OĞUZHAN KARADUMAN: "Unutulan Simalardan: İsmail Habib Sevük"

OĞUZHAN KARADUMAN: "Unutulan Simalardan: İsmail Habib Sevük"
17 Ocak 2021 - 15:01 - Güncelleme: 17 Ocak 2021 - 15:04

Unutulan Simalardan: İsmail Habib Sevük

Kültür ve edebiyat hayatımızda birçok fikir hareketi, kalem sahiplerini etkilemiştir. Edebiyat kitaplarımız bu fikir hareketlerinin ortaya çıkışını ve gelişimini izah ederken genellikle dönemin siyasi ve sosyal yaşantısını mevzubahis eder. Bu genel cümleler yanlış olmamakla beraber eksiktir. Türk yazını en şiddetli girdaplara tutulduğunda dahi öz benliğe tutunan simaları yetiştirmiştir. Bu noktadan bakıldığında edebî-kültürel dönemleri genel cümlelerle anlamaya-anlatmaya çalışmak yanıltıcı olmaktadır. Türkçenin, şiir bahçesine dışarıdan garip garip baktığı bir dönemde ‘’Türk diline kimseler bakmaz idi/ Türklere hergiz gönül akmaz idi.’’  diyen Âşık Paşa bu simalardan biridir. İstibdat devrinde şiirde Türkçülük yapan Mehmet Emin Yurdakul da bu simalardan biridir. Servet-i Fünun döneminde terkipsiz yalın Türkçe kelimelerle romanlar hikâyeler neşreden Ahmet Hikmet Müftüoğlu da bu simalardan biridir. Sayılarını artırabileceğimiz bu isimler kendi devirlerinin genel intibaları dışında işler yapmışlardır.

Kalemini Millet ve Türklük için mürekkebe batıran simalardan biri de İsmail Habib Sevük’tür. İsmail Habib Sevük, 1892 yılında Balıkesir’in Edremit ilçesinde dünyaya gelmiştir. Babası Jandarma binbaşısı Mustafa Habib, Annesi Abide Hanım’dır. “İsmail Habib’in dört kardeşi vardır. Biri Hasan, ölmüştür. Üç kız kardeşleri: Nâkile Uyanık (Bursa’da Kadastro Hâkimi B. Ekrem Uyanık’ın annesi) Fahire Çanga (ölmüştür, kızları Yüksel Çanga, Dr. Necla Daldal) üçüncüsü Nevzat Alemoğlu (eşi Hakkı Alemoğlu).” (TTA, Arşiv no: 001640245010)

Sevük çocukluk yıllarının geçtiği muhiti şöyle tarif etmektedir: “Çocukluğum Sındırgı, Edremit ve Balıkesir’de geçti. (…) Çakır da Kurtdereli de hemşerimiz diye yalnız büyükler değil biz çocuklar bile övünürdük.” (Sevük, İHS.m, 1948: 150) Sevük yüksek tahsil yıllarında Türk Ocağı konferanslarının müdavi olmuştur. Türk Ocağı’na uzun yıllar devam eden Sevük gazeteciliğinin ve muharrirliğinin ilerleyen dönemlerinde Türk Ocağı reisliği görevinde bulunmuştur. Sevük öğretmenlik yıllarında da Türkçülük etkisindedir. Tahir Karauğuz bu durumu şöyle dile getirmektedir: “Ziya Gökalp çağıdır. “Yeni Mecmuanın her sayısında büyük uyarıcının kitapta toplanan şiirleri çıkar, İsmail Habib bunları derslerinde öğrencilerine okurdu. Ziya Gökalp’ın şiirleriyle Türkçülüğü körpe dimağlara ilk işleyen öğretici: İsmail Habib’dir.” (TTA, Arşiv no:001640245010) 

Milli mücadele yıllarında basın yayın faaliyetleri hemen hemen her grubun dikkatini çekmiştir. Milli varlığa düşman cemiyetler elde ettikleri sermayeler ile matbuat işlerini kolaylıkla yürütürken milli mücadele taraftarı gazete ve mecmualar zor şartlar altında faaliyet göstermekteydi. İsmail Habib: ‘’Muvaffakiyet için ne kadar esbap ve avâmil varsa o tarafta, hüsran ve mağlubiyeti hazırlayan ne kadar şerait ve vesail varsa bizim taraftaydı’’[1] derken bu zorlukları işaret etmektedir. Milli mücadeleye destek yazıları yazan isimlerin başında gelen İsmail Habib Sevük Açıksöz, Yeşil Ilgaz, Köroğlu gibi gazetelerin neşrinde aktif görev almıştır. İsmail Habib’in bu yazıları incelendiğinde ana temanın Türkçülük olduğu görülmektedir. İsmail Habib, 29 Ekim 1917 tarihinde verdiği bir konferansta kendisini ilgiyle dinleyen gençlere hitaben şöyle seslenmiştir: ‘’Biz milliyeti-vatandaşlarım- bir süs olsun bir iş olsun diye istemiyoruz. Biliyoruz ki yükselmek isteyen milletlerin en büyük kuvve-i terakkisi milliyettir. İşte tarihe bakınız, hep canlanan milletler evvela milliyetlerini idrak ile tealiye mazhar olmuşlardır. (…) Başka milletler yoktan bir mâzi icad ederken düşün ki, senin milletinin tarihten daha yaşlı bir mâzisi var. Başka milletler umur-ı mefharet ile kendi milliyetlerinden bahsederken sen ne için göğsünü daha ziyade kabartarak ‘’Türk’üm’’ diyemiyorsun, vatandaş!’’[2] Amerikan mandacılığının, İngiliz muhipçiliğinin ve milli varlığa düşman tüm cemiyetlerin kara propaganda yaptığı günlerde bu sözlerin serdedilmesi çok kıymetlidir. İttihat ve Terakki kulübünde gerçekleşen söz konusu konferansın sonlarına doğru milli mefkûremizin ne olması gerektiği tartışılmış ve yetmiş milyonluk Türklük âleminin vahdetinin elzem olduğu sonucuna varılmıştır. İsmail Habib yazılarının ve söylevlerinin sonuç kısımlarını daima yüksek tonda cümlelerden seçmesiyle tanınmıştır. Konferansın sonuç bölümünde zikrettiği sözler bencilik hastalığına yakalanan günümüz insanlığı için de altın kıymetindedir. Söylevin tesirini zedelememek adına aynen aktarmayı uygun görüyorum. ‘’Hudutlarımızda kahramanların kanı akarken burada bize düşen yalnız kendimizi düşünmek değildir. İnsanlar dünyaya yalnız kendisi, kendi şahsı için gelmedi, insanlık yalnız kendi ile meşgul olmak demek değildir. Kendini düşün fakat kendinden başka bir de düşünülecek bir mefkûren olduğunu unutma. Kendini düşün, fakat şunu da düşün ki kendin için ne kadar çabalarsan çabala yine bir gün öleceksin, hâlbuki mensup olduğun bir millet var ki işte o ölmeyecek! Kendini düşün, buna kimse itiraz etmiyor; refahını, saâdetini temin et, para kazan, zengin ol, mesut ol, her şey ol; fakat düşün ki senin saâdetin milletinin felâketi olmasın, refahını milletinin zararında arama, milletinin menfaatini temin için kendin mutazarrır olmak zorunda değilsin. Öyle çalış ki bu faaliyetinden hem sen, hem milletin menfaattar olsun, mesut ol kardeşim, zengin ol, büyük ol, meşhur ol, her şey ol; yalnız düşün ki, sen oh derken milletin ah demesin!’’

Milli mücadele dönemi basın yayın faaliyetleri incelendiğinde manda ve himaye konusunun en çok tartışılan konulardan biri olduğu görülmektedir.  İsmail Habib seri yazılarla bu hastalıklı fikri devamlı eleştirmiştir. ‘’Peki, bu millet zelilâne yaşama razı olsa bile yaşatacaklar mıydı?’’ [3] Milli mücadele yanlısı gazetelerin ana ekseni bu cümle olmuştur. Yunan çizmesinin adım attığı coğrafyalarımızda kan ve gözyaşı eksik olmamıştır. Tesalya, Girit bunun en acı örnekleridir.  Bu hakikati gören Mustafa Kemal Sivas Kongresi öncesinde: ”İstiklâlsiz, esir bir millet çocukları olarak yaşamak yerine, efendice ve kahramanca ölmek elbette ki tercih edilir. Bunu anlayamamak ne garip mantıktır.” demiş ve bu fikre son noktayı koymuştur.

İsmail Habib milli mücadelenin ilk gününden son gününe kadar destekçisi olmuştur. Manda ve himaye fikrini tamamen reddeden Sevük bu düşünceyi tüm yazılarında eleştirmektedir. “Geceden sonra gündüzün, kıştan sonra yazın geleceğini ne kadar kuvvetli bir emniyetle biliyorsak aynı emniyetle şunu da biliyoruz ki zafere milli gayemizin tahakkukuna mutlaka ve mutlaka ulaşacağız.” (Sevük, İHS.1, 1999: 318)

Cumhuriyetin ilanından sonra da Atatürk’ün yurt gezilerine katılmıştır. Atatürk İçin adlı eseri bu gezilerde aldığı notlardan oluşmaktadır. İsmail Habib Sevük yurdu sevmenin onu bilmekle başladığına inanmış bir yazardır.  Yurttan Yazılar adlı kitabında Anadolu’yu bilmeyi, bildirmeyi; sevmeyi, sevdirmeyi amaçlamıştır. Tuna’dan Batıya adlı seyahat yazılarında Türk milletinin en batıdaki izlerinin peşine düşmüştür. Altmış iki yıllık ömründen geriye sayısız köşe yazısı onlarca kitap bırakmıştır. Dünün varlık yokluk mücadelesi bugün için söz konusu değildir. Bu durum elbette vatanımıza yan gözlerle bakanların aynı husumetleri beslemedikleri anlamına gelmez. Türk milleti her daim uyanık olmak zorundadır. Coğrafyamız bunu gerektirmektedir.  İsmail Habib’in kahraman ordumuza şöyle hitap etmektedir:

‘’Ey aziz ordu! Sebatını mağrur kayalardan, savletini çılgın yıldırımlardan, dehşetini coşmuş nehirlerden al. Türk ve İslam ordusu, sen evvelce Kılıç Arslan’ın elinde harekete geçmiş bir ecel, Fatih’in elinde yerinden oynamış bir zelzele, Selim’in elinde de hiddetinden kükremiş bir arslan gibi giderdin. Şimdi de git. Türk ve İslam ordusu, ecelden bir kasırga gibi, intikamdan bir zelzele gibi, Selimden kalmış bir arslan gibi git!’’[4]

“Bir millet ki tarihten daha yaşlı bir asalete malikti, bir millet ki tarihten daha yaşlı mâzisinde bir an esir ve köle olmamıştı, zaferler görmüş, mağlubiyetlere uğramış, fakat mâzinin karanlıklarından gelen tarihinde bir an istiklalsiz yaşamamıştı. İşte son yurdu da parçalanmak, arz üzerindeki son müstakil Türklük de mahvedilmek istenirken bir an istiklalsiz yaşamayan o millet ayağa kalktı: “Ben de varım ve ben de hür ve müstakil yaşayacağım” dedi. Biliyorduk ki ölüm hürriyetsiz ve istiklalsiz yaşamaktan daha fena değildir, anlamıştık ki harp etmek sinsi sinsi ölmekten daha kötü değildir ve iyice öğrenmiştik ki bu dünyada ölümü göze alan milletlerin nasibi yaşamaktır.”(Sevük, İHS.1, 1999: 82)

Sevük, ilerleyen dönemlerde, yazdığı bu köşe yazılarını kitaplaştırmıştır. İsmail Habib; Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde yayımlanan yazıların tamamını ve Yeni Gün gazetesinde yazılan yazılarının büyük kısmını “O Zamanlar” adlı kitabında toplamıştır. Sevük, bu yayın organları dışında Yeni Ses (Edirne), Güneş gibi gazetelerde de yazılar yazmıştır. Sevük’ün folklora dair yazıları Adana Maarif Emini olduğu döneme rastlamaktadır. Sevük, Maarif eminliği döneminde Adana Mıntıkası Maarif Mecmuası adlı derginin başyazarlığını yapmıştır. Bu dergi harf inkılabı sonrasında “Çukurova’da Memleket” ismini almıştır.

İsmail Habip Sevük'ün geride bıraktığı eserlerinden bazıları şunlardır: Dil Davası, Türk Teceddüt Edebiyatı Tarihi, Edebi Yeniliğimiz, Tanzimattan Beri,  Tuna'dan Batı'ya, O Zamanlar, (Kurtuluş savaşı anıları) Atatürk İçin, Avrupa Edebiyatı ve Biz,  Edebiyat Bilgileri, Yurttan Yazılar, Türk Güreşi, Mevlana, Yunus Emre, Yurttan Yazılar, Carablus Köprüsü.

Sevük, 17 Ocak 1954 günü geçirdiği kalp krizi sebebiyle vefat etmiştir. Vefatıyla ardında onlarca kitap yüzlerce köşe yazısı bırakmıştır. Cenaze namazı Beyazıt Cami’sinde kılınan İsmail Habib Sevük, Merkez Efendi Mezarlığına defnedilmiştir.

İsmail Habib Sevük’ün edebiyat dünyamıza kazandırdığı eserler ne yazık ki unutulmaktadır. Yayın hayatımızın öncü yayıcılarına bu durumu hatırlatmayı bir borç bilirim. İsmail Habib Sevük’ü rahmetle, minnetle saygıyla yâd ediyorum.

(Bu yazı İsmail Habib Sevük’ün altmış yedinci vefat yıl dönümü münasebetiyle yeniden düzenlenmiştir.)

OĞUZHAN KARADUMAN
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

 


[1] Ruhun Kuvveti, Açıksöz, 15 Eylül 1921, sayı: 284

[2] Bu konferans, yazısı hızlı bir genç tarafından kaleme alınmış ve daha sonra Köroğlu gazetesinin 436.sayısında neşredilmiştir.

[3] Açıksöz, 18 Temmuz 1921. Sayı.237

[4] Açıksöz, 14 Temmuz 1921. Sayı. 234


Bu haber 1345 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum