ÜÇ GÜZEL MUĞLA GÜNÜ /4 Osman Çeviksoy

ÜÇ GÜZEL MUĞLA GÜNÜ /4 Osman Çeviksoy
19 Ağustos 2022 - 20:10 - Güncelleme: 20 Ağustos 2022 - 09:27

ÜÇ GÜZEL MUĞLA GÜNÜ /4 Osman Çeviksoy

25 MAYIS 2022 ÇARŞAMBA YA DA MUĞLA’DA SON GÜN
“Kahvaltıyı otelde yapmayın, Akyaka’da yapacağız!” denilince biz orayı kafe-restoran gibi bir yer olarak düşünmüş, hiç üzerinde durmamıştık. Akyaka; Azmak adlı ırmağıyla, ırmağın tertemiz suyunda yüzen alaca, beyaz ördekleriyle, sazlığıyla, salkım söğütleriyle, okaliptüs, günlük ve zeytin ağaçlarıyla, adını bilmediğimiz çeşit çeşit bitkileriyle meğer  cennetten bir köşeymiş. Yeşillikler arasında bir iki katlı evleri, su kenarında kafeleri lokantaları vardı. Sessiz, sakin Akyaka, tam bir kafa dinlenilecek; hikâye, roman yazılacak yerdi. Bana, Tanrı Dağları’nın Kazakistan tarafında kalan kısmında kurulmuş Çimkent Kayak Merkezi’ne tırmanırken gördüğümüz ağaçlar arasında ve karlar altındaki evleri hatırlattı. O evlerin Sovyet döneminden kalma “Yaratıcılık Evleri” olduğunu anlatmışlardı. Yazar, şair, ressam, bestekâr, bütün sanatçılar belli zamanlarda, belli sürelerle o evlerde kalırlar, eserlerini meydana getirirlermiş. Akyaka, bütün sanatçıların beğeneceği bir yer gibi geldi bana. Yeşil, su ve bozulmamış doğa… Akyaka’yı biz çok sevdik.
İsmail Zorba, Ziya Karabulut, ben ve eşim durgun akan Azmak suyunun güzelliklerini seyrederken İsmail Turan, Seda ve Gökçe Kallimciler geldi. Ailenin en küçüğü, ortaokul öğrencisi Hasan Aras Kallimci yoktu. Onunla ilk gün Borsa okulunda tanışmıştık. Şu an yine okulunda olmalıydı. Hareketli, çevik bir çocuk görüntüsü veriyordu. Güzel kitaplar okuduğunu telefon görüşmelerimizden birinde dedesi Hasan Kallimci söylemişti.
Bir 4 kişi, oturan insanlar ve iç mekan görseli olabilir
Gökçe Kallimci, lise son sınıfta, ailenin üniversite sınavına (YKS) hazırlanan biricik kızıydı. Sınav için üç hafta kadar zamanı kalmıştı. Gerilimsiz, rahat görünüyordu. Sınava girecek pek çok öğrencinin taşıdığı stresi taşımıyor gibiydi. Annesiyle babasıyla şakalaşabiliyor, bizimle rahat konuşuyordu. Hiçbirimize karşı saygıda kusur etmiyordu. Üçüne hitaben “Aranızdaki anne, baba, evlat diyaloğunu çok beğendim!” dedim. Bu sözümden sonra Kallimci ailesi biraz daha açıldılar. Aralarında geçen bazı küçük, komik, gülümsetici, hatta kahkahaya neden olan yaşanmışlıkları anlattılar.
Lisede derslere girdiğim yıllarda öğrencilerime derdim ki “Annenizle, babanızla diyalog kapınız açık kalsın. Hiç değilse biriyle bu kapıyı sürekli açık tutun. Onlarla tartışın, anlaşın, anlaşamayın; dargın olduğunuz zamanlarda bile o kapıyı kapatmayın. Her zaman o kapıdan çekinmeden girerek iyi, kötü, güzel çirkin her şeyinizi onlara anlatın. Onların tecrübelerinden yararlanın. Azarlanacağınızı bilseniz bile bunu yapın. Çünkü sizi dünyada en çok, en gerçek, en doğru sevenler onlardır. Sizin ayağınıza minik bir diken batsa, onların ciğeri sızlar.” Şimdi burada görüyor ve anlıyordum ki Gökçe, benim öğrencim olmadığı beni hiç dinlemediği halde istediğim gibi davranan bir lise öğrencisiydi. Seda ile İsmail Turan’ı anne baba olarak seviyor, sayıyor; onlara bir arkadaş kadar yakın duruyordu. Elbette bu güzel dengenin kurulmasında edebiyat öğretmeni annenin, üniversite hocası babanın da büyük payları vardı.
Bir 2 kişi, oturan insanlar ve iç mekan görseli olabilir
Azmak suyunda yüzen, birbiriyle karışmayı kabul etmeyen iki grup ördeği (ak grup, alaca grup) zevkle seyrettik. Sanki onlara baktığımızı biliyorlar da bizim için gösteri yapıyorlardı. Suyun kıyıya yakın sığ taraflarında başlarını dibe doğru sokarak bir şeyler bulup yiyorlardı. Berrak suyun dibini gördüğümüz halde ne bulup yediklerini bir türlü anlayamadık.
Masamızda hiç bitmeyen taze sıcak çay, çeşitli nefis kahvaltılıklar daha da önemlisi, kahvaltıya doyumsuz lezzet katan saygı, sevgi ve nüktelerle süslenmiş sıcacık sohbet vardı. Bir kahvaltı ancak bu kadar hoş, güzel ve doyurucu olabilirdi.
Program yöneticimiz İsmail Zorba saate bakmaya başlayınca kalkma vaktimizin yaklaşmakta olduğunu anladık. Fotoğraflar çektirip kalktık. Mekândaki görevliler bizi nasıl karşıladılarsa, nasıl hizmet ettilerse, aynı saygılı, güler yüzlü hâlleriyle uğurladılar.
Arabaların yanında iki İsmail konuşurlarken duydum: “Söyleşi, ziyaret, yemek, hava limanı…” diye sözü bağladı İsmail Zorba. “Tamam, 19.00 – 20.00 gibi gelirim!” dedi Kallimci. Sadece söyleşiyi anladım. Ziyaret edilecek olan kimdi? Anlaşılan bizi hava limanına Kallimciler götürecekti fakat nereye gelecekti. Merak ettiğim halde sormadım. Kimseyi sorularla sıkboğaz etmenin gereği yoktu. Vedalaştık, Gökçe kızımıza başarılar diledik, arabalarımıza bindik.
Menteşe Halk Eğitim Merkezi Konferans Salonunda olması gereken etkinlik Final Okulları Konferans Salonuna alınmıştı. Her yanı temiz, bakımlı okula birazcık erken vardık. Okul müdürü, müdür yardımcıları bizi memnuniyetle karşıladılar. Dinlenmemiz için rahat koltukların, kanepelerin bulunduğu bölmeye alındık. Güler yüz ve tatlı dile ek olarak çay ikramında bulundular.
Bir 3 kişi, ayakta duran insanlar ve iç mekan görseli olabilir
Okul müdürü, toplantının yapılacağı “L” şeklindeki küçük salona kadar bize eşlik ettikten sonra okulda müfettişlerin bulunduğunu, ayrılmak zorunda olduğunu söyledi. Özür üstüne özür dileyerek bizi yardımcılarına emanet edip gitti. 
Biri sahnede, diğeri sahneye çıkılan basamakların yanında olmak üzere iki masa hazırlanmıştı. Sahnedeki masada kuru pasta, su, dosya, kâğıt, kalem; diğerinde sadece kitaplarım vardı. Salonda “Okur Gezer” projesinde görev alan öğretmenler ile gönüllü olarak beni dinlemeye gelen elli kadar öğretmen vardı. Dün Karabağlar Yaylasındaki evlerinde bizi ağırlayan yazar Münevver Ongun ile eşi Nail Ongun da salondaydı. Benim için hazırlanan masada neler varsa meslektaşlarımın oturdukları masalarda da onlar vardı. Salon Türk bayrağı, Atatürk resmi ve atamızın vecizeleriyle donatılmıştı. İçerisinin havası tertemiz, her şey pırıl pırıldı.
Okullarda açılacak yazarlık atölyeleri konulu konuşmamdan sonra kafalara takılan soruları cevapladım. Program yöneticisinin yönlendirmesiyle imzaya geçtik. Salonda yazar, şair meslektaşlarım da vardı. Bunlardan Münevver Hanım kitaplarını bana imzalı olarak dün armağan etmişti. Öğretmen İdris Özler ise hem benim kitaplarımdan kendi adına imzalattı hem de kendi kitaplarından çocuk şiirlerini içeren “Düşlerime Salıncak Kur” ile yaşanmışlıkların ifadelerinden oluşan “Öylesine Yazılar” kitaplarını imzalı olarak bana takdim etti. Eminin meslektaşlarım içinde başka yazanlar da vardı.
Aslında ben öğretmenliği bir gönül mesleği olarak kabullenip ona göre çalışan bütün meslektaşlarımı hakiki yazarlar olarak görüyordum. Çünkü bir hikâye, bir roman kurgulayıp okunur hâle getirmekle bir insanı güzelliklerle donatıp geleceğe hazırlamak arasında çok sayıda benzerlikler vardı. Bu nedenle benim gözümde her iyi öğretmen, aynı zamanda iyi bir yazardı. Cumhuriyet dönemi edebiyatımızda eline kalem alarak hem yetiştirdiği öğrencileriyle hem yazdığı kitaplarıyla iz bırakan pek çok yazar vardı.       
İmza devam ederken öğretmen arkadaşlarımla girdiğim kısa diyaloglar gösterdi ki faydalı bir söyleşi gerçekleştirmiştik. Bu da beni memnun etti, rahatlattı.
Elindeki kitabı imzalatırken kısa diyalogumuz sırasında sesi titreyen, gözleri dolan, kendine hâkim olamayıp ağlayan bir kadın için üzüldüm. Ağlayan sesiyle eşinin kitaba, okumaya düşkünlüğünden de söz etmişti. Bazı soru cümleleri dilimin ucuna kadar geldiği halde seslendirememiştim. Muğla İl Milli Eğitim Müdürünü ziyarete giderken İsmail Zorba’ya sordum.
“O bizim çok değerli, çok anlayışlı kitapçı ağabeyimizin hanımı.” dedi. “Ağabeyimizi yeni kaybettik. Yengemizin acısı henüz çok taze… Duygulandı… Şimdi bütün işleri o yürütüyor. Sizin kitaplarınızı da Ankara’dan o getirtti.”
Bir soruyla duygulanma sebebini anlayıp başsağlığı dilemediğime pişman oldum.
Bir 6 kişi, oturan insanlar, ayakta duran insanlar, iç mekan ve şunu diyen bir yazı 'no HUAWEI P30 Pro LEICA QUAD CAMERA' görseli olabilir
İl Millî Eğitim Müdürü Emre Çay, geldiğimizi bildirilir bildirilmez bizi kabul etti. Uzun boylu, şık giyimli, saygılı, gencecik bir adamdı. Bizi makam odasının giriş kapısında karşıladı. Oturmamız için yer gösterdi. Biz yerlerimizi aldıktan sonra üzerinde Atatürk’ün altın renkli kabartma resminin ve “Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır!” sözünün bulunduğu oldukça geniş panonun önündeki koltuğuna geçti. Ziyaretimizden duyduğu memnuniyetin yüzüne yansıdığını görüyorduk. 
Her ziyarette söylenen rutin sözlerden, hâl hatır sormalardan sonra “Okur Gezer” projesi Öğrenci Yazar Buluşmalarından sorumlu öğretmen olarak İsmail Zorba, yapılanlarla ilgili kısa bilgiler sundu. Bu öğretim yılına özgü projenin son yazarı olduğumu, yılın oldukça verimli geçtiğini, beş bine yakın öğrencinin yazarlarla buluşturulduğunu ben de öğrenmiş oldum.
Müdür Bey genç olduğu kadar da dinamik ve çalışkan birisiydi. Kurduğu cümlelerden oldukça kültürlü; sanattan, edebiyattan anlayan, okuyan ve okuyana değer veren birisi olduğu anlaşılıyordu. “Okur Gezer” projesini gelecek öğretim yılında benzer bir isimle aynen sürdürebileceklerini söyledi. Bu, gelecek yılın öğrenci yazar buluşmalarının, anlayarak, çözümleyerek okumaların yapılacağına dair destek sözünün şimdiden vermesi demekti. 
Konu; sanat, edebiyat, okumak, yazmak olunca sohbet hayli uzadı. Kahvelerden sonra ikinci çaylarımızı da içtik, söz bitmedi. Genç Milli Eğitim Müdürü Türkçe edebiyat öğretmeni, yani meslektaşımızdı. Ona göre insan ancak okuyarak kendini geliştirebilirdi. Okumayı sadece kitap okumak anlamında değil en geniş anlamıyla kullanıyordu. Eşi de çok iyi bir okuyucuydu. İmzaladığım Bebiha adlı kitabımı kendinden önce eşinin okuyacağından emindi.
Bir 10 kişi, ayakta duran insanlar ve iç mekan görseli olabilir
Muğla’nın Türkiye kitap okuma sıralamasında ilk üç şehirden biri oluşunun kesinlikle rastlantı sonucu olmadığını, çocuklarını, gençlerini, öğretmenlerini, idarecilerini tanıdıkça daha iyi anlıyordum. Bundan böyle benim gözümde Muğla’nın yeri kitapsever bir il olarak kalacaktı.   
Bizi kapıda karşılayan saygılı, genç İl Millî Eğitim Müdürü, ayrılırken de koridora kadar uğurladı, hepimizle ayrı ayrı vedalaştı.
Şehir merkezinde İsmail Zorba ve Ziya Karabulut rehberliğinde tarihî yapıları görerek ve bu yapılar haklarında bilgi edinerek bir güzel yürüyüş yaptık. Sonra arabamıza binip çok katlı binalardan oluşan bir siteye gittik. Asansörle çıktığımız katta bizi Erdal Çil ve eşi Müyesser Çil karşıladı. Giriş kapısını ardına kadar açık bıraktıkları dairelerine buyur ettiler. Çok geçmeden tatlı, samimi, doyumsuz bir sohbet başlayıverdi. Erdal Çil, geçtiğimiz akşam sendikalı öğretmenlerle yapılan toplantıda anlatmadığı daha ilginç, daha özel sayılabilecek anılarını da anlattı. Benim peş peşe çıkmaya başlayan kitaplarımı evlendikten sonra da eşiyle birlikte okumuşlar. Sadece okumakla kalmamışlar eşe dosta, okumayı seven herkese tavsiye etmişler. Kimilerine de kitapları hediye etmişler. Bir yazarın uzaklarda böyle sıkı takipçilerinin, gıyabî dostlarının olması ne kadar güzeldi. Yıllar sonra bunları öğrenmek insanı ne kadar çok mutlu kılıyordu. Sohbet kesintisiz yemekte de devam etti. Bizim için hazırlanmış Muğla’ya özgü, lezzetli, nefis yemekler, sohbetin lezzetini daha da artırdı.
Yemekten sonra havuz başına indik. Sitenin orta yerinde büyükçe bir havuz, çevresinde masalar sandalyeler ve taze çay başta olmak üzere sıcak, soğuk içeceklerin de bulunduğu çay ocağı… Çevresindeki binalar olmasa havuzlu bir kır kahvesi gibi… Ne kadar doğru düşünmüşler. Güzel havalarda site sakinlerinin buluşup görüşmeleri için, açık havada yapılabilecek toplantılar için ne kadar uygun bir yer olmuştu.
Bir 2 kişi, ayakta duran insanlar, ağaç, açık hava ve şunu diyen bir yazı 'HUAWEI P30 Pro LEICA QUAD CAMERA' görseli olabilir
Biz sohbete havuz başında taze çaylarımızı yudumlayıp saray tatlılarımızı yiyerek devam ederken zamanın ne kadar hızlı geçtiğini fark etmemişiz. İsmail Turan ile eşi Seda Kallimci gelince bunu bir anda anladık. Hava limanına onlarla gidecektik. “Daha erken, oturun, çay için!” dediler. Kallimciler ev sahiplerini kırmadı, bir çay içimi kadar oturdular. Sonra yola çıkmak üzere tekrar izin istediler. Muğla’dan Bodrum Havalimanı en az bir saatlik yoldu. Yolculuk hâli, biraz vakitli çıkmakta fayda vardı. İsmail Turan Kallimci’nin bu görüşüne saygı duyuldu, ikinci çay için ısrar edilmedi. Ev sahiplerinden ve üç gündür bizimle olan iki dosttan ortak onay çıktı. Hep birlikte kalkıp sitenin otoparkına yürüdük.
Bir 1 kişi, ayakta ve su kütlesi görseli olabilir
Muğla’da insanlarla tanışmak, insanlara ısınmak, alışmak kolay, vedalaşıp ayrılmak zordu. Eminim Erdal Çil, eşi Müyesser Hanım, kızı Aybike Elif de bize alışmışlardı. Üç gün boyunca yanımızdan hiç ayrılmayan, programın aksamadan yürümesini sağlayan değerli meslektaşlarım İsmail Zorba, Ziya Karabulut’la kardeş gibi olmuştuk. 
Zor da olsa vedalaşıp yola koyulduk.
Bir 3 kişi, oturan insanlar, ayakta duran insanlar ve iç mekan görseli olabilir
Muğlalılarla tanışıp kaynaşmak kolay, vedalaşıp ayrılmak zordu. Bu zorluğu, bir kere de bizi havalimanına getirip uğurlayan Kallimcilerle yaşadık.
_ . _

(*) Ela Setenay’ın şişedeki mektubu:
Seninle Bin Yıl - Genel Değerlendirme
                Sayın Okuyan,
                Neredesin, kimsin nasılsın bilmiyorum ama bu şişe sana ulaştıysa içindekilere bakmanın bir sakıncası olmaz. Türk edebiyatı okumak asla zaman kaybı sayılmaz!
                Neyse boş boş konuşmayı keseyim de konuya gelelim: Seninle Bin Yıl… Dürüst olmam gerekirse bu kitap hakkında önyargılarım vardı. Sonuçta bize bir öğretmen tarafından verilmişti ve kime yalan söyleyeyim, zevklerimiz pek de benzer değildi. Ama bu kitap üzerinden ödev verilecekti ve ben de kitaplara sırtını dönen biri değildim, o yüzden bu kitaba bir şans tanıdım.
                Birkaç sayfa okudum ve önyargılarımı aklımdan alıp gitmeye başladı. Hatta bir noktadan sonra anlatılan olaylara o kadar kapıldım ki kendi dünyamdan biraz ayrılıp hastanelere, parklara, marketlere hatta yurt dışına bile karakterlerle beraber çıkıp biri beni biri beni trans halinden uyandırana kadar orada kaldım. Ben konsantre olduğumda hızlı ve hata yapmadan okurum. Bu kitabı okurken bir ya da iki dünya rekoru kırmışımdır.
                Kitabın dili, karakterleri, hikâyeleri ve bize aktardığı duygular muhteşemdi. Normal insanların hayatından bir diziye konu olabilecek hikâyelerin çıkması hâlâ beni şaşırtıyor. Kitabı okumak bana kesinlikle yeni bir bakış açısı ve daha geniş bir hayal gücü kazandırdı. Ben hep Türkçeye çevrilmiş yabancı kitaplar okuduğumdan orjinali Türkçe olan ve dilimizi özgün bir şekilde kullanan bu kitabı okumak beni mutlu etti. Türk edebiyatının ne kadar etkileyici olduğunu bir kez daha görmüş oldum.
                Bence kitabın tek kötü yanı bitmesiydi ama aynı zamanda en heyecanlı yerinde ve düşündüğüm sonla bitmeyen hikâyeler de beni azıcık sıkmadı desem yalan olur.
                Eğer puan verecek olsam 7/10 verirdim.
                Sayın okuyan, yazmak için o kadar zamanım kalmadı ama bence ikimiz de bu mesajın neden seni bulduğunu biliyoruz. Seninle Bin Yıl’ın adını yay, yaşadığın yer neresiyse orada da bu sanat eserini bilenler olsun.
                Eğer okuduğun ya da okumak istediğin bir kitap yoksa hiş şaşırtıcı olmayan bir şekilde sana bu kitabı tavsiye edeceğim. Hemen git, bir yerden al ve onu oku. Sonra da sen bir şişeyi denize yolcu et! Seninle Bin Yıl hakkında ne düşündüğünü doğaya sal! Kim bilir, belki şişen gelip beni bulur.
                Umarım yaşadığın yerde her şey yolundadır, bir gün görüşmek umuduyla…

Ela Setenay Dinçer
9/D   152   (imza)

Hamiş: Kesede fotoğraflar var!

 

   
 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum