Karındeşen Jack sınıfsal bir temizliğin peşindeydi... / TANER AY

Kültür Tarihi araştırmacısı Taner Ay “Karındeşen Jack’in cinayetlerindeki imza ise sınıfsaldır. Katil muhtemelen kurbanlarında sınıfsal ayırım yapan üst tabakadan bir muhâfazakârdı” diyor.

Karındeşen Jack sınıfsal bir temizliğin peşindeydi... / TANER AY
28 Eylül 2021 - 13:21

Suç meraklıları için tüm zamanların en önemli İngilizi Karındeşen Jack’tir. Çünkü, en fazla kitap Karındeşen Jack hakkında yazılmış, en fazla film Karındeşen Jack hakkında çekilmiştir. Ama, bunların hepsi eğlenceliktir. Hiçbirinin sınıfsal yaklaşımı olmamıştır. Oysa, Karındeşen Jack cinayet mahallerinde hep sınıfsal izler bırakmış bir seri katildi. Kapitalizm çağının bilinen bu ilk seri katilinin kimliği 1888 yılından beri meçhuldür. Kimliğinin belirlenmesi ve cinayetlerinin çözülmesi olasılığı da artık yoktur.

Karındeşen Jack cinayetlerini hep aynı işçi mahallesinde işlemişti. Kurbanları da o mahallenin zavallı hayat kadınlarıydı. Şehirde onbinlerce genç ve güzel hayat kadını varken, katilin Whitechapel’ın yaşlı, çirkin ve sarhoş hayat kadınlarını seçmesi, asla bir tesadüf olamazdı. Katil aslında bir tür sınıfsal temizlik yapıyordu. Bu nedenle, Karındeşen Jack, muhtemelen üst sınıflardan bir câniydi.

***

19’uncu yüzyılın başlarında 850 bin kadar kişinin yaşadığı Londra’nın nüfusu Sanayi Devrimi ile patlamış ve 20’nci yüzyılın arifesinde altı milyonu aşmıştı. Yalnızca Doğu Yakası’nın yıkık dökük yapılarında 1811’de 178.773, 1841’de 309.012 ve 1871’de 511.947 yoksul yaşıyordu. Charles Dickens, Doğu Yakası’nı, “Bir pislik, paçavra ve açlık sahrası. İstihdamın terk ettiği ya da nadiren uğradığı bir çamur çölü,” olarak tanımlamıştı. Jack London da, Anna Strunsky’ye yazdığı 16 Ağustos 1902 günlü mektubunda, Doğu Yakası için, “Dünyada böylesi bir sefâletin mümkün olacağını hayal bile edemezdim,” der. 1902 yılında Londra’da 1.800.000 kişi yoksulluk sınırında yaşıyordu. Sırf Aşağı Londra’da aile başına haftada 21 şilin kazanan 1.292.737 kişi vardı. Yani, Aşağı Londra’da 1.292.737 kişi açlık sınırının bile altında yaşıyordu. Ama, Doğu Yakası’nda 21 şilinden daha az bir gelirle yaşamaya çalışan aile sayısı hayli fazlaydı. Jack London bu zavallılar için, “Onlar yaşamıyorlar. Hayatın ne olduğunu bilmiyorlar. Ancak ölümün merhametiyle kurtulabilecekleri hayvanca bir varlık sürdürüyorlar,” diyecektir. Doğu Yakası’nda geceleri sokaklarda ne yaşanırsa, gündüzleri de sokaklarda aynısı yaşanıyordu. Gecelerde ve gündüzlerde insan yaşamı delikli bir metelik bile etmiyordu. Doğu Yakası’nda hava berbattı. Kömür dumanı ciğerleri feci yakıyordu. Sir William Thistleton-Dyer’in hesaplarına göre, her milkareye haftada is ve katranlı hidrokarbon içeren 24 ton katı madde düşüyordu. Havadaki sülfirik asidin taşlardaki kireç karbonatına etkisinden kaynaklanan bu miktar, yılda milkare başına 1.248 ton anlamına geliyordu. Doğu Yakası’ndakiler gece gündüz havadaki bu sülfirik asidi soluyordu. Doğu Yakası’nda kanalizasyon yoktu. Sokaklardan akan lağım, özellikle yaz sıcaklarında salgın hastalıklara neden oluyordu. Ama, Doğu Yakası’nda zaten yaz kış herkes hastaydı. Veba, kolera, verem, boğmaca, frengi ve akciğer hastalıkları Doğu Yakası’nda oturanları eninde sonunda mutlaka öldürüyordu. Doğu Yakası’nda ölüm, sanki kaderde vardı. Onlar ölümle o kadar sık karşılaşıyorlardı ki, artık ailelerinden birinin ölümüne bile aldırmıyorlar ve ölüm sırasının kendilerine gelmesini bekliyorlardı. Selâmet Ordusu’nun raporlarına göre, 1889 yılında yalnızca Doğu Yakası’nda 2.157 kişinin ölüsü sokaklardan toplanmıştı. Kent Meclisi ise, Londra genelinde her dört kişiden birinin yardıma muhtaç ölürken, Doğu Yakası’nda herkesin yardıma muhtaç durumda öldüğünü hesaplamıştı. Kaldı ki, Doğu Yakası’nın sefâletinde yaşamak herkesin harcı değildi. Buna dayanamayanlar ya çıldırıyor ya da intihar ediyorlardı.. Her yıl erkek nüfusundaki 10 bin kişiden 27’si ve kadın nüfusundaki 10 bin kişiden 37’si deliriyordu. 1884 yılında 278 kişi tımarhânelerde ölmüştü. 1889’da kayıtlara geçen intihar vak’ası ise 2.297’dir. En fazla da çocuklar ölüyordu Doğu Yakası’nda. Batı Yakası’ndaki çocukların yüzde 18’i beş yaşına gelmeden ölürken, Doğu Yakası’ndaki çocukların yüzde 55’i beş yaşına gelmeden önce ölüyordu. Jack London’un yazdığı gibi, Doğu Yakası’nın bazı sokaklarında, her doğan 100 çocuktan 50’si aynı yıl içinde, kalan 50 çocuğun 25’i de beş yaşına gelmeden önce ölüyordu.

Doğu Yakası’nda hastalıklardan ölmeyenlerse, açlıktan ölüyordu. Friedrich Engels, okurlarına, eşi ve 19 yaşındaki oğluyla küçük bir odada yaşamış olan 45 yaşındaki Ann Galway’in ölümünü şöyle anlatmıştı:

“Odada ne karyola vardı ne de başka bir eşya. Kadın, oğlunun yanıbaşında bir tüy yığınının üstünde, yarı çıplak bir biçimde ölü yatıyordu. Üstüne tüyler serpilmişti; ne bir yatak örtüsü ne bir çarşaf vardı. Tüyler kadının vücuduna öylesine yapışmıştı ki, adli tabip, tüyler ayıklanmadan cesedi inceleyemedi. İncelediği zaman da açlıktan öldüğünü ve vücudunun fare ısırıklarıyla dolu olduğunu gördü. Odanın bir köşesindeki taban tahtası kırılıp kopartılmıştı ve aile o kırık yerdeki deliği hela olarak kullanıyordu.”

***

Doğu Yakası’nda açlıktan ölen binlerin cesetleri, aslında hep Ann Galway’inkine benzer bir sefâlet içinde bulunuyordu. Doğu Yakası’nda yaşayanların çoğu alkolikti. Büyük olasılıkla hayat kadınlarının hepsi alkolikti. Yalnızca 1889 yılında 160 bin kişi sarhoşluktan mahkûm olmuştu. Doğu Yakası’ndaki bazı sokaklara girmek cesâret işiydi ama, aslında semtin bütün sokaklarında suç vardı. Her evden mutlaka bir suçlu çıkıyordu. Selâmet Ordusu bir raporunda, 1890’da Doğu Yakası’ndaki evlerden 32 bin kişinin hapiste olduğunu belirtmişti. Suç ve suçluyla mücadele içinse, polisin sayısı ve teçhizatı yeterli değildi. Londra’nın bütün sokaklarındaki polis sayısı görevdeki vardiyaya bağlıydı. Gece vardiyası sırasında görevdeki polis sayısının iki katına çıkması, gündüz vardiyasında ve son vardiyada iki bin polisin devriyeye çıkması anlamına geliyordu. Bu da dört bin kişiye bir polisin düşmesi veya on kilometre boyunca tek polisin olması demekti. Doğu Yakası’nda hemen herkes silâhlıyken, devriyedeki polisler yalnızca düdük, cop ve ışık vermez konveks camlı fenerleriyle dolaşıyorlardı.

19’uncu yüzyılda Paris nasıl 20 bin cânisiyle “Cinayetlerin Başkenti” olmuşsa, Londra da 18’inci yüzyıldan itibaren onbinlerce hayat kadınıyla “Fuhuşun Başkenti” olmuştu. 1888 yılında sırf Doğu Yakası’nda 30 binden fazla hayat kadınının yaşadığı düşünülmektedir. 1857’de buradaki bir caddenin üzerindeki 2.825 evde 8.600 hayat kadınının çalıştığı tesbit edilmiştir. Polis kayıtlarına göre de, Whitechapel mahallesinde bile 62 resmî genelev bulunuyordu ve bunlarda 1.200 hayat kadını hizmet veriyordu. Jack London’un yazdığı gibi, Doğu Yakası’nda açlık, hayatın açık saçıklığını ve ahlâksızlığını şaha kaldırmıştı. Burada kadınlar kendilerini bir iki meteliğe, hatta çoğu kez bir dilim bayat ekmeğe satıyorlardı. Kentin hızla katmanlaşan hayat kadını nüfusunun en dibinde limanda çalışanlar bulunuyordu. Bunlar diğerlerinin yanında kadın bile sayılmıyorlardı. Çünkü, hepsi frengiliydi.

***

Tarihin en gizemli seri katili sayılan Karındeşen Jack, 31 Ağustos 1888 günü, Doğu Yakası’nın en sefil mahallesi olan Whitechapel’da ortaya çıkar. İlk kurban 43 yaşındaki hayat kadını Mary Ann Nichols’tur. Şişmandı, çirkindi, boyu ancak 1.55 kadardı, ön dişleri yoktu ve günün her saatinde sarhoştu. Kocasından beş çocuk doğurduktan sonra boşanmıştı. William Nichols, polise, eski karısını en son 1886 yılında, yanarak ölen oğullarının cenazesinde uzaktan şöyle bir gördüğünü söylemiştir. Öldürüldüğünde fahişelik için yaşlıydı. Doğu Yakası’nda bir dilim bayat ekmeğe çok sayıda genç hayat kadını çalıştığından, Mary Ann artık müşteri bulamıyordu. Müşterisi olmayınca da, günlerce aç kalıyor ve sokaklarda yatıp kalkıyordu. Üstünden hiç çıkartmadığı o eski püskü giysilerinden başka bir şeyi yoktu. Mary Ann’ın öldürülmesinden bir hafta sonra, “Esmer Annie” olarak tanınan Annie Chapman’ın cesedi bulunur. Verem hastası Annie, öndeki iki dişi olmayan, 47 yaşında, aşırı kilolu ve 1.50 boyunda bir hayat kadınıydı. O da kocasından boşanmıştı. Oğlu sakatlar evinde, kızıysa Fransa’da yaşıyordu. Annie Chapman o gece her zamanki gibi yine sarhoş, yine aç ve yine uykusuzdu. Dorset Sokağı’ndaki bir pansiyona gidip, uyumak istemişti ama, hiç parası olmadığından pansiyoncu John Donovan onu kovalamıştı. 30 Eylül’de, 45 yaşındaki hayat kadını Elizabeth Stride ile 46 yaşındaki hayat kadını Catherine Eddowes’in cesetleri bulunur. Elizabeth Stride zayıf, 1.55 boyunda ve ağzında hiç dişi olmayan bir kadındı. Aynı gece, Mitre Meydanı’nda devriyedeki polis memuru Edward Watkins 01.44 gibi Eddowes’in cesedini bulur. 9 Kasım 1888 sabahı da Mary Jane Kelly’nin cesedi bulunur. Her cinayetin sonrasında polis Karındeşen Jack imzalı mektuplar alır. Câni, polisle ve soruşturma yöntemleriyle dalga geçmektedir. Ama, Mary Jane Kelly cinayetinden sonra, Karındeşen Jack sırra kadem basar. Polis soruşturmaları apar topar kapatılır, toplanan kanıtlar kaybolur. Basın da susmuştur. Ben, polisin muhtemelen katilin ismine ulaştıkları, ama siyasi nedenlerle bir adım daha atamadıkları kanısındayım.

***

Seri katiller, “kişilik bozukluğu” ya da “akıl hastalığı” nedenleriyle değil, bir “zorlayıcı duygu” ile eyleme geçen “cinsel eziyet” ve “fantezi” amacıyla cinayet işleyen kişilerdir. Bütün seri katiller cinayetlerini kişiselleştirdiklerinden, suç mahallerinde mutlaka bir imza bırakırlar. Bu imza, kurbanın kimliğinde, katilin öldürme biçiminde, cesedin konumunda, geriye bırakılanlarda veya câninin öldürdüğünden aldıklarında bulunur. Karındeşen Jack’in cinayetlerindeki imza ise sınıfsaldır. Katil muhtemelen kurbanlarında sınıfsal ayırım yapan üst tabakadan bir muhâfazakârdı. Ama, törel sorunu yoktu. Câninin törel sorunu olsaydı, kibar semtlerin genç, güzel ve pahallı hayat kadınlarından da, Picadilly Caddesi’nde veya Cleveland Sokağı’nda sapkın aristokratlara hizmet verenlerden de kurbanlar seçerdi. Ayrıca, Karındeşen Jack’in cinsel kimliğiyle ilgili bir sorunu olduğunu hiç düşünmedim. Çünkü, Karındeşen Jack’in bıçak darbeleri, bir “alma” işlemi değil, öfke alâmetleridir. Büyük olasılıkla kendisi veya bir yakını zührevî hastalık kapmıştı. Londra’da zührevî hastalıklar genellikle işçi mahallelerinin hayat kadınlarından bulaşıyordu. Karındeşen Jack de Whitechapel’daki cinayetleriyle sanki bu hastalığın intikamını alıyordu. Bu yüzden Karındeşen Jack’in kurbanlarının bağırsaklarını çıkartması simgeseldir. Kanımca câni için Doğu Yakası’nın işçi mahalleleri Londra’nın pis bağırsaklarıydı. Bunları çıkartınca, kenti pislikten temizlediğini düşünüyordu. Whitechapel’daki cinayetlerin üzerinden bir asırdan fazla zaman geçti. Soruşturma dosyaları ve toplanan kanıtlar bugün kayıptır. Yani, Karındeşen Jack artık sıfır noktasındadır. Buradan bir katil ismen çıkartılamaz. Bir yazar isim veriyorsa, uyduruyordur. Ama, olayın meraklılarının William Bury ve Aaron Kosminski gibi hasta zavallıları ya da Montague John Druitt ve William Sickert gibi egemenlerin otoritesinden nefret edenleri unutmaları gerektiğini düşünüyorum. Çünkü, cinayetlerdeki imzaya nazaran, Prens Albert Victor, Sir William Gull ve Dr. John Williams gibi isimler katilin sınıfsal kimliğine daha yakındırlar...

https://www.karar.com/gorusler


FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum