Av. Abbas BİLGİLİ

Av. Abbas BİLGİLİ

[email protected]

FİLOZOFUN PENCERESİ

25 Ekim 2023 - 07:23 - Güncelleme: 25 Ekim 2023 - 09:39
Reklam


FİLOZOFUN PENCERESİ

                                                                                                            Abbas Bilgili

Sözlükler filozofu, felsefede çığır açan kişi diye tanımlıyor. İşin içinde “felsefede çığır açmak” olunca düşünce ve yorum vadisinde hayli yol almış olmak ve bu patikada yürürken kendine özgü bir bakış açısı da edinmiş olmak gerekir. Filozofun penceresi dendiğinde de düşünen kişinin bakış açısı akla gelebilir. Demem o ki, filozofun bir penceresi olmalı. Düşünce yokuşunda tökezleyenlerin bir pencere edinenmiş olduklarını söyleyebiliriz. Örneğin Cemil Meriç, Ali İlmî Fanî’nin ufuksuzluğunu “Penceresi yoktu dünyaya”[1] şeklinde anlatır.

Ancak bu yazımızda üzerinde durmak istediğimiz pencere; akıl, düşünce ve zihin penceresi değil, bildiğimiz evin penceresidir. Yani metafor olarak pencereden değil, güneşi ve havayı içeri alan duvardaki fizikî pencereden bahsediyoruz. Filozof da bir insan olduğuna ve bir evde yaşadığına göre onun evinin duvarında da penceresi vardır.

Filozofun evinin penceresinin diğer insanların penceresinden çok da farklı olması gerekmez. Belki kişiye özgü farklılıklar olabilir ama sonuç olarak o pencere diğer pencerelerle aynı işlevi görür. Ancak yine de filozofun düşünce derinliği için tercih edebileceği özel pencerelerin olması da mümkün. Böyle düşünüyoruz ama yine de fizikî pencereden metafor olarak pencereye doğru dönüşümlerin olması da şaşırtmamalı bizleri.

Düşünen insanlar hayatlarının bazı dönemlerinde kırlara, orman kenarlarına çekilerek münzevi bir deneyim yaşamak ister ve eserlerini de böyle bir ortamda üretirler. Meselâ Heidegger Güney Almanya’da dağ başındaki bir köyün kıyısındaki kulübesinde yıllarca yaşamış ve ünlü eseri Varlık ve Zaman’ı orada yazmıştır. Basit bir dağ kulübesi olan bu yapı hakkında mimar Adam Sharr mimarlıkla felsefeyi harmanlayan değerli bir kitaba imza atmış. Adam Sharr’ın kitabının adı Heidegger’in Kulübesi.

Kulübeyi ayrıntısıyla anlatan yazar, mimarinin ötesine geçerek oluşturduğu sofrada felsefi lezzetler sunmayı da ihmal etmemiş. Güney Almanya’nın Kara Orman dağlarında 1150 metre yükseklikteki bir yerde 6 x 7 ebadındaki bu basit kulübe Heidegger’in elli yıl boyunca düşündüğü ve yazdığı mekandır. Bu elli yılda kentle bağını devam ettirmiş, kentteki evinde de çalışmalar yapmış ama derin düşünme ve konsantrasyona ihtiyaç duyduğunda koştuğu yer dağdaki kulübe olmuş.

Hayat denilen giriş odasının dışında üç odası olan kulübe doğa ile bütünleşecek biçimde inşa edilmiş. Heidegger ailesinin doğaya daha yakın olmak için bu bölgeyi tercih ettiği düşünülüyor. Araziyi satın alıp kulübeyi inşa ettiren Heidegger’dir. Freiburg’taki evi ile kulübe arasındaki 18 kilometreyi yürüyerek gittiği çok olmuştur.

Kulübeyi konu alan kitabında Adam Sharr, pencerelerle ilgili özel bir bilgi vermese de, ışıktan yararlanma açısından ön kısmın güneye, arkanın kuzeye baktığını, güneşten en iyi şekilde istifade edildiğini belirtir. Gerek kulübede ve gerekse Freiburg’taki evinde çalışma masasının pencere önünde olduğu dikkat çekiyor. Pencerelerden şu şekilde bahsediliyor:

“Sabahın ilk ışıkları –Heidegger sabahları çalışmayı severdi- çalışma odasının penceresine vurur. Bu pencereden ayrıca vadinin uzaktaki tepesi gözükür. Bu konuma ek olarak pencereler, kulübenin içindeki hava sıcaklığını da belirleyen etmenlerden biridir. Pencerelerde iki ayrı cam tabaka bulunur ve bunların ikisi de havalandırma için değişik oranlarda açılabilir. Pencerelerin dışındaki panjurlar da havalandırma konusuna ilişkin diğer etmenlerden biridir.”[2]

Heidigger çalışmalarını asıl olarak çalışma odasında gerçekleştirmiştir. Burada düşünmüş, eserlerini yayına hazır hale  getirmiş ve yazmıştır. Çalışma masası pencerenin altında durmaktadır.[3] Nitekim çalışma odasındaki pencerenin dışında bir tane “rüzgâr fırıldağı” asılıdır. Kulübe çevresine zaman zaman yazılarında değinerek, doğanın kendisini etkilediğini göstermiştir. Orman, patika, ağaçlar, kar gibi kulübe çevresindeki doğaya da değindiği Düşünme Deneyiminden başlıklı şiirde pencere önündeki rüzgâr fırıldağını da unutmamıştır. Şiirden birkaç dizeyi paylaşalım:

Düşünme vaktiyle gökyüzünde asılı bir yıldız gibi duran tek bir düşünceyle belirlenmedir.
Kulübe penceresinin önündeki küçük rüzgâr fırıldağı gelen fırtınada öttüğünde…
Düşünmenin istemesi varlığın pervasızca istemesinden kaynaklanırsa,
Kaderin dili de serpilip gelişir.[4]

Nazilere yakınlık gösterdiği için itibarı sarsılsa da, felsefe dünyasındaki yerini hep koruyan Heidegger’in dağdaki kulübesini ve çevreyi anlattığı yazılarında kırsal ile felsefeyi kaynaştırdığını görüyoruz. Kendi penceresinden gördüğü doğayı ve köy hayatını felsefi kavramlarla anlattığı bazı metinlerdeki şiirsellik, kırsalı ne kadar içselleştirdiğini de göstermektedir. Örneğin Yaratıcı Manzara: Niçin Taşrada Kalıyoruz? başlıklı yazısı[5] buna güzel bir örnektir. Bu metinde köylülerin gündelik işlerini yapması ile kendisinin felsefe yapmasının aynı şey olduğunu belirtirken, “Felsefi çalışma doğrudan köylülere ait olanın içinde kök salar” diyor. Yine aynı metinde “yalnızlık” ile “tek başınalık” kavramlarının farkını şöyle vurguluyor:

Köylülerin uzun, tek düze, yalnız olma durumuna hayret ederler. Oya bu yalnız olma değil, “tek başınalıktır.” Gerçi insan büyük şehirlerde de “neredeyse” başka hiçbir yerde olamayacak kadar kolaylıkla “yalnızlığa” düşebilir. Ancak insan orada asla tek başına olamaz. Çünkü tek başınalık bizi “tecrit eden” değil, aksine bütün varoluşumuzun, bütün şeylerin özünün geniş yakınlığının “içine doğru açılmasını sağlayan” kendine özgü güçtür.

Filozofun “tek başınalık” dediği şeyin inziva ya da “derin yalnızlık” diyebileceğimiz düşünce konstrasyonu olduğu anlaşılıyor.

Onun Kıryolu başlıklı yazısı da adından da anlaşılacağı üzere kulübe çevresindeki ormana uzanan patika ile ilgili. Ancak basit bir patikanın felsefi anlatımının bir başka olacağını da okuyunca anlıyoruz. Filozofa göre “Kıryolu, sabah erkenden ekinleri biçmeye giden çiftçinin adımlarına ne kadar hazırsa, düşünürün adımlarına da o kadar hazırdır.”[6]

Kıryolundan Immanuel Kant’ın yoluna geçebiliriz. Felsefenin kült eserlerini kaleme alan Kant’ın çok düzenli bir hayatı vardı. Königsberg’te doğmuş, kent dışına hiç çıkmamış ve aynı yerde ölmüştü. Yataktan kalkış, kahvaltı, okuma ve yazma, ders, sohbet, yürüyüş ve yatmanın saatleri hiç değişmemişti. Her gün akşam saat beşte nehir kenarında başladığı yürüyüş o kadar dakikti ki, onu görenler saatini Kant’a bakarak ayarlardı. Tefekkür için tek başına yürümeyi tercih ederdi.

Heidegger’deki kıryolu, Kant’ta nehir kenarı yürüyüşüydü. Heidegger’in çalışma masasının pencere önünde olması, Kant’ta sobanın yanında yerini alıp, penceresinden eski Lobenicht kulesini seyre dalmasıydı. Onun son yıllarını yazan Thomas De Quincey bu konuda şunları yazmıştı:

“Yaz ya da kış, ne zaman olursa olsun sobanın yanında yerini alır, penceresinden eski Lobenicht kulesini seyre dalardı. Kuleyi net bir şekilde gördüğü söylenemezdi ama kule, belki onu düşüncelere gark etmeye yetecek kadar, belli belirsiz de olsa tam önünde duruyordu.

Açıkçası alacakaranlıkta ve sessiz bir hülyanın etkisi altında o kuleyi izlerken duyduğu memnuniyeti tarif edecek bir kelime bulmakta zorlanıyorum. Sonrasında yaşananlar bu izleme eyleminin onun için ne kadar önemli olduğunu kanıtlar nitelikteydi. Öyle ki komşusunun kavaklarının manzarasını kapatacak kadar uzaması Kant’ın huzursuz ve vesveseli bir ruh haline bürünmesine sebebiyet vermiş, üstüne üstlük bu durum, akşam tefekkürlerini bile aksatmasına kadar ilerlemişti. Neyse ki nazik, düşünceli ve bunun yanında Kant’a büyük saygı besleyen bir şahıs olan komşusu bu durumdan haberdar edildiğinde kavakların kesip kısaltılması talimatını verdi. Ağaçların kesilmesi ve Lobenicht kulesinin tekrar görünür olmasının sonrasında Kant itidalini geri kazandı ve akşam tefekkürlerini tam olarak ifa etmeye kaldığı yerden devam etti.”[7]

Bu anlatımdan da anlıyoruz ki Kant, penceresinden belli belirsiz kuleyi seyrederek derin düşüncelere dalıyordu. Pencere önünün kapanması onu huzursuz ediyordu.

Yaşlandıkça yürüyemez duruma geldiğinde pencere önünde serçeleri görmek ona mutluluk verirdi. Her yıl baharın gelişi ile beklediği serçenin gelmeyişi ona ölümü hatırlatıyordu. Bu hüzünlü yılları Quinsey’den okuyalım:

“Baharın getirdiği değişiklikler arasında Kant’ın merakını cezbeden tek bir şey vardı. Kant bunu, şahit olmanın bile acı verici olmasının yanı sıra büyük bir heves ve güçlü bir ümitle bekliyordu. Beklediği şey bahçesinde, penceresinin hemen önünde şakıyan çitbülbülüydü. Bu kuş, belki aynısı belki bir sonraki nesle ait bir kuş, her sene aynı şekilde gelip orada şakırdı. O kadar ki bazen soğuk havalar uzayıp bahar gecikince Kant’ı gene bir huzursuzluk kaplardı. Bütün kuşlara çocuksu bir alaka besleyen Lord Bacon gibi Kant da özellikle serçelerin çalışma odasının penceresine yuvalanması için bin bir zahmete girer ve bu gerçekleşince (ki Kant’ın çalışma odasındaki sessizlikten dolayı genelde gerçekleşirdi) onların hareketlerini başkalarının ancak insanlara göstereceği kadar büyük bir memnuniyet ve sevecenlikle izlerdi.”[8]

Ölümün yaklaştığını bilen büyük filozofun o dönemdeki “tek ne kaynağı” baharla gelen bu kuşu izlemekti.[9] Baharın gelişi ile pencerenin önünde çitserçesini bekleyen Kant, kuşun gecikmesi halinde “Pirenelerin tepeleri hâlâ çok soğuk herhalde,” dermiş. Son yıl bahar ilerleyip Çitserçesi işitilmeyince hüzünle (bir yoruma göre de kendi ölümünü ima ederek) “Küçük kuşum artık hiç gelmeyecek” demiş. Felsefeci Oruç Aruoba Kant’ın mezar taşında yazılı ünlü sözüne gönderme yaparak onun ağzından şöyle diyebiliriz diyor; “Üstümde yıldızlı gökyüzü, içimde ahlak yasası – penceremin önünde öten Çitserçesi.”[10]

Kant’ın gelmeyen kuşundan, bir başkasının kuş yuvasına dönebiliriz. İstanbul’da Bebek sırtlarında yuvasını yapan kuşun adı Tevfik Fikret. Ünlü şairimizin tasarlayıp yaptırdığı evinin adı “kuş yuvası” anlamına gelen Aşiyan idi. Bugün müze olan Aşiyan, Fikret’in toplumdan uzak yaşadığı, sığınağı ve çalışma mekanıydı. Ahmet Hamdi Tanpınar “Aşiyan, dışından içine, en ince teferruatına kadar Fikret’in eseri idi” diyor [11] Konumuz filozofun penceresi olunca, Aşiyan’daki bir pencereden bahsetmeden geçmek büyük eksiklik olur.

Hakkında mükemmel bir biyografi kaleme alan Beşir Ayvazoğlu, Fikret’ın Aşiyan’ı tasarlayıp düzenlemesini anlatırken özellikli bir pencereden ilginç biçimde bahseder:

Salonun dış kapısının sahanlığının altında bulunan, sarmaşıklarla kuşatılmış taştan bir mağara ağzı gibi oluşturulmuş pencerenin ismi de şaşırtıcıdır: “Sokrat’ın Penceresi”.[12]

Evet, Fikret’in tasarladığı Aşiyan’daki boğaz manzarasına bakan bir pencere, taşlarla mağara ağzına benzetilmişti ve adı da Sokrat’ın Penceresi idi.

Buraya kadar hep fiziki olarak pencereden bahsettik, ancak görüyoruz ki, Fikret’in evinde fizikî pencereden metafor olarak pencereye geçiyoruz. Sokrates zamanında evlerde pencere var mıydı, varsa nasıldı, bilemiyoruz. Ama Fikret onu bir mağara ağzına benzetmiş. Ünlü filozofun adını vererek de onun bakışını, bakış açısını, felsefesini anımsatmış. Otorite karşısında eğilmeyen büyük filozofu çok seven Fikret’in derdinin pencere üzerinden felsefeye ulaşmak olduğu anlaşılıyor. Bu durumda felsefeyi bir nevi pencere açmak olarak tanımlamak mümkün. Bu pencereyi açınca da sorunlara felsefenin penceresinden bakmaya bir çağrı olmalı Fikret’in yaptığı.
 

[1] Cemil Meriç, Jurnal I, İletişim Yayınları, 28. Baskı, İstanbul 2017, s. 382
[2] Adam Sharr, Heidegger’in Kulübesi, Türkçesi: Engin Yurt, Dergâh Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2017, s. 60
[3] Adam Sharr, age, s. 64
[4] Martin Heidegger, Düşünme Deneyiminden, Çeviren: Erdal Yıldız-Engin Yurt, Kutadgubilig Flesefe-Bilim Araştırmaları Dergisi, Sayı: 27, Mart 2015, s. 36-49
[5] Martin Heidegger, Yaratıcı Manzara: Niçin Taşrada Kalıyoruz?, Çeviren: Erdal Yıldız-Güvenç Şar, Kutadgubilig Flesefe-Bilim Araştırmaları Dergisi, Sayı: 27, Mart 2015, s. 31-35
[6] Martin Heidegger, Kıryolu, Kutadgubilig Felsefe-Bilim Araştırmaları Dergisi, Sayı: 30, Haziran-2016, s. 211-214
[7] Thomas De Quinsey, Immanuel Kant’ın Son Günleri, Türkçesi: Emre Bekman, Ketebe Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2020, s. 18, 19
[8] Thomas De Quincey, age, s. 39
[9] Manfred Kuehn, Immanuel Kant, Çeviren: Bülent O. Doğan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2011, s. 428
[10] Immanuel Kant, Fragmanlar, Çeviren ve Derleyen: Oruç Aruoba, Kırmızı Kedi Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2021,  s. 51
[11] Ahmet Hamdi Tanpınar, On Dokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Dergâh Yayınları, 32. Baskı, İstanbul 2021, s. 64
[12] Beşir Ayvazoğlu, Fikret, Everest Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2019, s. 342

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum