ÜÇ GÜZEL MUĞLAGÜNÜ-3 / Osman Çeviksoy

ÜÇ GÜZEL MUĞLAGÜNÜ-3 / Osman Çeviksoy
08 Ağustos 2022 - 20:19

24 MAYIS 2022 SALI YA DA MUĞLA’DA İKİNCİ GÜN

Bana göre her işin mutlaka hissedilir bir heyecanı olmalıydı. Dengeli bir heyecan, yapılan işe anlam ve derinlik kazandırırdı. Doğrusunu söylemek gerekirse ikinci Muğla sabahında ben biraz fazla heyecanlıydım. Uzun bir süreden sonra ilk kez liseli gençlerin karşısına çıkacaktım. Menteşe Halk Eğitim Merkezi Konferans salonuna altı liseden iki yüz elliye yakın öğrenci öğretmenleriyle birlikte gelecekti. Onlara kitaptan, okumaktan, yazmaktan söz edecektim. Sorularını cevaplayacaktım. Öyle güzel, etkili, içten cümleler kurmalıydım ki içlerinden tek kişi bile “Bizi buluşturdukları yazar da bu muymuş?” dememeliydi. Beni dinleyecek olanlardan yazmaya okumaya hevesli olanların heveslerini artırabilmeliydim. Okuyup yazmaya uzak olanları da heveslendirebilmeliydim.

Bir 1 kişi ve iç mekan görseli olabilir
Yüksek heyecan ve gerilimle girdiğim konferans salonu kaç kişilikti bilmiyorum. Bana bütün koltuklar doluymuş gibi göründü. Sanki belirlenen öğrenci ve öğretmenler dışında da gelenler de vardı. Yerime oturuncaya kadar devam eden alkış, gördüğüm onlarca gülümseyen yüz, İsmail Zorba’nın “Hocam pandemiden önce kitabınızı okuyan öğrencilerimizden de gelenler var!” deyişi bana iyi geldi. Gerilimden kurtuldum. Heyecanım yatışmaya başladı.
Dün olduğu gibi salonun aydınlığı azaltılıp sesli, görüntülü ve oldukça ayrıntılı özgeçmişim verildi. Ardından benim için sürpriz bir başka video başlatıldı. Çok güzel bir müzik eşliğinde benim sözlerimden, eserlerimden kısa kısa alıntılarla öğretmenliğime dikkat çekildi. Sonra Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Yazarlık Atölyeleri katılımcılarından bazı kişiler benim hakkımda konuşturuldu. İlk olarak üç kitaba imza atmış, yönetim kurulu üyemiz, hikâye atölyesi hocamız Ataman Kalebozan perdeye yansıdı. On iki yıl önce hikâye atölyesine nasıl başladığını, yazarlıktaki ilerleyişini, bu ilerleyişe benim katkımı övgü dolu cümlelerle anlattı. “Benim hikâye yazarı olacağıma benden önce hocam inandı!” dedi. Avusturya’dan Binnur Tüzün, Hollanda’dan Erkut Dinç, Kırım’dan Elmaz Yunusova kitap sahibi yeni yazarlar olarak atölye hocalığımı kendi bakış açılarıyla anlattılar. Saygı, sevgi, minnet yüklü cümleler kurdular. Hepsiyle gruplar ve telefonlar üzerinden diyalog halinde bulunmamıza rağmen kimsenin bana bir hazırlıktan söz etmemiş olması ilginçti, beni hayretler içinde bıraktı. Bende ne gerilim kaldı ne fazla heyecan…

Bir 1 kişi ve ayakta görseli olabilir
Kürsüye çağrılınca,öğretmenler odasından ders ziliyle kalkıp sınıfına giden bir öğretmen kadar heyecanlıydım. Hızla yürüdüm. Kürsüye geçince alkış dindi. Söze teşekkürle başladım. Etkili, güzel, anlaşılır cümleler kurmaya çalışarak konuşmama devam ettim. Uzatmadan, kararında sözlerimi noktaladım. Seyyar mikrofon gezdirilerek alınan sorulara mümkün olduğu kadar kısa, doyurucu cevaplar vermeye çalıştım. Program yöneticisi İsmail Zorba’nın uyarısıyla son soruyu da cevaplayıp imzaya geçtik.
Öğle yemeğinde Muğla’nın meşhur köftecisindeydik. Burası yalnız köfte yaparmış. Hazırladığı köfte bitince de dükkânı kapatır gidermiş. Geç kalan yiyemezmiş. Köftelerimiz servis edilirken garson tabakların sıcak olduğunu söyleyerek bizi uyardı. Gerçekten de tabaklar el yakacak kadar sıcaktı.
İsmail Zorba, Ziya Karabulut, ben ve eşim yemekten sonra Muğla’nın bazı tarihî yapılarını görerek Hoca Mustafa Efendi İl Halk kütüphanesine doğru yürüdük.
Kütüphaneyi görür görmez “Az sonra büyük sürpriz buluşma gerçekleşecek!” dedi İsmail Zorba. Ziya Karabulut her şeyi biliyormuş gibi onaylar tarzda gülümsedi. Birkaç basamak merdivenle çıkılan kütüphane kapısı önünde biri hanım(ki kütüphane müdiresi Pınar Dengiz olmalıydı),birkaç kişi ayakta duruyordu. Muhtemelen bizi bekliyorlardı. Belli ki sürpriz buluşma kütüphane girişinde gerçekleşecekti. Kiminle buluşacağım konusunda en ufak bir fikrim yoktu. İpucu veren de yoktu. Yaklaştıkça hiçbirini tanımadığımdan iyice emin oldum ve merakım arttı.

Bir bir veya daha fazla kişi, oturan insanlar, ayakta duran insanlar ve iç mekan görseli olabilir
Orada bulunanların hepsi “Hoş geldiniz!” deyip bizimle tokalaştılar. Tokalaşırken de isimlerini söyleyerek kendilerini tanıttılar. İsmail Zorba “kütüphane müdiremiz, sanat derneği başkanımız, Sağlık Meslek Lisesi öğretmenimiz, mahalli şairimiz” gibi eklemeler yaptı. En son benim yaşlarımda, uzun boylu, temiz yüzlü, gülümseyen adamla tokalaşırken sustu. Ne adam adını söyledi ne İsmail Zorba adamla ilgili bir kelime söyledi. Oradakiler bize, biz birbirimize baktık bir süre.
“Ben sizi kırk üç yıldır tanıyorum!” dedi uzun adam.
“Nasıl?”
“Nasıl tanıdığımı ve sonrasını akşam toplantısında anlatacağım. Adım Erdal Çil.”
Kırk üç yıl kadar olmasa da “Erdal Çil” adı beni de uzak geçmişe, kısa dalga şehir radyolarının peş peşe kurulmaya ve çoğalmaya başladığı yıllara götürdü. O yıllarda cep telefonu yoktu. PTT’ye başvurup, hatırı sayılır miktar para yatırır ve epeyce bir zaman sıra beklemeyi göze alırsanız evinize sabit telefon bağlatabiliyordunuz. Biz bağlatmıştık. Evimizde telefonumuz, telefon rehberlerinde adımız vardı. Türkiye’nin ve dünyanın her tarafına gerektiğinde sesimizi ulaştırabileceğiz diye ne kadar çok sevinmiştik! Dünyanın her tarafından isteyen herkes de sesini bize ulaştırabilecekti. İşte o zamanlarda sesini bize ulaştırabilenlerden biri Erdal Çil’di. Bir kere konuştuğumuzu hatırlıyordum. Bir hikâyemden uzunca söz etmişti. Radyoda okuduğundan, hikâye biter bitmez pek çok kişinin radyoyu telefonla arayıp beğendiklerini bildirdiğini, hatta büyük bir oto tamircisinin işi bıraktırıp çalışanlarıyla birlikte dinlediğini söylemişti. Hikâyelerimi kendisinin de çok beğendiğini belirtmişti. Erdal Çil aklımda böyle bir konuşmayla radyo programcısı olarak kalmıştı.
Kütüphane müdiresi bizi içeriye buyur etti. Uzun dar bir salonda Muğla Sağlık Meslek Lisesi’nin bir sınıfı beni bekliyorlardı. Erkek ve kız öğrenci sayısı sanki eşit gibiydi. Merdiven başında tanıştığımız hocaları Ahmet Ali Kara ile birlikte gelmişlerdi. Sanırım yirmi kadarının elinde kitaplarım vardı. Bazılarında birden fazla kitap…

Bir 10 kişi, ayakta duran insanlar ve şunu diyen bir yazı 'KÜLTÜR ve TURİZM BAKANLIĞI MUĞLA GLA HOCA MUSTAFA EFENDİ İL HALK KÜTÜPHANESİ MTAL' görseli olabilir
Beni ilgiyle dinlediler. İçlerinde şiir, hikâye günlük yazanlar vardı. Ciddi ve güzel sorular sordular. Sonra kitaplarını imzalattılar. Sayıları az olduğu için hemen her kitap imzalatanla konuştum. Bu defa soruları ben sordum onlar cevapladı. İlk sorum imzalattıkları kitabımla ilgili oluyordu: “Okudun mu, okuyacak mısın?”Tamamına yakını imzalattığı kitabımı okumuştu. “Okudum!” diyenlerin gerçekten okuyup okumadıklarını anlamak için şakadan küçük sorular soruyordum, doğru cevap veriyorlar ve tam puan alıyorlardı.
Bir meslek lisesi öğrencilerinin kitaba, okumaya karşı bu kadar ilgili olmaları beni fazlasıyla memnun etti. Bir emekli öğretmen olarak bunun büyük oranda öğretmenlerinden kaynaklandığını biliyordum. Mutlaka velilerinin de etkileri vardı. Toplu ve tek tek fotoğraf çektirme isteklerini geri çevirmedim.
Öğrenciler salondan çıktıktan sonra da biz Müdire Hanım’ın çay ve Muğla’ya özgü kek pasta türünden ikramıyla sohbete devam ettik.
Muğla’nın insanı ne kadar sıcak ne kadar cana yakındı. Size yabancılığınızı hissettirmedikleri için hemen alışıveriyordunuz. Alıştığınız bu insanlardan vedalaşıp ayrılırken ister istemez hüzünleniyordunuz.
Yeni bir şehir gezisini gerçekleştirirken aklımda Erdal Çil’in söyledikleri vardı. Akşamki toplantı kimlerle olacak ve toplantıda Erdal Çil neler anlatacaktı?
Birkaç tarihî mekân gördükten, fotoğraflar çektikten sonra arabamızın yanına gelmiştik.
“Yaylamızı gündüz gözüyle de göreceğinizi söylemiştim. Hadi buyurun!” dedi, İsmail Zorba. Yola koyulduktan sonra anlatmaya devam etti: “Dün bir ara karı koca emekli öğretmenlerden bahsetmiştim. Münevver ve Nail Ongun çifti… Şu an Yayladaki (Karabağlar) evlerinde bizi bekliyorlar. Ben anlatmak istemiyorum, nasıl insanlar olduğuna tanıştıktan sonra siz karar verin.”
İsmail Zorba hem tecrübeli öğretmen hem deneme ve hikâye yazarıydı ya programa aldığı bütün etkinliklerde hikâye yazarlığından gelen kurgulama ustalığını kullanıyordu. Etkinliğin girişinde kuvvetli bir biçimde ilgimizi çekiyor, merakımızı artırıyor, sonra doğal akışını sağlayarak etkinliği tamamlıyordu.
Dün akşam karanlıkta tam olarak göremediğimiz yollardan mı geçiyorduk, bilmiyordum. Yol boyunca sıralanmış, hemen hepsi aynı boyda, aynı gelişmişlikte görünen zeytin ağaçlarını sordum. Belediye diktirmiş, yetiştirmiş, şimdi zeytinlerini toplatıyormuş. Elde edilen ürünü bir güzel değerlendiriyormuş. Yol kenarlarını meyve veren ağaçlarla süslemenin ne kadar anlamlı ve güzel olduğunu, bir taşla iki kuş vurmak anlamına geldiğini düşünüyorum.
Emekli çift, arabamızın sesini duymuş olmalı ki bizi, evlerinin bulunduğu bahçenin giriş kapısında karşıladı. Çeşitli süs ve meyve ağaçlarıyla, renk renk güllerle, çiçeklerle süslenmiş geniş bahçenin bir kısmına sebze ekilmiş, arka kısımları boş bırakılmıştı. Birkaç basamak merdivenle çıkılan evin verandasına alındık. Veranda, gerektiğinde uzanıp dinlenmeye uygun, geniş bir oturma odası gibi döşenmişti: Koltuklar, kanepeler, ortada uzunca bir sehpa…
Eşim ve ben gösterilen en konforlu yerlere oturduk. Kenarda semaver kaynıyordu. Ortada duran sehpanın üzerinde çayla yenebilecek çeşit çeşit yiyecekler vardı: Karadut pestilinden kurutulmuş eriğe, cevizden bademe, Muğla halkalısından kısıra, patates salatasına, yaprak sarmasına, turşulara kadar… Sehpada ne görüyorsak çoğu bahçedendi, doğaldı, evde el yapımıydı. Saatler süren sohbetimiz de sohbet sırasında yediklerimiz, içtiklerimiz kadar lezzetliydi.
İsmail Zorba “Siz karar verin!” demişti ya Ongun çiftiyle sözü biraz ilerlettikten sonra kararımı verdim: İyi insanlardı. Çünkü toprakla uğraşıyorlar, üretiyorlardı. Kitap okuyorlardı. Üniversitenin emekliler için açtığı bölüme devam ediyorlar, eğitim alıyorlardı. Hiçbir günleri bir önceki günlerinin kopyası değildi. İl çapında düzenlenen bütün kültürel etkinlikleri takip ediyorlardı. Münevver Hanım var gücüyle yazıyor, onun tükenmez kalemle yazdığını eşi Nail Bey bilgisayarla temize geçiyordu. Nail Bey aynı zamanda yazar eşinin editörüydü. “İşte Bizim Hikâyemiz, Dostum Ares” adlarında iki kitap çıkarmışlardı. Daha başka kitaplar da çıkaracaklardı. Kendilerinden sonraya izleri kalsın istiyorlardı. Her günü az çok farklı yaşıyorlar, her gün kendilerini birazcık daha geliştirmeye çalışıyorlardı.İyi insanlardı.
Çay, sohbet, memnuniyet sınırsız olsa da zaman sınırlıydı. İsmail Zorba’nın dediğine göre verilmiş sözlerin yerine getirilmesi için kalkmamız gerekiyordu. Öğretmenler sendikası Muğla şubesi yöneticileriyle yenecek akşam yemeğinden sonra yapılacak söyleşiye ancak yetişebilecektik.
Genellemeyi sevmeyen birisi olarak Muğlalılarla kaynaşmanın kolay ayrılmanın zor olduğunu Ongunlarla vedalaşırken bir kere daha anladım.
Yemek sonrası, öğretmenevinin orta büyüklükteki toplantı salonuna çıktık. Birkaç masa birleştirilerek adeta tek uzun masa haline getirilmişti. Bizden önce gelenler yerlerini almışlar, ikişerli üçerli sohbetlere dalmışlardı. Sendika Başkanı Mürsel Özata, yardımcıları, biz sonradan gelenler gösterilen yerlere oturduk. Eşim, Seda Kallimci’nin davetine uyarak onun yanına oturdu. İsmail Turan Kallimci masanın diğer yanında onların tam karşısındaydı. Erdal Çil, yanında bir hanımla oturuyordu. Toplantıya eşiyle gelmiş olabilirdi. Ben, başkanla yan yana masanın baş tarafına yakın oturuyordum.Hâl hatır sormalar devam ederken yeni kişiler degeldi. Sandalyelerin tamamı doldu, birkaç sandalye de dışarıdan getirildi.

Bir 5 kişi, ayakta duran insanlar, ağaç ve açık hava görseli olabilir
Ben sendika yöneticilerinin, sendikalı öğretmenlerin bulunduğu bu toplantıda nelerin konuşulacağını merak ediyordum.Erdal Çil’in anlatacaklarını daha çok merak ediyordum. Kırk üç yıl öncesinden beni tanıması ilginçti. Acaba başka birisiyle mi karıştırıyordu?
“Tamamız başkanım!” dedi öğretmenlerden biri.
Bu söz üzerine Mürsel Özata bana bakarak “Buyur Hocam!” dedi, masanın başındaki boş sandalyeyi gösterdi. O an anladım ki meslektaşlarım öncelikle beni dinlemek için toplanmışlardı. İsmail Zorba’ya biraz kızdım. Karabağlar Yaylasından dönerken benim konuşacağımı söylemiş olsaydı, Hiç değilse zihinsel hazırlık yapardım.
Ayağa kalkıp gösterilen yere geçmekten başka seçeneğim yoktu.
Söze teşekkürle başlayıp kısaca kendimi tanıttım. Eğitim öğretimdeki bozulmadan, sebeplerinden söz ettim. Uygulanan sistemin çocukları kitaptan, okumaktan uzaklaştırdığını söyledim. Kitap okumadan üniversite bitirmiş, meslek hayatına atılmış insanların karşılaşacağı sorunları anlattım. Anneler, babalar, öğretmenler olarak neler yapabiliriz sorusunu cevaplamaya çalıştım.
İlgiyle dinlendiğimi görmek beni sevindirdi. Ardından söz alıp açıklamalarda bulunanlar, soru soranlar oldu. Soruları emekli bir öğretmen rahatlığıyla cevapladım. “Türk halkının yüzde sekseni köylüyken, kalkınmayı köyden başlatmak üzere açılan Köy Enstitüleri kapatıldı. Bu kapatmadan dolayı meydana gelen boşluğu doldurmak üzere açılan ve gerçekten donanımlı, fedakâr ilkokul öğretmenleri yetiştiren öğretmen okulları kapatıldı. Ortaöğretime öğretmen yetiştiren eğitim enstitüleri kapatıldı. Ölçme değerlendirmede çoktan seçmeli testler esas alındı. Dolaysıyla eğitim sistemimiz okuyamayan, düşünemeyen, yorum yapamayan, aklını fazlaca kullanamayan insanlar yetiştirmeye başladı. Elbette başka sebepler de var. Siz sistemin içindesiniz, biliyorsunuz. Ben, önemli saydıklarımdan sadece birkaçını söyledim.” dedim.
Bu defa emekli rahatlığıyla değil, çalışan titizliğiyle eğitim sistemi sorgulanmaya, uygulamalardaki dayatılan hatalar sıralanmaya başlandı. Anlamlı güzel tespitler yapıldı, ciddî çözüm önerileri seslendirildi.
Sözün edebiyattan tamamen uzaklaşıp eğitimde yoğunlaştığı ve yavaş yavaş tartışma ortamının oluşmaya başladığı bir anda Erdal Çil elini kaldırdı. Katılımcıları yeniden edebiyata hazırlayıcı kısa bir geçişten sora “1979’un son aylarıydı ve karakış…” diye söze devam etti. Endüstri Meslek Lisesinde ikinci sınıf öğrencisiyken yaşadıklarını anlattı. Aynı yılın aralık ayında, Kütahya’da bir arkadaşının evindeyken edebiyat dergilerinden birinde benimle karşılaşmıştı. Bir hikâyemi okumuş, çok beğenmiş, bir daha benden vaz geçememişti. Önce hikâyelerimi yayımlayan dergilerle, sonra kitaplarımla beni hep takip etmişti. Evlendikten sonra ailecek takip etmişlerdi. Bugüne kadar hiç karşılaşmadığımızı sadece bir kez telefonla görüştüğümüzü de söyledi. Hayli uzun anlattı ve aklıma takılan bütün soruları cevapladı. Bu anlattıklarını, dün (23.05.2022) internetteki “En Politik” adlı haber, kültür, sanat sitesindeki köşesinde de yazmıştı. (https://www.enpolitik.com/yazar/erdal-cil/osman-ceviksoy-5804-kose-yazisi) (**)
Sendika başkanı, “Öğrencilerden başlamak üzere insanımızı kitap okuyarak kendini geliştiren insanlar hâline getirmek için öğretmenler sendikası olarak biz neler yapabiliriz?” sorusunu ortaya attı. Gelen öneriler içinde üniversite hocası İsmail Turan Kallimci’nin yaptığı öneri daha kapsamlı, kalıcı ve gerçekleştirilebilir görüldü. Yazar davetlerine devam edilecekti. Söyleşilere öğrencilerle birlikte anne, baba, öğretmen ve diğer yetişkinlerin katılımları da sağlanacaktı. Bunu, sendika olarak kolayca gerçekleştirebilirdi.
Önemli konuların konuşulduğu, çayların sıkça tazelendiği güzel bir toplantı oldu.
İsmail Zorba’nın dediği gibi dolu dolu bir gün yaşamıştık. Otelimize geçtiğimizde saat 23.30’u bulmuştu. Yarın Muğla’da üçüncü ve son günümüz olacaktı. Gece 22.55 uçağıyla da Ankara’ya dönecektik.


 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • Ataman Kalebozan
    1 ay önce
    Osman Hocam ne kadar güzel anlatmışsınız, üç güzel günü adeta sizinle birlikte yaşadık ve duygulandık.