Stalinizm 'polis rejimi' ideolojisidir - TANER AY

Kültür tarihi araştırmacısı Taner Ay “Marx’ın proletarya iktidarı tasavvuru ile en ufak bir ilişkisi yoktur. Politik yapısı Rusya’nın yönetme tarzındaki ‘cinâyet geleneği’ üzerine inşâ edilen Jakoben tedhişe dayanmaktadır” diyor.

Stalinizm 'polis rejimi' ideolojisidir - TANER AY
01 Haziran 2021 - 19:21

Stalinizm, iktisâden köleleştirilmiş emeğe dayalı bir polis rejimidir. Marx’ın proletarya iktidarı tasavvuru ile en ufak bir ilişkisi yoktur. Politik yapısı Rusya’nın yönetme tarzındaki “cinâyet geleneği” üzerine inşâ edilen Jakoben tedhişe dayanmaktadır. Oysa, Marx ve Engels, proletarya iktidarının, “demokratik bir cumhûriyet” olduğunu yazmışlardı.

Kautsky de, “proletarya diktatörlüğüyle, proletaryanın demokrasiye dayanan egemenliğinden başka bir şeyi kastedemeyiz” diyordu. Bolşevik İhtilâli’nin yapısındaki çarpıklığı en başında doğru bir şekilde değerlendiren Kropotkin’in, Lenin’i, “Fransız İhtilâli’nde uygulanan tedhiş, toplumu elli yıl geriye attı” diye birkaç defa uyardığı bilinmektedir. Stalinizm, ihtilâl ile birlikte ortaya çıktığından, rejimin fikir babası, Stalin değil, Lenin’dir. Ancak, bu polis rejimi en büyük etkisini Stalin döneminde gösterdiği için, târihçiler tarafından Stalinizm olarak kavramlaştırılmıştır.

Fransız İhtilâli sırasında giyotinci Jakobenler’in 420 bin kadar üyesinin olduğu yazılır. Peki, Rus İhtilâli’ni kaç kişi yapmıştı? Birkaç bin kişilik garnizon askeri, Kronstadt denizcileri, sadece 48’i Bolşevik olan 60 kadar üyeli Petrograd Devrimci Askerî Komitesi, fabrikalardan gelen birkaç yüz kişilik Bolşevik militan.

Hepsi bu kadar! Tuhaf olan, Çarlık Rejimi’nin iki gün içinde bu kadar az sayıda kişiyle devrilmesidir. Buna kitle hareketi demek sosyolojik açıdan pek mümkün değildir, hoşnutsuz tabakaların nüfusuna nazaran hayli az sayıda kişinin katıldığı bir hâdisedir. İhtilâl olarak tanımlanıyor ama, teknik anlamda, iktidar boşluğundan yararlanılarak gerçekleştirilen bir darbeye daha fazla benziyor.

İhtilâle katılan birkaç bin kişinin ipleri Petrograd Devrimci Askerî Komitesi’nin elindeydi. Komite, Kışlık Saray’ın düşüşünden sadece birkaç gün sonra, “halk düşmânı” ve “şüpheli” kavramlarını icâd etmiştir. Lenin, iktidarın ele geçirilmesinden 11 gün sonra yayımladığı bir kararnâmeyle de, “halk düşmânı” kavramına açıklık getirir. Ona göre, parlamenter sistemi ve anayasayı savunan ne kadar sosyalist ve sosyal demokrat varsa, “halk düşmânı” olarak kabûl edilmeli ve cezâlandırılmalıydı.

Cezâlandırma için de Dzierżyński ile birlikte 20 Aralık’ta Çeka’yı kurarlar. Deri ceketli polislerin sayısı 1918 yılının Mart ayında 600 kadarken, Haziran ayında 12 bin, aynı yılın sonundaysa 40 bine çıkacaktır. 1921 yılının başında Çekist sayısı 280 bin olur. Oysa, aynı dönemde, ülke genelinde Sovyetler aygıtını yöneten İçişleri Halk Bakanlığı’nın memûr sayısı 400’ü geçmiyordu. Bu da, devletin omurgasının bürokratlardan değil, polislerden oluştuğunun kanıtıydı. Polis rejiminin Lenin’in kararnâmesiyle yasallaşmasıyla birlikte, Çekistler ve Kızıl Muhâfızlar ülkenin her yerinde sistematik bir biçimde tedhiş estirmeye başlamışlardır.

Taganrog’da 50 askerî öğrenci ve subay fırınlara atılarak yakılır. Yevpatoriya’da yüzlerce subay işkenceyle, Yalta’da ise 70’i gazeteci, avukat ve profesör olan 240 aydın öldürülür. Kazak köylerinde ve kasabalarında gerçekleştirilen katliâmlar içinse elimizde sıhhatli rakamlar bulunmuyor. Ama, cesedlerin durumu polis rejiminin zihin yapısını ele veriyordu. Çeka’nın en önemli faâliyetinin, ayaklanma bahanesiyle, 1918 yılının 11 Nisan’ı 12 Nisan’a bağlayan gecesinde, 4’üncü Alay’ın desteğiyle, anarşistlere yönelik imhâ operasyonu olduğu yazılır. Çok sayıda anarşist öldürülmüştür. Ardından, Mayıs ve Haziran aylarında, 205 sosyalist gazete ve dergi kapatılır.

14 Haziran günü işçilerin açlık yürüyüşüne Çekist katillerin ateş açması sonucunda 10 işçi ölür. Bolşeviklerin dışındaki sosyalistlerin yönetiminde oldukları Kaluga, Tver, Yaroslavl, Ryazan, Kostroma, Kazan, Saratov, Penza, Tambov, Voronej, Orel ve Vologda Sovyetler’i cebren dağıtılır. 30 Ağustos 1918 günü Çeka şeflerinden Moisei Solomonoviç Uritsky’e ve Lenin’e yapılan şüpheli suikast olaylarından sonraysa, 5 Eylül 1918 günü alınan bir kararla, Çeka, sağ ve sol ayrımını yapılmaksızın bütün muhâlefete karşı “Kızıl Tedhiş” uygulamasını başlatacaktır.

Maltsev ve Akatuy hapishânelerinde gördüğü işkenceler sonucunda görme yetisini büyük ölçüde kaybeden ve bir adım önünü seçemeyen Sosyalist Devrimci Parti üyesi Fanya Yefimovna Kaplan’ın üç el âteş edip de, ikisini Lenin’e nasıl isâbet ettirebildiği bir muammâdır. Bu suikastler “Kızıl Tedhiş” için önceden tasarlanmış bir Çeka mizansenine benziyor.

Çeka’nın şeflerinden Martin Latsis, teşkilâtın sadece 1918 yılının ikinci yarısında yaklaşık olarak 4.500 kişiyi infâz ettiğini yazmıştır. Aslında bu rakam 10 bin ile 15 bin arasında olmalıdır. Boris Kagarlitski’nin ifâdesiyle, “Lenin’den daha az devrimci olmayan” Martov, “Kızıl Tedhiş” nedeniyle, halka karşı olan bir ihtilâli kabûl etmenin imkânsız olduğunu yazacaktır.

GULAG sistemini Stalin’in yarattığını söyleyenler, yanılıyorlar. 1929 ile 1953 arasındaki anlamında bir kampın kurulması fikri Lenin’den çıkmıştır. 1918 ve 1919 yıllarında Penza kentinin komünist yöneticilerine çektiği iki telgrafta, “asalaklar” için kentin dışında bir toplama kampının kurulması talîmatını veren Lenin’dir. 1918 yılındaki telgrafında mülk sâhibi köylüleri, 1919 yılındaki telgrafındaysa muhâlif sosyalistleri hedef göstermiştir.

Kamp sayısı 1919 yılının sonunda 21 iken, 1920 yılında 34, 1921 Şubat’ında 107, 1921 Eylül’ünde 117, 1921 yılının sonunda 267 ve 1923 Ekim’inde 355 olur. Lenin’in talîmatından sonra, devrimin düşmânlarını amansızca, onlardan geride hiç kimseyi bırakmadan yok etmek için bu sistemin mükemmel bir aygıt olduğunun farkına varılmıştır. GULAG’ın esin kaynağı Çarlık Rejimi’nin “katorga” sistemiydi; “katorga” gibi GULAG da sadece cezâ kampı değildir, “katorga” ve GULAG sistemi iktisâden köleleştirilmiş emeğin de depolarıydılar.

Büyük Petro’nun mahkûmları St. Petersburg’u kurdururken kullandığı ve politik mahkûmları aileleriyle birlikte Sibirya’daki maden bölgelerinde çalıştırılmak maksadıyla sürgüne gönderdiği bir târih hakikatıdır. İhtilâli yapan veya polis rejiminde görev alan Bolşeviklerin pek çoğunun da “katorga” deneyimleri vardı. Kaynaklara nazaran, 1916 yılında bile 28.600 “katorga” mahkûmu kalmıştı. “Katorga” deneyiminin Bolşeviklere GULAG husûsunda ders verdiğiyse âşikârdır.

Bolşevikler, 141 millik bir kazı alanını kapsayan Beyaz Deniz Kanalı’nın inşâında 170 bin mahkûmu ve siyâsî sürgünü çalıştırmışlardır. Yagoda’nın, 17 Mart 1934 günü, Moskova-Volga Kanalı’nın tamamlanabilmesi için “çalışabilecek durumda” olan 20 bin kadar yeni mahkûm istediği biliniyor. Bu da, polisin çeşitli bahânelerle yeniden binlerce kişiyi tutuklayıp, onları köle işçiler olarak inşâât bölgesine göndermesi anlamına geliyordu.

Bir GULAG fıkrası polis rejiminin tutuklama bahânelerini çok güzel özetlemektedir: Sibirya’daki bir kampta üç tutuklu niçin hapse atıldıklarına dâir koyu bir sohbete dalmışlardır. Birincisi, “Beni hapse attılar, çünkü saatim sürekli geri kaldığı için fabrikaya hep beş dakika geç geliyordum. Sabotaj yapacağımdan şüphelendiler,” der. İkincisi ise, “Ben de saatim yüzünden fabrikaya hep beş dakika erken geliyordum. Ajan olduğumdan şüphelendiler,” açıklamasını yapar. Söyledikleri gerekçeler karşısında susan üçüncüye sorarlar. “ Peki ya, sen?” Adam utana sıkıla, onlara, “Ben fabrikaya hep vaktinde geliyordum. Saatim zamanı doğru gösterdiği için hapse atıldım,” yanıtını verir.

Bu GULAG fıkrası aslında bütün polis rejimleri için geçerlidir. Kaldı ki, Lenin’in ve Stalin’in dönemlerindeki SSCB’ye, “kanun devleti” demek bile imkânsızdır; “kanun”, onların muhâkeme tarzlarındaki otoriterlikleri ve kindârlıkları olmuştur. Çeka, NKVD, GPU, OGPU veya KGB teşkilâtlarıysa, Lenin’in ve Stalin’in otoriterliklerini kanunlaştıran aparatlardı.

GULAG sistemindeki köleleştirilmiş emeğin ülke iktisâdındaki yeri için bir örnek vermek gerekirse, 1938 yılında GULAG kamplarından 15 bin mahkûmun 188.206 ton kömür ürettiği, İkinci Dünya Savaşı yıllarında ülke altının üçte birinin kamplarda çıkarıldığı, ülkenin kömür ve odun gereksiniminin çok büyük bir kısmını ise 476 kampın karşıladığı söylenebilir. Köleleştirilmiş emeğin SSCB iktisâdındaki yeri için bunlar gibi binlerce örnek bulunuyor.

Ama, 1938 yılından itibâren, emeği köleleştirilecek mahkûmların daha ziyâde siyâsîlerden veya aydınlardan oluşmasının hedeflendiği anlaşılıyor. Yüksek eğitimli siyâsîler 1934 yılında GULAG nüfusunun yüzde 0.7’siyken, bu oran 1938 yılında yüzde 30’u aşmış, 1946 yılındaysa yüzde 60’ı bulmuştur. 1946 yılındaki oranda âdî suçluların afla serbest bırakılmasının payı olmasına rağmen, eğitimli siyâsîler için daha sonra “üçte iki” standartı uygulanacaktır.

Bununla birlikte, vahîm olan, GULAG yönetiminin âdî suçluların çalışıp çalışmadıklarıyla pek ilgilenmemeleridir. Çünkü, GULAG sistemi, âdî suçluları Stalinizmin bekası maksadıyla siyâsîleri sindirmekte kullandığından, onlara bazı ayrıcalıklar sağlamak zorunda kalmıştır. Stalinizmin asıl düşmânıysa, âdî suçlular değil, sol muhâlefet, devletin kirli sırlarını bilen Bolşevikler ve etnik kimlikleri Rus olmayanlardı.

Sıhhatli kayıtlar bulunmadığından, GULAG kamplarına 1929 yılından 1953 yılına kadar kaç kişinin gönderilmiş olabileceğine ilişkin sadece tahmînler yürütülebilmektedir. Örneğin, Robert Conquest, bu rakamın 8 milyon kadar olabileceğini belirtirken, Michael Ellman, 18.750.000 kişiye GULAG cezâsının verildiğini yazar. Anne Applebaum’un tahmîni en az 18 milyon kişidir. Orlando Figes, 25 milyon rakamının makul olduğunu ve muhtemelen bunun bile düşük bir tahmîn olabileceğini söyler.

Otto Pohl ise, GULAG kamplarına ve diğer çalışma kolonilerine gönderilenlerin sayısı için 1930 ile 1953 arasında 36.055.022 rakamını vermektedir. GULAG sisteminde kaç kişinin fenâ muameleden, salgın hastalıklardan, keyfi infâzlardan, soğuktan veya açlıktan öldüğüyse bilinmiyor.

NKVD’nin GULAG raporları derlenerek, çalışma kamplarındaki ölüm olayları, 1930 yılında 7.980, 1931 yılında 7.283, 1932 yılında 13.917, 1933 yılında 67.297, 1934 yılında 25.187, 1935 yılında 31.636, 1936 yılında 24.993, 1937 yılında 31.056, 1938 yılında 108.654, 1939 yılında 44.750, 1940 yılında 41.275, 1941 yılında 115.484, 1942 yılında 352.560, 1943 yılında 267.826, 1944 yılında 114.481, 1945 yılında 81.917, 1946 yılında 30.715, 1947 yılında 66.830, 1948 yılında 50.659, 1949 yılında 29.350, 1950 yılında 24.511, 1951 yılında 22.466, 1952 yılında 20.643 ve 1953 yılında 9.628 olarak açıklanmaktadır.

Ancak, GULAG ölülerinin çok daha fazla olduğu muhakkaktır. Keyfi infâz edilenlerin, açlıktan ve işkenceden ölenlerin büyük kısmının, bir şekilde kayıd dışı bırakıldığı, eski GULAG mahkûmlarının tanıklıklarıyla açıklık kazanmıştır. Bu rakamların daha ziyâde salgın hastalıklar ve açlık nedeniyle toplu ölümlere ilişkin olmaları muhtemeldir. Çünkü, belgelere ve tanıklıklara nazaran, GULAG ölülerinin asıl sayısının 20 milyon kadar olduğu bilinmektedir.

[email protected]
https://www.karar.com/gorusler


Bu haber 1051 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum