Hayat olmadan yazı mümkün mü? - Ömer Erdem

Hayat olmadan yazı mümkün mü? - Ömer Erdem
01 Aralık 2020 - 09:06

Biyografi ilminin bize sunduğu bir aydınlık var: yaşamaktır asıl eseri mümkün kılan. ‘Şairin hayatı şiire dahil’ sözüyle formüle edilmişti bu gerçeklik vaktiyle. Yazı adamı, ister şair olsun ister öykücü isterse romancı farketmez, yaşama dahil oldukça ve eser vermeyi mümkün kılan bir hayat yaşayabildikçe yazıda kalabilir. Burada kalıp, ölçülüp biçilmiş, çitleri yükselmiş, sınırları çizilmiş bir yaşamdan söz etmiyorum. Yazar öznenin kendi iradesiyle seçtiği, sosyo - kültürel ortamın bu seçimi desteklediği, esere imkan verdiği hayat çemberidir kastım. Yazmanın yaşam ikliminde can bulup bulamaması derdim. Gittikçe irtifa kaybeden yazar sosyolojisi, bugüne değin bireysel dirençlerle ayakta kalabilmişti. Genel anlamda, Türkiye sosyolojisinde yaşanan öz boşalması, hayat alanının gittikçe daralması, bugün birinci sınıf her türden yazı insanı için bir handikaptır. Dünya görüşü fark etmez, atmosfer herkesi etkiler. Hele bugün yetenekleri kendilerinden menkul bir taraf türlü şımarıklıklarla gününü gün ediyor olabilir. Bir taraf ise kara bir umutsuzlukla direniyor gözükebilir. Bir tür enerji ve verim çekinikliği demektir bu. Asıl gösterdiği yaşam darlığıdır.
Zor şartların, yaşama darlığının genelde eseri beslediği onu kışkırttığı söylenir. Bu görüşü haklı çıkaracak pek çok veri bulunabilir. Ancak, şartların zorluğu, ontolojik bir gerekçe düzeyinde değilse ne olacak? Kitlesel şımarıklığın devlet erkiyle iç içe geçtiği dönemlerde ortak şuurun uğradığı haksızlık nasıl izah edilecek? Okur iradesiyle değil de mesela devletin parmak uçlarıyla geçici süre de olsa parlatılan şair ve yazarlar ne olacak? Böyle yazarların kitaplarının devletin kollarıyla satın alınarak işlerin yürütülmesindeki çelişki nasıl giderilecek? Bu dolaylı hayat müdahalesi görmezden mi gelinecek?
Düşünsel zeminden uzak, estetik değerler ve yaşam görgüsüzlüklerinin öne çıktığı dönemler yaşama kalitesini de aşağı çeker. Şeklen bir takım işler yapılıyor gözükebilir. Bazıları mutluluktan uça uça rüyalara dalabilir. İnsan tekini ve yazıya aday her özneyi kendi zincirine dahil etmek isteyen güç, kendi surlarını yükselttikçe hem hayatı parçalar hem de yaşam geçişkenliğini önler.
Türkiye’de edebiyat ve sanat meseleleri ilk elden birinci sınıf bir dille konuşulup tartışılmıyor. Dini, ideolojik, sosyolojik ve politik hesaplarla kimi yetenekler baştan çembere alınıyor. Bunun farkına varıp kişilik derdine düşenler ise başka türkü çemberlerle sıkıştırılmaya çalışılıyor. Oysa, yazı insanı kadar yazıya ihtiyaç duyan okur arasındaki etkileşim kendiliğinden oluşur. Kültür, sanat ve edebiyat etkileşimi organiktir. Şair, yazar,öykücü, bilmediği fertler yerine de dolaşır hayatı. Onun hallerine bürünür. Tabiat dahil o olma, insan hallerine bürünme atmosferinin canlı olduğu zamanlarda edebiyat yaşaması denilen olgu mümkün olur. Sait Faik bu sebeple yazabilmiştir. İlhan Berk’in hiç bitmeyen gençliği bundandır.
İnsanımız üzerine, sosyolog, psikiyatr ve sosyal bilimcilerin daha çok düşünmesi gerekiyor. Ancak bizde asıl ve en çok düşünenler şair ve yazarlar olmuştur. İnsana, dili kullanarak yaşam vasıtasıyla gider onlar. İşte, bu yola çıkacaklar için çetin eşik budur. Yaşamayı, her türden, sorgulayıcı, cüret edici, merakla yüklü, dinsel, kültürel, sosyolojik kalıtları dönüştürebilecek yaşamayı gerçekleştirebilecek kapasitede mi yazı ortamları? Dergilerin çıkması, işgal edilmiş kamu mecralarında gözükmek kimseyi şair, yazar kılar mı? Yaşama hakkı başka irade/ iradeler tarafından gasp edilmiş kişiler uzun erekte temayüz edebilir mi?
Türkiye’de her tür güç ve çıkar odağından uzak kalanların türlü bedeller ödeyerek kurdukları bir edebiyat olageldi. İsimleri, ideolojileri, putları fark etmez, devlete ve güce teşne olanlar, hep bir edebiyat faaliyeti içinde gözüktüler. Onların çekimine kapılan zayıf karakterler ise ömür amatörleri olarak yazıp çizdiler. Oysa, birazcık hayat onları da geliştirmeye yeterdi. Hayat, cesaret ve yaratıcılık için gerekli sorgulayıcılıkla birleşebilseydi, onlardan da geriye bir şeyler kalırdı. Ne var ki, edebiyatımızın kurucu ilkeleri hala birer değer sütunu olarak ayaktadır. Ferid Edgü ne kadar bir hiza ise Feyyaz Kayacan da öyledir. Nezihe Meriç, Nursel Duruel birer örnek karakterdirler. Şavkar Altınel ile kimseler ilgilenmeyebilir ama eserleri ve tutumuyla güneş gibidir, kimse onun önüne geçemez. Bu bağlamda, yazıdaki hayat kim gibi yazıp kim gibi olmak istediğinle de ilgilidir. Hayatın yazı olması budur.

01.12.2020 - Karar Gazetesi

Bu haber 348 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum