Doç. Dr. Rasih ERKUL Yazdı: MEVLÂNÂ YOLUNDA MANİSALI BİRRÎ MEHMED DEDE'DEN GÜNÜMÜZE…

MEVLÂNÂ YOLUNDA MANİSALI BİRRÎ MEHMED DEDE’DEN GÜNÜMÜZE…

Doç. Dr. Rasih ERKUL Yazdı: MEVLÂNÂ YOLUNDA MANİSALI BİRRÎ MEHMED DEDE'DEN GÜNÜMÜZE…
22 Aralık 2020 - 17:40
MEVLÂNÂ YOLUNDA
MANİSALI BİRRÎ MEHMED DEDE’DEN
GÜNÜMÜZE…

Doç. Dr. Rasih ERKUL
 
Bir toplumun geçmişindeki önemli olaylar, başarılar onun geleceğinde önemli rol oynar. Toplumdaki istikrar ve güvenin, insanlardaki huzur ve gururun temelinde, geçmişteki başarılar yatar. Bu başarıların en önemli temsilcileri, o toplumun yetiştirdiği büyük şahsiyetlerdir. Toplumun geleceği, büyük şahsiyetlerin hafızalarda yaşatılmasını daha da önemlisi onların düşüncelerinin genç nesillere aktarılmasını bekler. Türk milleti, her devirde büyük şahsiyetler yetiştirerek varlığını devam ettirmiştir. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî de, bu şahsiyetlerden biridir.
Mevlâna, ârif insan ve mütefekkir şahsiyet olarak, düşünce ve eserleriyle Türk kültürünün temel unsurları arasındadır. H. 604 (M.1242) yılında Belh şehrinden Anadolu’ya gelen Mevlânâ’nın ruhânî varlığı, çocuk denecek yaşlardan itibaren ilim, ilâhî aşk ve vecd arasında gidip gelerek şekillenir.
Sûfî hayat tarzı ve tasavvufî felsefenin zirve ismi Mevlânâ, XIII yüzyıldan başlayarak düşünce ve eserleriyle Türk tefekkür tarihine damga vurur. Bu özelliğiyle kültürün tabiî yansıması olan edebiyatta da, kendisini gösterir. O’nun açtığı yoldan yürüyen, hayatına ve eserlerine O’nun düşüncelerini nakşedenlerden biri de, Manisalı Birrî Mehmed Dede’dir.*

Klâsik Türk edebiyatının beslendiği kültürü, düşünce ve ilim hareketlerinden en önemlisi, “tasavvuf”tur. Tasavvuf, hemen bütün şairlerin benimsedikleri bir düşünüş sistemi olarak, toplum ve sanat alanında derin yankılar uyandırmıştır. Çoğunlukla çeşitli ilimlerle uğraşan büyük sofîler, duygu ve düşüncelerini şiirle dile getirirken edebiyat,  tasavvufun ifadesi olur. Böylelikle ortaya çıkan üstelik bestelenerek okunan şiirler, tekkelerin tesirini daha da artırır. Tasavvufu sanat yönünden ele alan şairler için tasavvuf, hayatından, sıkıntılarından kaçıp sığındıkları bir ilham kaynağıdır. Gerçekten inanmış mutasavvıf şairler için ise tasavvuf, bir gayedir.
Bütün şairler gibi Manisalı Birrî de, aşkın mutluluğunu, eziyetlerini, sevgiliden yakınmayı, ona yakarışları dile getiren âşıkâne duygularını tasavvufî neşe içerisinde dile getirir. Her ne kadar hayatın acılarından, kötülüklerinden kaçarak sığındığı tasavvuf âleminde huzuru ararsa da, tasavvuf, sadece ilgi duyduğu, çok kullandığı bir şiir konusu değildir. En âşıkâne söyleyişlerinde bile, tasavvufî işaretler görülür.
             Kimi dünyâyı sever ḫalḳun kimi ʿuḳbâyı lîk
            ʿÂşıḳa besdür dü-ʿâlemde seni sevmek faḳaṭ     (Gazel 199 )
***
 İsterse cefâ eylesün isterse vefâ yâr
                  Her dem oluruz ḥâṣılı memnûn-ı maḥabbet  (Gzael  41 ) 

***
 XVII yüzyıl Osmanlı kültür coğrafyasında Manisa’nın önde gelen şairlerden biri olan Birrî Mehmed Dede, Manisa Mevlevîhânesi şeyhlerinden Nakşî Ali Dede Efendi ve Lütfî Efendi’nin sohbetlerine katılıp Derviş Mehmed olarak Mevlevîliğe intisap eder:
            Döndi göñül senden ayâ bi-vefâ
            Mevlevî-i Rûma ḳılup intisâb        (Gazel 27) 
            ***                                                        
Eylemezsen Birrî eflâke ʿaceb mi ser-fürû
            Dergeh-i Monlâ-yı Rûma intisâb itdü bu şeb    (Gazel 29)  
Gönlü, Mevlâna’nın dergâhında huzur bulur:
   Hiçbir yerde baña ḳalmadı raḫat ancaḳ
             Cây-ı âsâyiş-i dil dergeh-i Mevlânâdur   (Kaside. XI )
            ***
Fahr idersem ‘aceb mi ey Birrî
Hazret-i Mevlevî emîrümdür           (Kaside XV)

   Mevlânâ’nın hânkâhında her bir dilencinin adeta külah sahibi bir şah olduğunu ifade ederek Mevlevîleri yüceltir:
    Her bir gedâyı bir şeh-i sâhib-külâh
    Hakka ne hûb hizmet-i serdâr-ı Mevlevî   (Kaside  3)
    ***
           Biz gedâyuz gerçi kim şâhânedür eṭvârımuz
           Ḫażret-i Monlâ-yı Rûmîdür bizüm ḫünkârımuz    (Müseddes)
beytinin tekrarlandığı müseddesinde de Mevlevilerden söz eder. Tezat sanatıyla bu beyitte “gerçi biz yoksuluz ama tavırlarımız şahlarınkine benzer. Çünkü bizim hükümdarımız, Anadolu 'nun Efendisi Mevlana'dır” der.

  Şair, şiirlerinde zaman zaman Mevlevîliğin de tanımını yapar:.”Ezel kadehini muhabbetle içen Mevlevîler, o kadehin damlalarını halka saçarlar. Bunun için Hakk’a sonsuz bir muhabbet duyarlar ve Hakk’a kavuşma aşkıyla yanarlar.
           Dir isek maẓhar-ı enver-i meh-i Mevleviyânuz
          ʿAceb olmaz ki bu gün ḫâk-i reh-i Mevleviyânuz     (Gazel 157)
beytiyle başlayan diğer bir gazelinde, samimi bir mevlevî edasıyla konuşur. Artık o, dünyanın “nergis-i şehlâ” sına meyl etmeyecek, “devlet-i dünyâ” eseri olmayacaktır. Çünkü o da bir “bende-i dergâh-ı şeh-i Mevleviyân”dır.

  Mevlevîler, mumun etrafında dönen pervaneler gibidir. Mevlevîler, Hak aşkıyla adeta yanıp tutuşan pervanelerdir. Mevlevîlerin pervaneye benzetilmesinde Mevlevîlerin semâ‘ esnasında dönüyor olması da etkili olmuştur:
 Sâ‘il su‘âl sana Mevlevîleri
 Ta‘rîf eyle böyle ana Mevlevîleri
 Gör n’eyledi semâ‘ u safâ Mevlevîleri
 Pervâne itdi şem-likâ Mevlevîleri
 Yandurdı sûz-ı aşk-ı Hudâ Mevlevîleri    (Tahmis 18/1)
Mevlevîler, mihenk taşına benzer. Çünkü Mevlevîler mihenk taşı gibi altını ve gümüşü seçebilmekte, ayırt edebilmektedir.
Yüzi sür Birriyâ var âsitânı tâşına başın
Mehek-âsâ zer ü sîmi seçenler Mevlevîlerdür     (Gazel  111)

  Mevlevîler, daima zirvede uçan kuşlara benzerler.
 Yine dem-sâz olurlarsa açarlar perde ‘uşşâka
 Dem-â-dem evc-i rif’atde uçanlar Mevlevîlerdür
‘Aceb midür bülend-pervâz olurlarsa hümâ-âsâ
 Cenâh-ı himmet-i ‘âlî açanlar Mevlevîlerdür      (Gazel  111)

  Mevlevîler, aşkla Allah’ın isimlerini zikrederler,  sofuların bu zikri ise boş işlerdir.
           Bilmez Allâh Allâh sôfî safâyi kim
Bîhûde hâyı hûyı sanur ezkâr-ı Mevlevî   (Kaside  3)

 Şair, Mevlevîlerin sözlerinin tesirine ve doğruluğuna dikkat çeker. Mevlevîlerin sözlerinin zahidi Hak yoluna döndüreceğini ifade eder.
 Fehm it netîce-suhani zâhidâ seni
 Câ‘iz ki Hakk’a döndüre güftâr-ı Mevlevî    (Kaside  3)

  Mevlevîler, bu dünyanın mal mülküne hiç meyletmezler, öyle ki dünyayı fesat, kaçılası bir kadın olarak tasavvur ederler:
 Düşüp merd-i Hudâ’nun isrine râh-ı muhabbetde
 Zen-i dehrün fesâdından kaçanlar Mevlevîlerdür    
          Misâl-i Şems-i Tebrîzî yolında Monlâ Hünkâruñ
          Serinden ey kerem-kânî geçenler Mevlevîlerdür       (Gazel 111).

  Mevlevîler, tıpkı Şems gibi Mevlânâ yolunda başlarından vazgeçebilirler.
Misâl-i Şems-i Tebrîzî yolında Monlâ Hünkârun
Serinden ey kerem-kânı geçenler Mevlevîlerdür      (Gazel  111 )


  Birrî’ye göre dünya işlerinden el etek çekmiş olan Mevlevîlerin bu dünyaya aldanması gaflettir:
  Gaflet revâ mı vâkı’a-ı dehri ko gönül
 Gözler seni çü dide-i bîdâr-ı Mevlevî     (Medhiye 3) 

  Mevlevî dergâhını beklediklerini, oranın arzularının ümitlerinin yeri olduğunu söyleyen Birrî’ye göre Mevlevîler, Mevlevî dergâhının dilencileridir ve Allah’ın kerem ve lütuflarına mazhar olmuşlardır:
  Biz âsitân-ı Mevlevî-i Rûmî beklerüz
 Oldur husûl-i matlaba ümmîd-gâhumuz
  Ham âsitân-ı Mevlevî-i Rûmî beklerüz
  Togrı varur nişanumuza yeter âhumuz
  Çün sâ’ilân-ı dergehiyüz Birrî hiç bizi
  Mahrûm ider mi lutf u keremden ilâhumuz    (Gazel  146)
  Birrî, Mevlevîlerin bu dünyaya esir olmadıkları düşüncesini vurgular. Mevlevîler, Mevlânâ dergâhının kulu olarak bu geçici dünyaya meyletmezler.
  Kimi eylersen esîr eyle ayâ devlet-i dünyâ
  Yüri biz bende-i dergâh-ı şeh-i Mevleviyânuz
           Nice meyl eyleyelüm nergis-i şehlâsına dehrün
           Ezeli mâ’il-i çeşm-i siyeh-i Mevleviyânuz     (Gazel 157)

 Şair, hem Mevlevîliği hem de bu yolda olan Mevlevîleri yüceltir. Mevlevîlerin bakışının tesirine dikkat çekerek onların siyah taşa himmetle bakmaları durumunda taşın adeta altına dönüşeceğini ifade eder:
           Nazar itseydi eger himmet ile seng-i siyâha
Zer olur vâkıf-ı sırr-ı nigehi Mevleviyânuz    (Gazel 157)
 
                                                      ***
         Birrî’ye göre mevlevi sema'ı, öyle bir töre ve törendir ki o, sema' ı yapaı veya seyreden her yoksulu yüceltip devrin padişahı yapar.”
         Birriyâ her bir gedâyı bir şeh-i devrân ider
         Böyle bir âyin ü erkândur semâ’-ı Mevlevî    (Gazel 210)

 Şair, dervişlerin gonca, neyin nağmelerinin bülbül ötüşü olduğu bir semâ‘ meclisi tasavvur eder. Mevlevîlerin semâ‘ına ve semâ‘da ney icrasının önemine de dikkat çeker:
Nükte-i gül-şende bûy-ı aşkdan almış nasîb
Gonca-i dervîş güle boş oldıgı olmaz aceb
Serserî gezme tarîk-i aşka gir Birrî garîb
Mevlevî ol Nakşiyâ çün gül-şeni der andelîb
Sen semâ‘ it neyzen oldı her nevâsı bülbülün (Tahmis 17/5)
         Hakk’ın sırlarına kudüm eşliğinde vâkıf olan Mevlevîler, semâ edip dünyadan elini ayağına çekerler ve sevgilinin semtine doğru yol alırlar.
         Dili içre ḳudûm itdükce sırr-ı Ḥaḳḳ semâʿ idüp
         Görüñ kim semt-i cânâna göçenler Mevlevîlerdür    (Gazel 111)

                                               ***
Derviş Mehmed, 1001 gün çileden sonra hocalarının izniyle evlenir ve bir attar dükkânı açar. Attarlık yaparak ailesini geçindirmek istemesi, bazı kesimler tarafından tenkit edilir. Birrî, büyüklerin minnetini çekmektense dağ başlarındaki kayaları taşımayı tercih ettiğini, insanların kazanmanın ayıp olduğunu söylemelerine karşılık olarak da gerçek ayıbın “başkalarından bir şey istemek” olduğunu düşünür. Bu konuda tekkedekiler tarafından dışlanmış olmalı ki; bir gazelinde bu durumdan yakınır, tekke kapısının açılmamasının bir kaide mi olduğunu sorar:
          Deri bu tekyenüñ olmaz mı güşâde yoḳsa
          Bu mıdur şimdi ṭarîḳ içre dedem ḳâʿideler
          Bu revâ mıdur eyâ tekye-nişin Birrî-veş
 Gele yârân-ı ṣafâ ḳapuya maḥrûm gideler      (Gazel 110)
  
          XVII yüzyılın bayındırlık eserleriyle bezenen, güzelleşen, kültür merkezlerinden biri haline gelmişken derebeylerinin, eşkıyaların soyduğu günlerde eski günlerine arayan, XVIII yüzyıl başları Manisa’sının kültür ortamında “Attar Birrî”’nin çevresi genişler. Şiirleriyle nazireleriyle Sabit, Nâbî, Seyyid Vehbî gibi dönemin önde gelen şairlerinin meclislerinde boy gösterir.
                                               ***
         Klâsik Türk edebiyatı içinde mevlevî şairlerle sanki bir “Mevlevî Edebiyatı” doğar. Manisalı Birrî’den günümüze şairler, yine O’dan alınan ilhamla yazarlar, yine söylerler.
          Çocukluk yıllarını Yenikapı Mevlevîhanesi'nde geçirmiş ve çok küçük yaşta sikke giyip derviş olmuş ancak “hayatının bazı devirlerinde yeninin adamı olarak eskinin, bazı devirlerinde eskinin adamı olarak yeninin tazyiki altında yaşayan…" samimi bir Mevlâna hayranı kendini Mevlânâ’da arar:
          Bu katra katra şiirler
          Hilkatin muamması önünde
          Aşkın yanan vecdiyle dökülmüş
          Birer gözyaşıdır
Mevlânâ
Varlığın mistisizmini
Ve aşkın lirizmini sezerek
Gözü yaşaranlara
Ölmeyen bir arkadaştır.
Kendini onda kaybeden, 
Onu
          Kendinde bulmuş olacaktır.   (Hasan Âli Yücel)

          Mevlevi dervişi olarak âsitâne’ye zikre ve mukabeleye de devam eden Nazım Paşa, Konya Valisi iken torunu, uzun külahları, göz alıcı tennureleri ve aşk ile semâ edişleri görüp dedesinin etkisiyle seslenir:
          Sararken alnımı yokluğun tacı
          Silindi gönülden neşeyle acı
          Kalbe muhabbette buldum ilacı
          Ben de müridinim işte Mevlânâ
 
          Edebe set çeken zulmeti deldim
          Aşkı içten duydum, arşa yükseldim
          Kalpten temizlendim, huzura geldim
          Ben de müridinim işte Mevlânâ   (Nazım Hikmet Ran)

          Mevlâna’nın “gel!” çağrısına kulak vererek, dualarla türbeye doğru yola çıkan şair, Mevlevî dergâhının içindeyken yaşadığı manevî coşkuyu dillendirir:
…….
Sana geldim Mevlânâ
Divan durdum önünde, duygulu, sessiz 
İçimde ne hasret, ne gül, ne bülbül
Şimdi ezan nur âlem, nur Konya 
İşte sabır, işte aşk, işte tevekkül   (Yavuz Bülent Bakiler)

           Mevlevîliğin “1001 günlük çile”sine günüm insanından kaç kişi tahammül eder bilinmez…  Ancak Mevlânâ etkisi hâlâ sürmede.  Gönüller O’nunla  hâlâ huzur bulmaya koşuyor. Sözleri hâlâ dillerde dolaşmada,  dünya, hâlâ O’na koşmada …
* Rasih Erkul Manisalı Birrî Mehmed Dede- Hayatı, Eserleri, Edebî Şahsiyeti ve Dîvânı. 2000, Manisa: Manisa Valiliği Yayını.
 

Bu haber 4109 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum