Hüseyin ALPASLAN

Hüseyin ALPASLAN


İKİ ŞEHİT: HALİM İLE ABBAS

20 Haziran 2020 - 17:18 - Güncelleme: 20 Haziran 2020 - 17:43

İKİ ŞEHİT: HALİM İLE ABBAS

Yıl 1903; Osmanlı devletinin yıkılacağını düşünen Arnavut ve Bulgar çeteler Balkanlarda terör faaliyetlerini arttırmışlardır. Rusya ve Avusturya gibi bazı devletler Balkanlarda nüfuz ve çıkarlarını korumak maksadıyla bu çetelere maddi ve manevi destek verir durumdaydılar. İngiltere ve Fransa ise kendi menfaatleri doğrultusunda Balkanlarda yaşanan olaylara müdahale eder konumdaydılar.

Kosova'nın kuzeyinde bulunan Mitroviçe'de ağırlıklı olarak Arnavut vatandaşlar yaşıyordu. 1903 yılının mart ayında buraya kurulan Rus konsolosluğuna karşı çıkarak ayaklanan Arnavutlar, konsolosluğu basarak Rus konsolosunu da öldürmüşlerdi. Cinayeti işleyen Arnavut yakalanmış, cezası idam iken Rus çarının talebi ile affedilerek hapis cezasına mahkûm edilmiştir [1].

Aynı tarihlerde, Enver Paşa'nın anıları ile İngiltere ve Avusturya’nın Manastır konsoloslarının raporlarında; Manastırda görevli Rus konsolos Aleksandır Arkadiyeviç Rostkovski'nin “Osmanlı memur ve askerlerine sürekli hakaret ettiği, kendisini görenlerin esas duruşa geçerek selam vermelerini istediği, kızdığı bir jandarma erini küfrettiği, yine bir Türk çocuğunu kırbacıyla dövdüğü” nün yazılı olduğu görülmektedir.

Rus Konsolos Rostkovski, 08 Ağustos 1903 günü Nüzhetiye Karakolunun önünden geçerken kendisini tanımayan ve selamlamayan nöbetçi erleri görmüş, arabasını durdurarak askerlerin üzerine yürümüş, hiddetle hakaretler ederek Halim adındaki Jandarma erini kırbaçla dövmeye başlamıştır… (İngiliz konsolosu Mac Gregor'un raporuna göre Konsolos, askere silahı ile ateş etmiştir).

Şahsına yapılan darp ve askerlik onuruna dokunan bu saldırgan tavrı hazmedemeyen Jandarma eri Halim, elinde bulunan tüfekle ateş ederek Konsolos Rostkovski’yi olay yerinde öldürmüştür [2]. Olaydan sonra J. Eri Halim ile diğer nöbetçi Abbas tutuklanmışlardır.

Çarlık Rusya’nın Manastır Konsolosu Aleksandr Rostkovski’nin attığı kırbaca kayıtsız kalamayıp, konsolosu öldüren Jandarma Er Halim’in tutukluluk anı.

Askeri Savcılığın yaptığı hazırlık soruşturması ve Askeri Mahkemede yapılan duruşmalarda; olayın oluş şekli itibariyle, tahrik unsuru olması, planlayarak yapılan bir öldürme olmaması, korumakla görevli olduğu karakolda aniden saldırıya uğraması, darp edilmesi ve konsolosun önce ateş etmesinin ardından nefsi müdafaa kapsamında J. Eri Halim’in tepki verdiği ve o kızgınlıkla silahını ateşlediği anlaşılmış ve bu durum şahitlerin ifadeleri ile desteklenmiştir. Konsolosun daha önceki davranışları ve diğer ülke elçilerinin raporları da dikkate alınarak yapılan savunma ile olayın meşru müdafaa olarak değerlendirilmesi istenmiştir. Ancak; Askeri mahkemenin suçun karşılığı olarak nefsi müdafaa kapsamında makul bir cezai müeyyide uygulaması beklenirken yapılan yargılama sonucunda; Konsolosu öldürmek ve olaya engel olmamak suçlamalarıyla J. Eri Halim ile diğer nöbetçi J. Eri Abbas'a idam cezaları verilmiştir [3]. Bu kararın verilmesinde Rus Çarının Osmanlı Devleti’ne yaptığı tehdit, savaş ve yaptırım açıklamalarının doğrudan etkisi olduğu kuşku götürmez bir olgudur.

Mahkeme kararından sonra J. Erleri Halim ile Abbas olayın olduğu yerde darağacı kurularak idam edilmiştir. Onlar, Anadolu’daki yurtlarından, analarından, babalarından, kardeşlerinden, eşlerinden uzakta habersiz bir şekilde idam edilirlerken, bu dünyadan gözleri açık, göçüp gitmişlerdir.

Anadolu insanının asker olanları canlarını verirken, köylerinde yaşayanları da yoksulluk, sefalet ve cehalete mahkûm bırakılarak bedel ödüyorlardı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Turan Ülküsü ile Kafkas Cephesine giderken Anadolu'dan geçen Şevket Süreyya uğradığı hayal kırıklığını “Suyu Arayan Adam” kitabında anlatırken; "… Bu gördüğüm Anadolu, şiirlerde okuduğum, mektep şarkılarında haykırdığım Anadolu'ya benzemiyordu. Anadolu herhalde burası olmasa gerekti. Burası dünya kabuğunun çoktan ölmüş bir parçasıydı." "Savaşa giderken yürüdüğümüz yollarda şehitlik ve gazilik mertebeleri canlanırken gözünüzde bu teselli yetmezse (…) Bu yollarda biz bir borcu ödüyoruz dersiniz. Yalnız can, yalnız mal vergisi için aranan şu bitmiş, şu bilinmeyen Anadolu'ya karşı çeşmeleri gürül gürül akan İSTANBUL'UN İŞLEDİĞİ GÜNAHLARIN BEDELİNİ ÖDÜYORUZ” [4] diyerek niçin ve nasıl bir bedel ödendiğini anlatmaktadır.

19’uncu ve 20’nci yüzyılda Osmanlı Devleti’nin, ülkenin selameti için ihraç edeceği ne sanayisi ne tarımı ne teknolojisi ne de bilimsel bir ürünü yoktur. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Mondros'ta, Sevr'de ve ülke işgal edildiğinde Osmanlı Devleti’ni yönetenler her daim Avrupa'nın hamiliğine, merhametine sığınmıştır.

Başka coğrafyaları ve insanlarını sömürerek zengin olmayı iyi bilen ve tarihinde çıkarsız, karşılıksız başka coğrafyaların milletlerine yardım yazmayan Avrupa'ya; bazen Kıbrıs, bazen Mağrip ülkeleri, bazen Balkanlar, bazen Rumeli, bazen adli ve ekonomik imtiyazlar verilmiştir. Ancak verecek toprak, verecek imtiyaz kalmadığında “AVRUPA İÇİN EN İYİ İHRACAT ÜRÜNÜ ANADOLU İNSANIN CANI” olmuştur.

Hüseyin ALPASLAN

Tarihçi-Yazar

Kaynaklar:

[1] Hasip SAYGILI; "Sultan II. Abdülhamid’in Meşruiyet Krizi: 1903’te Mitroviçe’de İlk Rus Konsolosu Grigori Şerbina’nın Öldürülmesi", Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, s.20, ss.176-177, Ankara, 2014.

[2] Hasip SAYGILI; "1903 Makedonya’sında Reformlara Tepkiler: Manastır Rus Konsolosu Aleksandır Rostkovski’nin Katli", Karadeniz Araştırmaları- Balkan, Kafkas, Doğu Avrupa ve Anadolu İncelemeleri Dergisi, ss.78-79, 2013 Güz, Ankara.2014.

[3] Hasip SAYGILI; "1903 Makedonya’sında Reformlara Tepkiler: Manastır Rus Konsolosu Aleksandır Rostkovski’nin Katli",” s.83

[4] Şevket Süreyya, Aydemir “Suyu Arayan Adam “Remzi Kitabevi, İstanbul,2017, s.64.

Bu yazı 1435 defa okunmuştur.