Ömer ERDEM

Ömer ERDEM

[email protected]

Sessizliğin seviyesi

08 Mart 2022 - 10:02
Reklam

Anlatırken o anı tekrar yaşıyor gibiydi. İkimiz de kimden bahsedildiğini çok iyi biliyorduk. Biraz peltek diliyle cümleleri özenle seçiyor böylece dolaylı bir şekilde anlattığı kişiye saygı duyduğunu da göstermek istiyordu. Yoksuldu o kişi. Fakat yoksulluk her tür insani erdemi ortadan kaldıracak güçte değildi henüz o zamanlar. Çocukluğum ve ergenliğimin ilk eşiği bu vakitleri idrak etmekle geçmişti. Suya, toprağa, havaya, ateşe henüz bağlıydı insanlar. O yüzden en çok da o, hangi suyun ne derece lezzetli olduğunu bilir dağın hangi koyağında hangi ağaç boy verir haberliydi. Karakışın ayazı ile temmuz güneşinin yakıcılığını çok kere tecrübe etmişti. İçi yana yana su içmek nasıl bir şeydir yüzünde görmüştüm kaç kez. Sözü sürmek kadar toprağı sürmek aynı kökte birleşir. Yokluğu umursamadığı için de sırf kokusundan ayrı düşmemek için soylu at beslemeyi sürdürmüştü. Sabır mı onu eğitir yoksa o mu sabra şekil verir kestirmek zordur. Özenle sardığı sigarasının dumanında dikkat ederseniz sessizliğin en yüksek seviyesini duyarsınız. Hiç dumanın sesi olur mu diye şüpheye kapılmayın vardır dumanın sesi de her çekişte alazlanan tütünün ateşi onu gizler.

İşte şimdi o, yani anlatıcı, tıpkı anlattığı kişi gibi sigarasına özenerek yumuluyor havaya bıraktığı derin boşluğu takipten sonra geri geliyor. ‘Hatırlarsın sen de’ diyor umutla. Tereddütsüz ‘ nasıl hatırlamam, ucundan da olsa yetiştim ben de’ diyorum, rahatlıyor. ‘Kavunlar, onların kokusu, tadı, o ballarının çatlaklardan sızdırışları, iri iri, renk renk kavunlar!’ Gözümün önüne geliyor birden. Ve zihnimden kavuniçi rengi parlıyor. Bir akşamüstü, gençlikle, aşk içinde, vapurda giderken, güneşin batış rengini kavun içine benzetiyorum. Kavuniçi her tür davete açık şanlı bir güzel ağıza dönüşüyor. Bunu ona söylemiyorum. O, karşımdaki, geçmişin hesaplarıyla dolu ve belki de henüz baba olmamanın saklı çıkrığını bir kuyuya salmak istercesine konuşmak istiyor. Çünkü anlattığı kişi babası. Doğuda babayla kuyu arasındaki hikaye hiç bitmez. Herkes kuyuya atılan Yusuf’tan söz açar da, eğer Yakup olmasaydı Yusuf ne olurdu sorusunu sormaz. İşte öyle bir arkaik sezişi vardı sanki. Ya da bunu ben uyduruyordum.

‘Babam erkenden çifte gitmişti( çifte gitmek deyimi unutuldu artık). Annem evde bir şeylerle uğraşıyordu. Kavun hasadı bitmiş , iri ve kokulu kavunlar sekilere saklanmıştı. Günlük yenilecek olanlar, yaralı bereliler gelişigüzel etrafa yayılmıştı. Fakat seki kilitliydi. Oradan hatırlı biri gelince kavun çıkarılırdı. Ben de çocuk yaşımda kendimi hatırlı kabul ediyordum. Çürük kavun yiyecek halim yoktu. İçimden bir duygu beni hınzırca dürttü. Anneme kavun yemek istediğimi söyledim. O başını bile kaldırmadan elinin tersiyle etrafı işaret etti. Ne bana soruyorsun, etraf kavundan geçilmiyor demek istemişti. Hayır, ben sekiden alacağım, anahtarı ver dedim. Oralı olmadı. Döndüm ısrar ettim. Hiç dönüp bakmadı. Bir karasineği uzaklaştırmak ister gibi benim her cümlemde kollarını sallıyordu. Eğer, oradan kavun vermezsen, evi yakarım dedim…’

Burada gözleri yaşararak güldü. ‘Uyan aykadaş, evi yakayım’ dedim, duydun mu dedi bana. Ben hem bu ‘r’siz cümle kuruşuna hem de cüretine birden, karışık güldüğümü saklamak için, merakla tebessüm ettim. ‘ Yan tarafta ev boyu kuru çalılar vardı. Ateşledim. Yanacağını düşünmemiştim tabii. Maksadım gözdağı vermekti. Kuru çalılar tutuştu. Ben tutuştum. Annem tutuştu. Koşa koşa kahveye gittim. Bizim ev yanıyor dedim. Bereket çabuk davrandılar. Ev kurtuldu. Ben kavundan oldum. Annem sadece, akşam baban gelince sen görürsün dedi. Sustu. Suskunluk bütün kasabayı, gökyüzünü doldurdu. Çatladı çatlayacak bir kafes gibi gerildi.’ Sigarasının külü kıvrılarak uzamış insanı geren bir sessizliğe bürünmüştü. Nefesini hızlı salsa dökülecekti. ‘Sonra?’ dedim.

‘Babam geldi akşama. Sessizlik sürüyor. Sofradayız. Kardeşlerim suskun. Annem sadece lokmasını çiğniyor. O ise uzun kaşlarının peşinden upuzun bir yolculuğa çıkmış gibi. Ben yutkunuyorum. Annemin gözlerinde tutunacak bir kuru dal arıyorum sürüklenirken sessizlik nehrinde. Dizimi değiştiriyorum. Kafamı kaşıyorum. Bir sofra, bir aile sessizlikle adeta mayalanıyor. Ben boğulacak gibi oluyorum. Ses, gelsin, annem söze girsin istiyorum, derken annem, beklenmedik hızla olayı özetleyiveriyor. Bu oğlun diyor yarım ağızla. Bu hızda hem benim kabahatim yok hem de ne haliniz varsa görün tavrı var.’

Şimdi sigaranın külü kendiliğinden mutfağın zeminine düşüyor. Eliyle üzerini silkeledikten sonra ‘aykadaş hayatımda bu kadar uzun süren sessizlik görmedim. Sanki bir dağın depderin sağır dibine gömdüler beni. Babam hiç oralı olmamış gibi. Lokmasını çiğnedi, çiğnedi. Yuttu. Bir yudum su içti. Su gırtlağından bir canlı kurt gibi sıçradı. Başını hiç kaldırmadı. Yüzüme bakmadı. Sessizliği dokudu dokudu. Çocuk olan kemiklerime doldurdu. Oynadığım oyunlara yel yaptı. Bir çamur topağına su serpti. Benim oğlum yapmaz öyle şey dedi. Gerilen gök patladı. Yıldızlar yere indi…’

Ne güzel dedim bak, sessizlik bir yaşam ağacı gibi büyütmüş seni, kovuğuna almış dedim. ‘Haklısın, yüksek ses, çok konuşmak bir şey değil. Suskunluğun da seviyesi vardır hayatta. Fakat neydi değil mi o kavunlar?!’ Sustuk. Ben, H. Böll’ün ‘Doktor Murke’nin Suskunluk Külliyatı’nı düşündüm. Uzun süre. Hiç konuşmadık.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum