Geçen hafta Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Metinbilim Topluluğu ile Metinbilim Enstitüsü Derneği bir konferans düzenledi. Konu Oxford Üniversitesi idi. Yani dünyanın her zaman ilk beşinde olan üniversitelerinden biri anlatılacaktı. Hem bu üniversiteyi merak ediyordum, hem de genç kuşak bilim insanlarının üniversite olgusunu nasıl algıladıklarını…
1992’de Muğla Üniversitesi kurulduğunda, kurucu rektör Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı, üniversiteyi, Cambridge Üniversitesi gibi yapma hedefi belirlemiş ve ona göre bir kurulum planlamış ama olumsuz faktörler yüzünden bu gerçekleşememiştir.
Ben de 1992 Ağustos ayında Fransa’da Aix-en-Province şehrine gitmiş ve orada üniversite-şehir kaynaşmasını görünce, “Bizde niye böyle olmuyor? diye hayıflanmıştım. Aynı yıl Muğla Üniversitesi’ne davet olunca, şehir-üniversite bütünleşmesi için bir fırsat olabileceğini düşünerek gelmiştim.
Üniversite hayallerimiz vardı… Muğla’da bunu gerçekleştirebilirdik…
Bunun için teşebbüslerde bulunduk ama maalesef çok az mesafe alabildik.
Mesela coğrafya avantajını kullanıp bu şehri bir üniversite şehri haline getirebilirdik. Dünyaca meşhur isimlere konferanslar verdirip yaz okullarında konuşmalarını sağlayabilir ve böylece önce Türkiye’ye, sonra da dünyaya açılabilirdik…
Kötekli mahallesini olduğu gibi bir “üniversite mahallesi” yapıp başta mimarisiyle dünya çapında meşhur olacak bir kültür ve spor sarayı olmak üzere kampüs ile Kötekli’yi birleştirebilir ve buradan da büyük bir sinerji yaratabilirdik…
Ve saire ve saire ve saire… Olmadı…
Genç bilim insanı Dr. Öğr. Üyesi Gülden Yüksel’in Oxford deneyimlerini bunun için merak ettim ve heyecanla dinlemek amacıyla salona vardım.
Gülden hanım, binaların tarihî ve kültürel zenginliklerinden bir başladı, insan profilinden çıktı… 1090 yılında kurulmaya başlayan ve bünyesinde 40 kolejin bulunduğu Oxford Üniversitesi, bütün yönleriyle tam bir üniversite imiş. Tarih boyunca başta mimarî kültür olmak üzere büyük bir geçmişi barındıran üniversiteden 28 başbakan çıkmış. Bunların bazıları da başka ülkelerin insanları. Mesela Mahatma Gandhi, Bînazîr Butto… İngiliz başbakanları, bizim tanıdığımız, Harold Wilson, Margaret Tatcher, Tony Blair, David Cameron ve Therasa May…
Muğla RehberiDers sistemi kolejler çerçevesinde sistematize edilmiş ve Oxford’lu olmanın ilk temel özelliği bir koleje mensup olmakmış. Alanınıza göre kolejlerden istediğiniz dersi alabiliyorsunuz. Yani kendinizi hangi alanda geliştirmek istiyorsanız, kalite ve niteliğine güvendiğiniz kolejlerden dersler alabiliyorsunuz.
20 tane kütüphanesi varmış ve bütün kütüphaneler her zaman dopdolu imiş. Hem de 7/24… (Bizde Kötekli kafeleri böyle)
Her gün nitelikli konferanslar, konserler, toplantılar varmış. Tabii konser dendiği zaman bizdeki niteliksiz popüler şarkıların okunduğu konserler zannetmeyin; konserde de kalite konuşuyormuş.
Her kolej her yıl tiyatro oyunu sergiliyor ve öğrencilerin bu kültürle haşır-neşir olmalarına vesile oluyorlarmış.
Meşhur yemekhanelerinde her an dünya çapında bir ünlüyle veya başbakanla yan yana oturup yemek yiyebiliyormuşsunuz… Düşünsenize yemek salonunda Tony Blair veya Margaret Tatcher ile veya Nobel Ödüllü biriyle aynı masadasınız!...
Binaların çevrelediği avlularda her yer ağaç ve çimenlik. Ağaç yaprakları çöp olarak görülmez ve süpürülmezmiş. Yani son baharı çıtırtılı yapraklarla yaşarlarmış. Bizde, o yaprakları süpürttürmemek için ne çabalar sarf ettim!...
Ve o kadar geniş kampüste hiç çöp tenekesi yokmuş. Çünkü insanlar orada bir yerlere çöp atma diye bir şey bilmiyorlarmış…
Bana en ilginç gelen hususlardan biri de, büyük yazarların oradan mezun olması. Düşünsenize “Bülbül ile Gül” hikâyesini okuyup incelediğiniz Oscar Wilde’ın yaşadığı koridorlarda ve dersliklerde ders görüyor, yaşıyorsunuz... Yüzüklerin Efendisi’nin yazarı JRR Tolkien ile aynı havayı teneffüs ediyorsunuz.
“Yüzüklerin Efendisi” demişken, bu film dâhil pek çok filmin (Oxford Aşkım, Harry Potter, Taşkınlar Klübü vs…) bazı sahneleri Oxford binasında çekilmiş. Bizde hangi üniversite film sahnesi olacak kadar zengin bir mimariye sahip? Düşünsenize, her gün kullandığınız salonlar, merdivenler koridorlar, kütüphaneler, ünlü bir filmde karşınıza çıkıveriyor. Ne güzel olur değil mi?
Dr. Yüksel, Oxford ve Cambridge ayrışmasını da anlattı. Oxford ilk kurulduğunda, halkla öğrenci ve akademisyenler arasında sorunlar yaşanmış ve maalesef ölümlü olaylar da olmuş. Bu olaylar esnasında bir grup Oxford’lu, Cambridge sığınmışlar ve orada bir üniversite oluşturmuşlar. Bu iki üniversite arasında başlarda acımasız rekabetler yaşanmışsa da şimdi başta kürek yarışları olma üzere tatlı bir rekabet varmış.
Böyle bir üniversitede okuyan gencin vizyonu da geniş olur, ufku da…
Gülden hanım uzun uzun ve bol görselli bir anlatımla Oxford Üniversitesinin üniversite olma sürecini, yaşından beklenmeyen dikkatlerle çok güzel anlattı. “Yaşından beklenmeyen” dedim; çünkü hocamız çok genç. Onun kuşağı, biraz lay lay lom çıktı ama değerli hocamızda tam bir bilim insanı dikkatleri gözledik.
Yazıyı bitirirken “Oxford” kelimesinin etimolojisini de yapalım: Malum İngilizce’de “ox” “öküz, sığır” demek; “ford” da “sığ su” demek. İkisini birleştirince “sığır suyu, öküz suyu” falan anlamı çıkıyor ama suyu sevdiğine göre o sığır veya öküz değil, düpedüz bizdeki manda. Yani “Oxford” “manda suyu” falan demek. Adamlar “manda suyu”nden dünya çapında üniversite çıkarmışlar arkadaş.
Bu güzel ve verimli konferans için hem Dr. Öğr. Üyesi Gülden Yüksel’e hem de Metinbilim Topluluğu yöneticilerine teşekkür ediyoruz.




FACEBOOK YORUMLAR