İÇİMİZDEN BİRİ: ATATÜRK / Prof. Dr. Kemal ARI

İÇİMİZDEN BİRİ: ATATÜRK / Prof. Dr. Kemal ARI
09 Nisan 2020 - 16:39

İÇİMİZDEN BİRİ: ATATÜRK

(-Türkler ’in Sarı Paşası:  Sarı Zeybek...)

Atatürk’ü önemli kılan pek çok yönü var:

Çok büyük bir devlet adamı...

Büyük bir komutan...

Savaşçılığı kadar bir barışsever ve gerçek bir hümanist...

Ulusçu bir anti-emperyalist...

Sözcüğün tam anlamıyla ulusu için “Önder”...

Daha da ötesi geri kalmış ulusların bağımsızlık ve özgürlüklerine yönelmelerinde bir esin kaynağı...

Ünlü sosyal bilimci Max Weber’in “Karizmatik” kuramına bütünüyle uyan bir kimlik ve kişilik...

Ancak gelin, bu bilindik yönlerini bir yana bırakalım ve onu içimizden biri gibi ele alalım...

Ne yer, ne içer; neleri sever, nelerden hoşlanmaz!

Nelere öfkelenir, nelerde coşar!

Örneğin sesi:

Son derece yumuşak; insanı kendine çeken bir özellikte...

Ama o ses, aynı zamanda derhal insanı etkisi altına alıyor, karşısındakine güven veriyordu.

Konuşmasında Rumeli şivesi hissediliyor ve örneğin karşısındakine, yaşıtı bile olsa “Bre çocuk!” diye seslenmekten çok hoşlanıyordu...

Ayakkabı numarası 42’ydi...

Ayağı taraksız ve son derece düzgündü.

Boyu 1.74’tü

Kilosu boyu ile orantılıydı:

76 kg.

Siroza yakalandıktan sonra hızla kilo yitirdi.

Hastalığı nedeniyle karın bölgesinde sıvı toplaması nedeniyle olağanüstü bir şişkinlik olsa da; hızla zayıflamış ve ölümünden önce kilosu 45 kiloya kadar inmişti...

Bünyesi hastalıklara karşı güçsüzdü.

Sık aralıklarla hastalanırdı.

Böbrek iltihabı çekerdi. Bu tür iltihaplar o tarihte tedavi edilemediği için hastalığı iyice kronikleşmişti.

Trablusgarp’ın Derne’ bölgesinde İtalyanlar’a karşı savaşırken, böbreklerinden rahatsız olmuş ve bir süre Kızılay (Hilal-ı Ahmer) tarafından kurulan sahra hastanesinde yatmıştı.

Orada bir talihsizlikle de karşılaştı. Muharebe anında, bir kireç taşının sol gözüne isabet etmesi sonucu gözünden yaralandı. Uzun süre iltihaplı kalan gözünde sonradan sola doğru bir kayma oluştu.

O nedenle düz baktığında, sol gözünün hafif sola kaydığı görülürdü.

1915 Çanakkale savaşlarının kötü koşullarında da çok sık sıtma nöbetleri geçirdi. Yine böbrek ağrıları derpişti...

Böbrek ağrıları ölene kadar yakasını bırakmadı.

Bu nedenle, 1918 yılının ilk aylarında böbreklerinden tedavi olmak için Karlsbad’a gitti.  Yine 19 Mayıs 1919 tarihinde, Samsun’da Anadolu topraklarına ayak bastığında da böbrek rahatsızlığı çekiyordu.

Sıtma da yakasını bırakmadı.

Örneğin, Sivas Kongresi için gittiği Sivas’ta, Eylül 1919 tarihinin son haftası içinde Amerikalı General Harboord kendisini ziyarete geldiğinde, onunla görüşürken sıtma nöbeti geçiriyordu.

 Sakarya Savaşı sırasında atından düştü ve kaburga kemikleri kırıldı.

O’na bu durumda savaş meydanında bulunmasının son derece sakıncalı olduğu söylenmesine karşın, bu öğüte uymadı. Göğsünü sardırarak, yeniden savaş alanına geri dönerek, komutanlık görevini sürdürdü.

Bütün erkek çocukları gibi o da annesi Zübey’de Hanım’a çok düşkündü.

Hemen her erkek çocuk annesini kıskanır.

O da çok kıskanıyordu.

Yedi yaşında babasını yitirmiş ve öksüz kalmıştı.

Bu durumu annesine bağlılığını daha da artırdı.

Sonradan annesi Selanik’te, Gümrük Memuru olan Ragıp Bey’le evlendi.

Bu evliliği Atatürk hiç içine sindiremedi.

Ancak karşı da çıkmadı...

Öğrencilik yıllarında, örneğin İstanbul Harbiye’de okurken Selanik’e gitmeye ve annesini görmeye can atardı.

Ancak Ragıp Bey’in varlığından annesini kıskandığı için hoşnut olmazdı.

Annesinin yoksul ve yalnızlığına üzülür; ona bir ev almak isterdi.

Bunu da yaptı:

Subay olduğunda biriktirdiği parayla önce Selanik’te doğduğu evi satın alarak, annesine armağan etti..

Balkan Savaşı’ndan sonra annesi Selanik’i terk ederek İstanbul’a göç etti.

Bu arada ikinci eşi Ragıp Bey ölmüştü. Yanında kızı Makbule Hanım vardı.

İstanbul’da Beşiktaş’a bağlı Akaretler’de bir eve yerleşti.

Ancak annesinin bu evde kirada kalması içine sinmedi.

Suriye Cephesi’nden dönünce, biriktirdiği parayla Şişli’de bir ev aldı ve annesi ve kız kardeşini yanına aldı.

Kurtuluş Savaşı’nda ise annesini Ankara’ya getirdi.

Kurtuluş Savaşı’nın bitiminde de; İzmir’de Latife Hanımla tanıştıktan sonra, annesini Ankara’dan getirterek, Latife Hanımların Karşıyaka’daki köşküne yerleştirdi.

Şimdi öğrencilik yılları üzerinde biraz daha duralım:

Öğrencilik yıllarında başarılı bir öğrenci oldu.

Harp Okulu’na girdiğinde, kayıt defterinin karşısına şu not düşüldü:

“Selanik’te Koca Kasım Paşa Mahalleli Gümrük Memurlarından Müteveffa Ali Rıza Efendi’nin mahdumu uzun boylu, beyaz benizli Mustafa Kemal Efendi; Selanik”

Sınıfının çavuşu oldu.

Harbiye’yi kendi döneminde 8. olarak bitirdi.

İstanbul’da Harbiye öğrencisi iken, hep annesini özledi.

Ancak pek harçlık bulamadığı için kimi zamanlarda çok istediği halde Selanik’te bulunan annesinin yanına gidemediği anlar oldu.

Annesi kendisine pek harçlık gönderemiyordu.

Bu nedenle, İstanbul’un şatafatlı yaşamı içinde pek harcayacak parası yoktu.

Kimi zaman arkadaşı Ali Fuat Bey onu evlerine götürürdü.

Ali Fuat Bey’in babası bir Osmanlı paşasıydı:

İsmail Fazıl Paşa...

İsmail Fazıl Paşa oğlunun arkadaşı Mustafa Kemal’i çok sevdi.

İstanbul günlerinde Ali Fuat Bey’le birlikte olduğu zamanlarda, Ali Fuat Bey’in yaptıkları harcamalarda kendine de destek vermeye çalışması karşısında hep mahcup bir duruş aldı.

Parasız günlerinde, eline geçen üç be kuruşla kitap alırdı.

Bu günleri anımsadığında arkadaşlarına o günleri anlatırken şöyle derdi:

“Beş kuruş elime geçse kitap almak isterdim”...

Kitap okumayı çok seviyordu.

Daha öğrencilik yıllarında Fransızcası’nı ilerletmiş ve Fransızca kitaplar okumaya başlamıştı.

Sonradan cephede bulunduğu zamanlarda bile, İstanbul’daki arkadaşlarından sürekli kitaplar isterdi.

O’nu en çok etkileyen şair Tevfik Fikret ile Türk Kültür Tarihi’nde ilginç bir yüz olan Abdullah Cevdet’ti...

Fransız düşünürlerden de Jean Jaques Rousseau.

En çok kullandığı kavramlar “Türk Milleti, Milli Egemenlik (Hakimiyet-i Milliye) ve Milli Bağımsızlık ve özgürlüktü...

Türk gençliğine çok güvenir; ondaki enerjinin bütün güçlükleri yeneceğine inanırdı.

Gündelik yaşamına bakalım bir parça da:

Şık giyinirdi.

Bu nedenle gittiği yerde derhal göze çarpardı.

Takım elbise giymekten hoşlanırdı. Elbiselerinin modelini önce kendi çizer, ardından da terziye diktirirdi.

Mavi renk takım elbise giymezdi...

Üstelik, bütün gömlekleri de beyazdı...

Doğaya tutkundu.

Ankara Çankaya’da bir iğde ağacının yol yapımına engel olduğu için, kendinden habersiz kesildiğine çok üzülmüş, şu sözleri söylerken gözlerinden damlalar gelmişti:

-“Niçin kestiniz? Ben ne yapar yapar, yolu engellemeyecek bir çare bulurdum... O çelimsiz haliyle bozkıra ne güzel koku salıyordu”...

Kimi yürüyüşlerinde O, bu iğde ağacının altında oturup, dinlenirdi...

Ağaç kesilince, sanki bir çocuğunu yitirmiş gibiydi...

Doğa tutkusundan dolayı dünyada bir ilki uygulamış; Yalova’da kaldığı köşkün duvarına bir ağacın zarar verdiği anlaşılınca, ağacı kesmeyi önerenlerin önerisini reddetmişti.

O, ağacı kesmektense, koskoca binayı mühendislerin yardımıyla raylar üzerine oturtmuş ve bir kaç metre yana kaydırmıştı.

Kesilmeyen bu ağaç, Yalova’daki tarihi köşkün yanında hala durmaktadır.

Ankara'da bir Orman Çiftliği kurmaya karar verdiğinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı olarak O,  uzunca süre bir bekçi kulübesinde kalmıştır. Gece gündüz basit bir kulübe içinde yaşayan Atatürk, çiftlikteki çalışmaları yakından gözlemlemiş ve yeri geldikçe kendi de işçilerle çalışmıştı.

Cumhurbaşkanı Atatürk bu basit kulübede kalırken, onun sağlık sorunu yaşayacağından korkuldu. Bu nedenle hükümet kendisi için, Selanik’teki doğduğu evin bire bir ölçülerine uygun yeni bir ev yaptırdı.

Hayvanları da çok severdi.

En sevdiği hayvanlar atlar ve köpeklerdi.

“Sakarya” adında bir atı, “Foks” adında  bir köpeği vardı.

Yıldırım Orduları Grubu Kumandanlığı’nda görev yaptığı sıralarda karargah içinde at yetiştirdi.

Köpeklerine gelince; onun yaşamında bir kaç köpeği oldu.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Alp, Kurtuluş Savaşı günlerinde Alber adlı köpekleri olmuştu...

Cumhurbaşkanlığı döneminde de Foks...

Foks gerçekte, sokak fotoğrafçılığı yapılan birinden 50 lira karşılığı satın alınmıştı. Atatürk Foks’u kendi elleriyle besler; Foks ise Çankaya’daki evde Atatürk’ün yanına rahatça girip çıkardı.

Atatürk her sabah onunla oynamaktan hoşlanır, gezintiye çıkardı.

Foks’un her şeyiyle ilgileniyordu.

Günün birinde köşk, başka bir köpeği kıskanarak, beklenmedik anda Atatürk’ün elini ısırdı.

O her ne kadar:

“-İsteyerek ısırmadı. Önemli değil!” dese de, Atatürk’ü ısıran köpeğin kuduz virüsü taşıdığından korkuldu.

Bu nedenle Foks, Orman çiftliğindeki veterinerler tarafından ilaç verilerek uyutularak öldürüldü.

Atatürk Foks’un ölümüne ağladı.

Foks öldükten sonra, çevresindekiler ona bir jest yapmak istediler. Foks’un derisini saman doldurarak kuruttular... Sonra da Atatürk’ün çiftliğinde gelince göreileceği bir yere koydular.

Atatürk ölen köpeğini bu halde görünce çok üzülmüşdi vev şu talimatı verdi:

-“Kaldırın bunu!”

Uzunca zaman çiftlikte bir yerde saklanan Foks, çok sonraları Anıtkabir’deki Kurtuluş Savaşı Müzesi’ne konuldu.

Hiç kuşku yok, Atatürk çok zekiydi...

Atacağı her adımın iki üç adım sonrasını hesap ederek atar; ancak bu adımı atana dek kafasında konuyu inceden inceye düşünürdü...

En sevdiği yemek, kuru fasulye ve pilavdı...

Yine enginarı çok severdi.

Ölüm hastalığına yakalandığında, en son istediği yemek enginar olmuştu.

Ancak o günlerde İstanbul’da enginar bulunmıyordu. Bu nedenle Atatürk için güney illerinden enginar istendi.

Enginar geldiğinde Atatürk ölmüştü.

Ona bu enginarları yemek nasip olmadı.

Rakıyı çok seviyordu.

Rakıyla birlikte de özellikle leblebiyi...

Akşam yemeklerinde Çankaya'da kurulan sofrayı döneminin düşünür ve bilim insanlarıyla bir akademiye çevirmişti...

Dil ve tarih bilimine çok düşkündü...

Bir gün uçakla bir dünya turu yapmak istiyordu.

Bu nedenle manevi kızlarından Sabiha Gökçen’in uçağıyla Avrupa turuna çıkmasını destekledi.

Gökçen bunu başardığında Atatürk çok mutluydu.

Türk askerine ve gençlere büyük bir ilgi duyar ve onları çok severdi...

Kahve düşkünüydü.

Çok yoğun çalıştığı zamanlarda, on beş on altı fincan kahve içtiği bile görülürdü.

Kahveyi az şekerli içerdi.

Güne kahve içerek başlardı. Ancak kahvaltı yapmayı pek sevmezdi.

Yazar ve gazeteciydi.

Evet; Atatürk yaşamının her döneminde kitaplar yazmış ve gazete çıkarmak için uğraşmıştı.

Yaşamı boyunca toplam 14 Kitap yazdı.

Harbiye yıllarında bir duvar gazetesi çıkardı.

Mütareke döneminde, arkadaşı Ali Fethi Bey (Okyar) ile birlikte Minber gazetesini çıkardı.

Bu gazetede mahlas kullanarak yazılar yazdığı kimi anı kitaplarında söylenir.

Sonradan Ulusal Savaş döneminde İrade-i Milliye ve Hakimiyet-i Miliye’nin çıkmasına ön ayak olmuştu. Hakimiyet-i Milliye’de de mahlas kullanarak, yazılar yazmıştı.

Şiirden ve müzik dinlemekten hoşlanıyor; tiyatro izlemeyi pek seviyordu.

Bu nedenle Türkiye’de güzel sanatların ve müziğin gelişmesine büyük önem verdi...

Halka, bezik oynamayı sever; tavla zarı atmaktan hoşlanırdı...

Halkın arasında olmaktan hoşlanıyordu. Bu nedenle kimi zaman Ankara’da Çankaya’dan, kimi zaman da İstanbul’a gelince kaldığı Dolmabahçe’den gizlice çıkar, halkın arasına katılır ve sıradan bir insan gibi gezinirdi.

Kimi zaman da atların üzerinde arkadaşlarıyla at gezintisi yapardı.

Cumhurbaşkanı olduktan sonra hiç yurt dışına çıkmadı...

Ancak döneminin pek çok devlet adamı onu görmek için Türkiye’ye geldi.

Yurt dışına çıksa, sanki ülkesinin başına bir hal gelecekmiş gibi bir duyguya kapılırdı.

Sabaha karşı uyurdu.

Bu nedenle günün birinde şunu demişti:

-“Şimdi İsmet uyanmış, işinin başına geçmiştir”

Ancak pek çok devlet adamı, onu görmek için Ankara’ya geldi...

Evet, Atatürk içimizden biriydi.

İnsandı o, insan!

Gönül adamıydı...

Paylaşımcıydı.

Dostlarının mutlu olmasından hoşlanırdı.

Özellikle İsmet Paşa’nın ailesine karşı derin bir sevgi duyar, çocuklarına özel bir sevgi beslerdi.

Hastalığı döneminde, İsmet Paşa’nın hasta olduğu kendisine söylendiğinde:

-“Eyvah, yoksa İsmet ölecek mi?” diyerek,  çocuklarının eğitimi üstenmiş ve bunun için vasiyetine bu isteğini yazdırmıştı.

Kendisi cumhurbaşkanı ve İsmet Paşa’nın da başbakan olduğu dönemlerde, her ay İsmet Paşa ailesiyle rahat yaşasın diye 2,000 lira gibi önemli miktarda para verirdi.

1937’de İsmet Paşa’yı görevden almak zorunda kalmasından sonra; bu parayı aylık 3.000 liraya çıkarmıştı.

Kimsesiz çocuklara sahip çıkar, onların yetişmesi ve eğitimlerini gerçekleştirmeleri için çaba harcardı.

Bu amaçla, çok sayıda manevi çocuğu olmuştu.

Doğduğu kent Selanik’i hiç bir zaman unutmadı.

Balkan Türküleri dinlemekten çok hoşlanıyor ve özel sohbetlerinde sık sık Selanik’ten ve Selanik günlerinden söz ediyordu.

Neşeli oluğunda zeybek oynardı.

O, Türkler ’in Sarı Paşa’sı ve Sarı Zeybeğiydi...

Prof. Dr. Kemal ARI

Bu haber 526 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Günün Başlıkları