyor.

 

MAHMUT HALDUN SÖNMEZER

Bu yazı 183 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum