UMUTSUZLAR PARKI - Rabia AKSU

Aklıma o yaşlardaki halim geliyor. Deli gibi okumaya başladığım yıllar. Özlüyorum, bir yandan da nefret ediyorum. Bu ikiyüzlülük beni yoruyor. Kendi kendime, kendime gelmem gerekiyor. Var olan düzenimi karıştırıp, dağıtıp, değiştirip sonra kusura bakma ben bir şey arıyordum ama bulamadım diyerek öylece çekip gidemem ki.

UMUTSUZLAR PARKI - Rabia AKSU
24 Kasım 2020 - 10:58 - Güncelleme: 24 Kasım 2020 - 16:28

UMUTSUZLAR PARKI

"Aylardan beri elime kalem almadım. Alsaydın sanki bir şey mi yumurtlayacaktın?" Satırları geliyor aklıma. Uzun, çok uzun zaman önceydi her şey demek mi gerekir? Bilemedim. Huzursuzluğuma kaçtığım anlardan ayrılma vaktidir. Gelmiş olan geçmeden yürümem gerek. Bulutlar bile küskün, esmerleşmediler. Bu yılgınlık ruhu belki de bu sefer gerçekten tüm dünyayı sarmalamışken, en çok aynı olduğumuzda, en yalnız olmamızın gerekmesi, ne tuhaf.

İnsanlık ki yapraklarını döken ağaç misali savruluyor. Dışarı çıkmak yasak... Ama çalışmak yasak değil! Şurada durmuş Dumanlı Dağa bakıyorum. Sanki kırlangıçlar hâlâ oradaymış, tahtalı güvercinler yol almamış. Yaşam onlara yaşam olarak kalmış. Hiç biri bir korumaya ihtiyaç duymadan süzülüyorlar. Hava soğuk. Park hâlâ boş, bir ara yoldan geçen arabalar sanki ne işi var bunun bu saatte, bu soğukta burada diyor. Oysa ben aylar sonra yeniden uyanıyorum. Kendi kendime kalmak, durmaktan sıkılmayacağım tek yer.

Düzenli olmanın ruhumu kararttığını henüz anladım. Benim gecelerimden kaçına denk gelmişliği var ki ruhumun. Kaçıp kaçıp gittiği dünyaların hayaliyle yoğurduğum zihnim uykuya beni yasaklamışken, ben yapmışken tüm bu vazgeçişi. Neyin merakı bu hayâlime sığdıramadığım. Yola koyulayım diye ayaklanıyorum. İşte o an bir hişt sesi duyuyorum. Biliyorum ki kendi kendime hişt hişt diyen bir divaneyim. Yollar dolu. Ama sokaklar boş. Etraftan o bilindik kış kokusu duyuluyor. Kokuyu duymak. Duyguları olan kokulara sahip olmanın dayanılmaz mutluluğu beni yine heyecanlandırıyor. O koku ki Sıdıka'yı, üşüyerek eve girmeyi hatırıma düşürüyor. Soba dumanı kokusu soğuk havayla karışıp burnumu sızlatıyor soğuktan, bir yerlerden balık kokusu eşlik ediyor bu sızlamaya. Kulağımda Yeşilçam müzikleri… Yürüyorum. Bir sokakta seyyar bir kahveciye oturuyorum. Kahve ve dezenfektan kokusu birbirine karışmış... Kestane arabası geçiyor önümden. Bir çocuk ardından bakıyor. Gidip çocuğa sarılmak istiyorum. Ona dünyanın tüm imkânlarını sağlama isteği geçiyor içimden. Ama gidip bir kestane bile almıyorum ona. Yanımdan geçip gidiyor.

Aklıma o yaşlardaki halim geliyor. Deli gibi okumaya başladığım yıllar. Özlüyorum, bir yandan da nefret ediyorum. Bu ikiyüzlülük beni yoruyor. Kendi kendime, kendime gelmem gerekiyor. Var olan düzenimi karıştırıp, dağıtıp, değiştirip sonra kusura bakma ben bir şey arıyordum ama bulamadım diyerek öylece çekip gidemem ki. Her zaman aynı noktada kalınmaz. Bir şeyler olur ve onlar bizi o noktadan ya geri ya ileri götürür değil mi, öyle olmalı. Ama eksiklik esastır. Hani derler insan kırıp döktüğü yerlere bir gün mutlaka uğruyor, hem de en mutlu olduğu zamanda. Bu evrenin en dürüst yanı sanırım. Peki, kırılıp döküldüğü yerlere? Oradan hiç çıkamıyor bence.

Kalkıyorum oradan. Elim cebimde saatlerce yürüyorum. İçimde açtığım bu oyuğun böyle bir birikintiye dönüşmesinin nedenini sorguluyorum kendi kendime. Boşluk gölüne dökülmüş benliğim öylece duruyor. Bu zihnimde açtığım oyuğu daha da derinleştiriyor. Kişi, acılarını kendinden yüce bir sebebe atfedemeyince çabuk yoruluyor. Hele ki avuçlarından kayınca hayalleri… Artık gözünü geleceğe dikecek bir gayeden yoksun ve hayata katlanmasına vesile olacak tek telkinini de yitiren her umut mimarı gibi enkazlarının ortasında kalakalıp, yaralarına bir hedef arar. Acımasız bir poligonda hedef olmayı göze alabileceği bir başka hedef... Bilir ki, yaşamı güzel kılan şey bu acıların bir değer uğruna sahiplenişidir. Göğüs gerilen ve adına savaşılan bir dava, varlığıyla hayatımızı zenginleştirebilen bir ilham. Öyle ya: Acıya ithaf gerek. Hiçbir şeyin garantisi yok. Bu hem korkunç hem de çok güzel.

Akşam oluyor. Eve varmak üzereyim. Akşamüstlerinin en sevdiğim yönü herkeste tatlı bir telaş olmasıdır. Yemekler yapılmış, gün içerisinde dağılan ev toplanmış, öylesine içmek için çay kaynatılmış, kadınlar bir iki kelam etmek için pencerelere çıkmış, çocuklar ise etrafta koşuşturmaktan yorgun düşmüş. Ve yine akşamüstlerinin en sevdiğim yönü bana hayatın bir varlık gibi canlı olduğunu, zaman zaman devam etmek istemesek de yaşamaya değer olduğunu, güneşin doğuşunun ve batışının bunun bir kanıtı olduğunu hatırlatmasıdır. Zaman artık eskiden bakmadığım bir noktada duruyor. Belki de tükenmişimdir. Bir şeyler için uğraşacak çabayı kendimde bulamıyorumdur. Benim de emek vermeden güzel giden şeylere ihtiyacım vardır. Hep ben yorulmak istemiyorumdur. Yeniden inanmaya ihtiyacım vardır. Beni bana geri vermek istiyorumdur. İnsan bazen öyle bir sınıra gelir ki, onu aşmaz mutsuz olur; aşar, bu kez belki daha mutsuz olur. Ben karakavruk yüzümün arkasında, kırbaçlayarak büyüttüğüm ağrıyı bırakıyorum.

Kişi Neden böyleyim ki diye sorar ya kendine, neden böyleyim? Herkes gibi günlük sevinçlerin, heyecanların akışına kapılıp gidemez miyim? Neden olaylar benim üzerimde silinmez izler bırakıyor? Cevabı hepimiz biliriz "Üzerini örttüğümüz her şeyin altında kalırız."

Rabia AKSU 24.11.2020

 

Bu haber 6309 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 2 Yorum