Reklam
Reklam
Av. Abbas BİLGİLİ

Av. Abbas BİLGİLİ

[email protected]

FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL VE 27 MAYIS DARBESİ

05 Ocak 2026 - 09:29


 

 

FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL VE 27 MAYIS DARBESİ

 

Abbas Bilgili

 

Cumhuriyetin onuncu yılı dolayısıyla 10 yılda yapılanları da anlatacak şekilde bir marş yazılması ve bestelenmesi istenmişti. Yapılan çalışma sonucunda iki şairin birlikte yazdıkları sözler 1933 yılında Onuncu Yıl Marşı olarak kabul edildi. İstiklal Marşı’ndan sonra en çok okunan ve bilinen marşın sözlerini Faruk Nafiz Çamlıbel ve Behçet Kemal Çağlar birlikte yazmışlardı. Günümüzde de gururla söylenen marşın başlangıç mısraları şöyledir: 


Çıktık açık alınla on yılda her savaştan;
On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan;
Başta bütün dünyanın saydığı başkumandan,
Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan.

Türk'üz: Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi;
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!

 

Marşın yazıldığı 1933 yılında Faruk Nafiz Çamlıbel, 44 yaşında olgun ve ünlü bir şairdi. Behçet Kemal Çağlar ise 25 yaşında şiire hevesli bir gençti. Faruk Nafiz’le dostluk kurmuştu, çünkü öğrencisiydi. Birlikte marş yazacak kadar yakın olan bu iki ünlü şairin sonradan yolları ciddi biçimde ayrıldı. Çünkü araya siyaset girmişti ve rakip partilerde siyasete atılmışlardı. Esasen Faruk Nafiz’in DP’den milletvekili olması CHP saflarındaki arkadaşlarının bir kısmını üzmüş, bazıları da kıskanmıştı. Behçet Kemal Çağlar ile de aralarında bir rekabetin doğmasına neden olur. İkisinin adı geçtiğinde bu rekabet hep konuşulur. Çünkü Behçet Kemal de CHP milletvekilidir. Behçet Kemal Çağlar 1943 ve 1946 seçimlerinde CHP’den milletvekili seçilmiş ve 7 ve 8. dönem millet vekili olarak hizmet etmiş, 1949’da Şemsettin Günaltay’ın başbakan olmasıyla Atatürk ilkelerinden taviz verildiği gerekçesiyle milletvekilliğinden ve CHP’den istifa etmişti.  

 

Faruk Nafiz ise 1946 seçimlerinde DP’den milletvekili seçilmiş ve 27 Mayıs 1960 darbesine kadar TBMM’de bu görevi ifa etmiştir. Şairin milletvekili olarak çok da aktif olmadığı söylenir. Yazar arkadaşı Sabri Esat Siyavuşgil 28 Temmuz 1960 tarihli Yeni Sabah’ta hiçbir zaman ve hiçbir vesile ile kürsüye çıkıp konuştuğunu duymadığını, gazetelerde de okumadığını, onun sadece adının “mebus” olduğunu belirtir.  Siyavuşgil’in şairi böyle “sessiz” göstermesinin nedeni aslında onu korumaya yöneliktir, zira bu yazı darbeden iki ay sonra yazılmıştır ve ünlü şair o tarihte Yassıada’da hapistedir. Aynı yazıda Faruk Nafiz’in Edebiyat Akademisi isimli kuruluştan çıkartılması da eleştirilmektedir. Çünkü Faruk Nafiz Yassıada’da iken Edebiyat Akademisi üyeliğinden çıkartılmak gibi bir vefasızlıkla da karşılaştı.

 

Siyavuşgil’in bu yazısına değinen Doğan Nadi ise 31 Temmuz 1960 günlü Cumhuriyet’te Faruk Nafiz’i şair olarak çok beğenmekle birlikte, mebusluğunu hiç beğenmediğini ve bir çuval inciri berbat ettiğini yazmıştır. 

Faruk Nafiz her ne kadar mecliste sessiz ve pasif kalma iddiasıyla eleştirilmiş ise de, onun özellikle Millî Eğitim Bakanlığı plan ve bütçe görüşmelerinde konuşmalar yaptığı da bilinmektedir. 

Demokrat Parti içinde ciddi bir parti içi muhalefet vardı. Özellikle de iktidarın son yıllarındaki akıl almaz davranışlarına katılmayan, muhalefete ve basına göz açtırmayan baskıcı tutumu onaylamayanlar vardı. Bu muhalif gruba Yaylacılar deniyordu ve bunlar verdikleri takrirlerle Adnan Menderes’i zorluyorlardı. Darbeden hemen önceki günlerde verilen 90’lık ve 28’lik takrirler bu yönde idi, muhalifler parti grubunu toplayarak bazı önlemler alınmasını istiyorlardı ama sonuç alamamışlardı.  Faruk Nafiz de bu muhalif gruba yakındı. Nitekim Yassıada Mahkemesi’ndeki savunmasında bu hususu dile getirmiştir. Yani zannedildiği kadar da pasif bir milletvekili değildi. 

27 Mayıs Darbesi’nde DP’nin tüm milletvekilleri, darbeciler tarafından toplanmış ve Yassıada’ya götürülmüşlerdi. Ülkenin sevilen bir şairiydi, şiirleri ders kitaplarında okunuyor, okutuluyordu. “Han Duvarları” ve “Çoban Çeşmesi” gibi şiirleri dillerde dolaşıyordu. Aşk şiirleri çok tutuluyordu. Herhangi bir suç işlememişti. Tek suçu iktidar partisinin milletvekili olmasıydı. Darbe sabahını Kaya Bilgegil’in yazdıklarından okuyalım:

“Faruk Nafiz Çamlıbel, herkesin hayırhahı olan bir insandı. Vefa, en büyük şiârıydı. –Nükte vesileleri hariç- kimsenin aleyhinde konuşmak adeti değildi. Fakat Yassıada’ya ait acı hatıralarından bir türlü sıyrılamıyordu. Darbe sabahının kendi kaderindeki acı tezadından bahsederken:

 

  • Bir taraftan bizi Yassıada’ya götürmeye gelmişler, bir taraftan da eski talebemiz Behçet Kemal radyoda:

 

Bin gemle bağlanan yağız at şaha kalkıyor, diye bizim şiirimizi okuyordu dedi.”

Bu satırlardan da anlıyoruz ki şair, darbe sonrasında karşılaştığı muameleden sadece etkilenmemekle kalmamış, şair arkadaşı ve “talebem” dediği Behçet Kemal Çağlar’ın tutumundan duyduğu rahatsızlığı vurgulamak ihtiyacı duymuştur. Nitekim her ikisinin de arkadaşı olan yazar, milletvekili ve bakan Samet Ağaoğlu da Faruk Nafiz’in Yassıada’nın silah, süngü, hakaret duvarları önüne kadar arkadaşı olduğunu, Behçet Kemal’in ise 27 Mayıs sabahının çılgın alkışlayıcıları arasında karşısına dikildiğini anılarında yazmıştı.

Faruk Nafiz, Yassıada Mahkemesi’nde berat edenlerden biriydi. Belki berat etmesinin de etkisiyle bazı yayınlarda Faruk Nafiz’in Yassıada Mahkemesi’nde verdiği ifadenin hatalı yorumlandığını görüyoruz. Mesela akademisyen İhsan Safi’nin Faruk Nafiz Çamlıbel’in Yassıada Savunması başlıklı makalesinde şu satırları okuyoruz:

“13 Haziranda nezarete alınan Faruk Nafiz Çamlıbel, Yassıada sözde mahkemesine 23 Ağustos 1960 tarihinde savunmasını vermiştir. Aslı Devlet Arşivleri Müdürlüğü, Cumhuriyet Arşivinde bulunan ve ekte de metnini verdiğimiz bu savunmada, Çamlıbel’in adeta Demokrat Partili olduğunu inkâr ettiğini, kendisini onlardan değilmiş gibi göstermeye çalıştığını, hatta bir nevi Demokrat Partiye yapılan suçlamaları kabul ettiğini de görmekteyiz. 

Faruk Nafiz Çamlıbel, Demokrat Parti’nin partizan politikalara başladığını, dikta rejimi kurduğunu, şiddet tedbirleri uyguladığını, gazetecileri tutukladığını söylemektedir. Ayrıca partisinin son zamanlardaki gidişatını beğenmediğini, yapılan bu tarz icraatların hiçbirisine katılmadığını, el kaldırmadığını, desteklemediğini de söylemektedir. Yine kendisinin parti içindeki muhalifler arasında olduğunu, gurubu toplantıya davet ettiklerini, eğer toplanabilselerdi kabinede değişiklik yapılmasını isteyeceğini söylemektedir. Yani kendisinin parti içinde muhalif bir konumda olduğunu söylemektedir.”

Bu satırların devamında Faruk Nafiz’in bunları söylerken samimi olmadığı, kendisini kurtarmak için böyle söylediği belirtilmektedir. Öncelikle şunu belirtelim ki, yazarın bu makalesinde Faruk Nafiz’in Yassıada Mahkemesi’ndeki savunması diye verilen metin, mahkemede değil, mahkemeden hayli önceki aşamada soruşturmada verilen ifadedir. Ceza usul hukukunda mahkeme aşamasına gelmeden önce soruşturma aşaması vardır ve bunu savcılar veya sorgu hakimleri yapar. Soruşturmanın sonucunda suçun oluşmadığı kanaatine varılırsa takipsizlik kararı verilerek ceza davası açılmaz. Suçun oluştuğu kanaatine varılırsa dava açılır. Nitekim Yüksek Adalet Divanı adı altında sözde bir mahkeme teşkil eden darbeciler, aynı zamanda bir de Yüksek Soruşturma Kurulu adı altında bir soruşturma grubu oluşturmuşlardı. İhsan Safi’nin makalesinde “mahkemedeki savunma” diye belirtilen metin, soruşturmadaki savunmadır. Nitekim mahkeme 14 Ekim 1960 günü başladığı halde, anılan savunma mahkemenin başlamasından bir buçuk ay önce 29 Ağustos 1960 günü soruşturma kurulu üyelerine verilmiştir. 13 Haziran 1960 gününden itibaren nezarette olan Faruk Nafiz Çamlıbel’in 29 Ağustos 1960 günü ifadesini alan Soruşturma Kurulu üyeleri Fazlı Öztan, Vecihi Tönük ve Süleyman Taşar idi.  Faruk Nafiz’in  bu ifadesinden  “adeta Demokrat Partili olmadığı, kendisini onlardan değilmiş gibi göstermeye çalıştığı, kendisini kurtarmak için böyle konuştuğu” şeklinde bir anlam çıkarmak isabetli değildir. Çünkü Faruk Nafiz zaten parti içi muhalefete yakın duran bir kişidir. Soruşturma Kurulu’na verdiği ifadede de bu hususa değinmiştir. Bu ifade metni şöyledir:

“1946 senesinden beri milletvekiliyim; 13 Haziran 1960 gününden beri nezaretteyim.

Ben aslen öğretmenim. Mebus tahsisatından ziyade kendi yazılarımla geçinirdim. Partizan politika başladığı günden itibaren yazılarımı kestim ve onun dışında kaldım. Hatta önümüzde yapılması melhuz seçimlere girmemek kararında idim. Ben iktidarın dikta rejimi kurmasına gruptaki faaliyetlerle veya herhangi bir suretle rey vermek ve tasvibde bulunmak şeklinde yardımcı olup iştirak etmedim. Esasen Anayasanın ihlali suretiyle dikta rejiminin kurulması gibi hukuk meseleleri benim mevzuumun dışında idi. Mamafih ben şiddet tedbirlerinin aleyhinde bulunanlar arasında idim. Nitekim gazetecilerin affedilmesi meselesinde teşebbüste bulunmuştum. O günün gazeteleri benim ankete verdiğim cevapta yazarlar hakkındaki affın lehinde tecelli ettiğinden bahsetmişlerdi.

Son zamanlarda iktidarın gidişini beğenmeyen milletvekili arkadaşlarla birlikte 24.05.1960 tarihinde grubu toplantıya davet edenler arasındayım. Bu toplantıda müzakere açılsa idi biz hazırladığımız 25.05.1960 tarihli takrirle kabinede değişiklikler isteyecektik. Bununla hükümetin yürüyüşünü beğenmediğimizi fiilen tevsik etmiş durumdayım. Fakat grupta müzakere açılmadığı için bizim hazırladığımız takrir tahakkuk safhasına girmedi. Hatta bu selahiyetler kanununun meclise gelmesini önlemek için evvela grupta konuşulmasını teklif edenler arasındayım, bununla belki maksadımızı idare edenlere ve iktidara anlatırız zehabına düşmüştük ama buna da imkan bulmadık. Maksatlarla tertip edilen Çankaya veya Başvekaletteki ziyafetlerin hiç birisine gitmedim.”  

Bir başka akademisyen Selim Somuncu da Faruk Nafiz’le ilgili kitabında İhsan Safi’nin makalesine dayanarak şairin “kendisini kurtarmak için” bu şekilde mahkemede ifade verdiğini belirtmektedir. Bu yayınlarda Faruk Nafiz’in parti içi muhaliflerden olduğu ve iktidarın baskıcı politikalarını tasvip etmediği göz ardı edilmiştir. Faruk Nafiz gibi bir çok milletvekili de bu baskıcı uygulamaları eleştirmişlerdi. Şairin bu yönüne değinilmediği için hiç de isabetli olmayan değerlendirmelere neden olduğu görünmektedir. Esasen şairin mahkemedeki savunması üzerine makale veya kitap yazarken açık yargılamada verilen ifadeden de yararlanmak gerekirdi. Mahkemede sözlü olarak yargıcın sorularına verdiği cevaplar zabıtlara geçmiştir ve sorgudaki ifadeden daha ayrıntılıdır. Kaldı ki, mahkemedeki ifadesinde iktidarın diktaya gittiği iddiasını kabul etmemiş ve Atatürk ilkelerinden taviz verildiği görüşüne de katılmadığını beyan etmiştir.

Adı geçen makalede mahkeme zabıtlarından yararlanılmadığı anlaşılmaktadır. Yassıada zabıtları erişime açık devlet arşivlerinde mevcuttur ve ayrıca Celal Bayar’ın torunu Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali tarafından kitap olarak da yayınlanmıştır. 

Faruk Nafiz, Yassıada’da Anayasa Davası olarak adlandırılan ana davada İstanbul milletvekili olarak diğer DP milletvekilleri  ile birlikte yargılandı. Anayasa Davası’nın duruşmaları 14 Ekim 1960 günü başladı. Bu dava 19 adet dava içinde en ünlüsü, en büyüğü idi ve zaten diğer davaların da bu dava ile bileşmesine karar verilmişti. Bu davanın konusu DP’nin iktidar döneminde meclisten çıkarttığı ve Anayasa’ya aykırı olduğu iddia edilen  kanunlarla “Anayasa’yı ihlal” suçunu işlediği iddia ediliyordu. Oysa o dönemde yürürlükte olan 1924 Anayasası’nda kanunların anayasaya aykırılığını tespit edecek bir anayasa mahkemesi yoktu ve anayasanın 103. Maddesine göre meclisten çıkan her kanun anayasaya uygundu. Yine aynı anayasanın 17. maddesine göre de milletvekilleri meclisteki konuşmalarından, kullandıkları oydan dolayı yargılanamazlardı. Çünkü yasama dokunulmazlığı vardı. Ancak darbeciler kendilerini milletin yerine koyarak 1924 Anayasası’nın bir çok maddesini iptal edip değiştirerek, DP’lileri Yassıada’da yargıladılar. Anayasaya aykırı kanun yapmakla anayasayı ihlal etmek farklı şeylerdi ama bu farkın üzerinde dahi durulmadı. Mahkeme Başkanı, milletvekillerine meclisteki davranış ve verdikleri oydan dolayı sorular soruyordu. Yani tam bir siyasetçi gibi, bir partinin milletvekillerini  sorguluyor ve yorumlar yapıyordu. Yapılan yargılama hukuki değil, siyasiydi. 

Faruk Nafiz, Anayasa Davası’nın 8 Haziran 1961 günü yapılan üçüncü celsesinde saat 16:30’dan sonra mahkemede sorulara cevap verdi. Mecliste çok da aktif olmadığı belirtilen Faruk Nafiz de diğer milletvekilleri gibi daha çok siyaset kokan sorulara muhatap olmuştu. Duruşmadaki ifadesinde 1946’dan beri milletvekili olduğunu şöyle anlatıyordu:

“1946 seçimlerini takip eden seçimlerde de, 1950, 1954 ve 1957 seçimlerinde de tarihin aynı mazhariyetine nail oldum. Demokrasiyi bir politika mevzuu, polemikten ziyade bir ideoloji telaki ettiğimden dolayı muhalefette olsun, muvafakat yıllarında olsun  bu karar ve fikirlerden ayrılmış değilim. Bunu mecliste geçen hayatımda tevsik etmek kabildir.” 

İfadesinde mebusluktan hiçbir menfaat sağlamadığını, kırk yıllık yazı hayatında ve 25 yıllık muallimlik hayatında insanlık ve hürriyet fikirlerini telkine çalışmış bir vazife adamı olduğunu vurgulamıştır. Diktaya gidişin söz konusu olmadığını da belirtmiştir. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’ndan kendisinin de rahatsız olduğunu ve o kanuna oy vermediğini söylemesi üzerine Mahkeme Başkanı “madem rahatsız oldunuz, neden çıkıp da bu kanun iyi tatbik edilmiyor demediniz” diye sorunca da, kendisinin 90 ve 27’lik denilen takrirlerle itirazını yaptığını söylemiştir. Ancak Mahkeme Başkanı “her şey olmuş bitmiş” diyerek, onu gecikmekle suçlamıştır.

Salim Başol’un DP’nin Atatürk ilkelerinden ayrıldığı noktalar olmadı mı, şeklindeki sorusuna da “Atatürk karşısında ilk zamanlarda DP’nin muhabbeti malum. Ondan sonra vaki olan tecavüzler karşısında da malum gereken kanunlar çıkarıldı” demiştir. Sadece bir kültürel tartışmanın konusu olabilecek dil konusu da soruldu. Çünkü DP, anayasanın dilinde değişiklik yaparak eski kelimeleri tercih etmişti. Salim Başol, Faruk Nafiz’i bu konuda sessiz kalmakla suçlamıştı, o da “ben bir milletvekiliyim” deyince de “bir şey yapmadınız, oturdunuz” dedi. Tahkikat Komisyonu’na verilen yetki kanunu çıktığında orada olmadığını, ama bu kanunun anayasaya aykırılığı konusunda uzman olmadığını, ama uzmanlardan edindiği bilgiye göre aykırı olmadığını” söyledi.  

Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere Faruk Nafiz kendisini kurtarmak için DP iktidarını suçlayan bir tavır içinde değildir. Diktaya gidildiğini kabul etmemiştir, Atatürk’le ilgili kanun çıkartıldığına değinmiş, Tahkikat Komisyonu’na verilen yetkiler konusunda uzman olmadığını ama uzmanlardan aldığı bilgiye göre de aykırı olmadığı kanaatine sahip olduğunu belirtmektedir. Kaldı ki, bu yetki kanunu anayasaya aykırıydı ve kendisini kurtarmak için bu aykırılığı söyleyebilirdi, ama söylememiştir. 

Yassıada Mahkemesi’nde hakkında berat kararı verilenlerden biri de 209 numaralı sanık Faruk Nafiz’dir.  Yargılandığı dava Anayasa Davası’dır ve karar metninde gerekçe olarak şu yer almıştır:

“1950’den beri milletvekilidir. Kırşehir ve tahkikat encümeni kurulması ve Selahiyet kanunundan maada diğer kanunlara oy vermemiştir. Oy vermediği bu üç kanun tedvinlerindeki maksat itibariyle daha mühimdir. Doksanlık ve yirmisekizlik takrirlerde imzası vardır. Bu takrirler hükümeti esaslı şekilde murakabe ve hatta düşürmek maksadiyle meydana getirilmiştir. Durumu itibariyle suç kastını kaldırmaktadır.” 

Bu gerekçenin doğrultusunda ise karar “209 numarada sanık Faruk Nafiz Çamlıbel (…) Anayasayı ihlal suçundan beratlerine, haklarındaki tevkif müzekkeresinin geri alınmasına ve salıverilmeleri için Divan Baaşsavcılığına müzekkere yazılmasına oy birliği ile…” karar verildiği belirtilmektedir.

Berat kararında da görüldüğü üzere, milletvekili olan Faruk Nafiz’in bazı kanunların çıkartılmasında verdiği ya da vermediği oylar değerlendirmeye esas olmuştur. Oysa 1924 Anayasası’nın 17. maddesine göre milletvekillerinin yasama dokunulmazlığı vardır ve verdikleri lehte veya aleyhteki oylarından dolayı yargılanmaları mümkün değildi. Ama dönem darbe dönemiydi ve hukuk görüntüsü altında hukuksuzluk egemendi. 

Faruk Nafiz yargılama sonucunda berat etmiştir. Ancak belirtelim ki, bu berat kararı mahkemenin adil olduğu anlamına gelmez. Çünkü bu mahkemenin kendisi bir mahkeme değildi. Hukukta böyle bir mahkemenin yeri yoktur. Darbeciler hukuka uygun olduğunu belirtseler de, doğal yargıç ve doğal mahkeme ilkesine uygun düşmüyordu. Bağımsız ve tarafsız değildi. Ceza hukukun bir çok ilkesi göz ardı edilmişti. Ceza hukukunda kanunların geçmişe etkili olması (geriye yürümesi) söz konusu olamazdı. Bu kurallar görmezden gelindi. Bu sebeple de vermiş olduğu idam ve hapis cezalarının hiç biri hukuka uygun değildi. Bazı sanıklar için berat kararı verilmiş olması, o mahkemenin adil olduğu anlamına gelmez. Bu berat kararları muhtemelen “bakın suçu olmayanlar berat edebiliyormuş” diyebilmek içindi.  

Yassıada’da mahpusken ve sonrasında yazdığı dörtlükleri Zindan Duvarları adı altında 1967’de  yayınladı. Bu rubailerde çekilen sıkıntıların bir şairin iç dünyasına nasıl yansıdığını görebiliriz. Rubailerden birisi, Yassıada’da görevli bir yüzbaşının anılarında da geçiyor. Yüzbaşı Kâzım Çakır, sanıklara iyi davranan ender askerlerdendir. 

Yüzbaşı Kâzım Çakır, bir defasında Yassıada’da Faruk Nafiz’in yanına yaklaştığında elinde bir kâğıt sakladığını, kâğıdı istediğinde ise vermek istemediğin, ısrar ederek kimseye göstermeyeceğini söyleyerek aldığı kâğıtta şu şiirin yazılı olduğunu belirtiyor:

Kalebend olduğumuzdan beri meş’um adada,

Tanrı’dan başka, ne can dostu, ne dert arkadaşı..

Veririz fecri de, mehtabı da bin canla sana,

Tatlı bir dille güler yüz bize, zindancı başı!...

 

Yüzbaşı Kâzım Çakır, Faruk Nafiz’in kendisine 14.08.1972 tarihinde eski günleriyle ilgili bir not yazdığını belirterek, o notun metnini de paylaşmıştı. İşte bahsi geçen not:
 

 14.9.1972

Muhterem Efendim,

Bende tek tatlı hatırası bulunmayan bir devri tamamiyle hafızamdan silmek isterken, bunun yazılı olarak tahlil ve terkiplerini yapmağa çalışmak rahmet mi, zahmet mi, sizin takdirinize havale ediyorum.

Bir edibimiz “Ben enseme inen baltaya bakarım. Sapı ister millî mefkûre olsun, isterse meşe odunu?.. diyor. Bir kere balta, ense köküne inmiştir, sapının cinsini, nevini tâyin etmek tarihe düşer.

Izdırabımı paylaştığınızdan dolayı bazı arkadaşlarımız gibi zâtı âlinize de kalbî teşekkürlerimi ve samimi temennilerimi sunar, mutluluk ve başarılar dilerim efendim. 

Faruk Nafiz Çamlıbel

 

Yolu hapishaneden geçen yazar ve şairleri Prof. Dr. Mehmet Kaplan şöyle değerlendirmiştir:

Cumhuriyet devrinde çeşitli dünya görüşlerine sahip bir çok yazar ve şairin cezaevine girdiği biliniyor. Bunların başında komünizm propagandası iddiası ile mahkum olan Nazım Hikmet gelir. Onun yanı sıra daha bir çok Marksist yazar hapse atılmıştır. Fakat onlar yalnız değillerdir. Onların yanı sıra milliyetçi, turancı dindar yazar ve şairler de aynı akıbete maruz kalmışlardır. Tarihin en garip cilvelerinden biri Türkiye’de tek partili devri sona erdiren Demokrat Parti mensuplarının toptan tutuklanarak, Yassıada’ya kapatılmalarıdır. Atatürk devrinin ünlü şairi Faruk Nafiz de bunların arasında idi. Hapse atılma, hatta idam edilme, sanatçıların düşüncelerini söylemekten alıkoymaz. Onların elinde kendilerini mahkum edenleri mahkum eden ölmez bir silah vardır: Sanat. 

Edebiyat tahlilleri ve özellikle de şiir tahlilleri ile haklı bir şöhrete sahip Mehmet Kaplan, Yassıada’ya sürüldüğü devirde hayatının en olgun yıllarını yaşayan Faruk Nafiz’in, hapishanede duyduğu hisleri güzel rubailerle ifade ettiğini belirtir. 

Şairin Yassıada zindanında yazdığı rubailer, Han Duvarları kadar tanınmışlığı olmayan Zindan Duvarları’nda toplanmıştır. Mehmet Kaplan’a göre, şair burada bir yığın tafsilatı bir yana atarak, kendi şahsi yaşantısını dört mısra içinde teksife çalışıyor. Her şeyden önce kısa şekil onu büyük bir ayıklamaya zorluyor. Fakat şairin yaptığı bundan ibaret değildir. Duygusuna vezin ve kafiye ile bir ahenk veriyor ve birtakım kelime ve fikir oyunlarıyla okuyucunun duygularını sarsmaya çalışıyor. Zindan Duvarları’ndaki 86 adet rubaide zindandaki duygu ve düşüncelerini bizlere sunan şair, hayli dertlidir. Faruk Nafiz’in arkadaşı olan bir başka şair bu şiirler için  “hürriyetsizliğin verdiği büyük sıkıntının ürünüydü bunlar” diyor. Bir ömür boyu taşıdığı, hatta onun sayesinde 10 yıl milletvekilliği yaptığı edebî şöhretini, şairlik ününü, sanki Yassıada’nın ıslak zindan duvarlarına bırakmıştı. Han Duvarları’na nazire olarak yazdığı Zindan Duvarları’nda Yassıada’da geçirdiği sıkıntılı ve baskılı günlerin izlenimlerini dörtlüklerle iğnelemiş ve kitabını da yassı olarak bastırmıştır.

 

Demokrat Parti içinde Bayar’dan, Menderes’ten, Köprülü’den ve herkesten saygı gören üstad Çamlıbel’in bazı  rubailerini buraya alırsak, sanırım onun derdini daha iyi anlarız.

 

Önce şairin zindandaki ruh haline bakalım;

 

           Ya gezen bir ölü, yahut gömülen bir diriyim.

           Mumyadır, canlı da, cansız da, bu kabristanda.

           Gömdüler ruhumu yüz bir sene mahkûmu gibi,

           Cismim ayrılsa da ruhum kalacak zindanda.     

     

Yassıada başlıklı rubaisinde diyor ki;

 

Bilmiyor gülmeyi sakinlerinin binde biri;

Bir vatan derdi birikmiş bir avuçluk karada.

Kuşu hicran getirir, dalgası hüsran götürür;

Mavi bir gözde elem katrasıdır Yassıda. 

 

 Şair Han Duvarlarına da gönderme yapmayı ihmal etmiyor;

 

Biz de Şeyhoğlu Satılmış gibi çizdik duvara

Nice yıl dillere destan olacak namımızı.

Bu canım yurt, ona gurbet, bize zindan oldu;

Geçtiler yanyana tarihe serencamımızı. 

 

Yassıada Zindanı’nda mahkumların haberleşmesi oldukça kısıtlıdır. Binbir zorlukla gönderilen ve alınan mektuplar elli kelime ile sınırlıdır. Şairimiz postacıdan da şikayetçidir;

 

Duymamış, belli, hayatında bir eş hasretini;

Yaşamış taş gibi, toprak gibi, mahrum acıdan.

Ne bilir bir kağıdın canlara can kattığını?

Başımız dertte şu her gün geciken postacıdan!

 

Esasen bizim üzerinde durmak istediğimiz ve izini sürmek istediğimiz şiir Genç Osman adını taşıyan rubaisidir. 

 

Kaç asır geçti o hicran üzerinden, bilmem;

Kimlerin kahpe felek doğradı ekmek kanına?

Bildiğim varsa, cihan halkı, o günden bugüne

Yanarız memleketin tığ gibi Genç Osman’ına!

 

Şair bu şiirinde Adnan Menderes’i Genç Osman metaforu ile anlatmaya çalışmaktadır. Osmanlı Devleti’nde ayaklanarak darbe yapan askerlerin öldürdüğü ilk padişah olan Genç Osman’ın kaderini, Cumhuriyet döneminde  Adnan Menderes yaşamıştır. Cumhuriyet devrinde de bir ilk yaşanmış ve darbe yapan askerler Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanını idam etmişlerdir. 

 

Zindan Duvaları’ndan aldığımız aşağıdaki rubailer de Yassıda Zindanı’nı anlamak açısından yararlı olacaktır:

 

YUSUFLAR

Gece zindanda Yusuf’lar, sıralanmış, yatıyor;

Yüzlerinden okurum sapsarı rü’yâlarını:

Kimi sehpâda görür kendisini, çarmıhta kimi;

Ve ararlar yine zindandaki dünyâlarını!

 

HER GECE

Koğuşun sürgülenir dış kanadından kapısı;

Taş örer devriyeler rüzgâr alan her gediğe.

Tüyler ürpertici bir sesle demir kollar iner,

Kapıdan neş’e girip, çıkmasın endişe diye.

 

MAGOSA

Kal’e-bend olduğumuzdan beri meş’ûm adada,

Tanrı’dan başka, ne can dostu, ne derd arkadaşı…

Veririz fecri de, mehtabı da bin canla sana;

Tatlı bir dille güler yüz bize, Zindancıbaşı!.

 

SAİNTE HELENE

Çöl değil, lâkin ağaçsız ve yamaçsız bir ada;

Ada, lâkin kıyısından iki kat yaslı sular…

Böyle sahrâda mezarlık gibi yalçın karada

Sarar evhâmı darağacından örülmüş korular!

 

  YILBAŞI

Kerbelâ akşamıdır Marmara ufkunda tüten;

Çölü deryaya çevrilmiş sel olan göz yaşımız.

Görerek kanlı bulutlarda Hüseyn’in yüzünü,

On Muharrem gibi mâtem tutuyor yılbaşımız.

 

DA’VET

Gün doğar. Sohbetimiz yalnız ölümdür adada.

Gün batar. Uykuda rü’yâmız ölümdür yalnız…

Dersiniz, böyle cehennem mi olur dünyâda?

Çok değil, bir gecelik bizde misâfir kalınız!

 

Kitabın “Ölümle kalım arasında Celal Yardımcı’ya” şeklinde ithaf edilen ikinci bölümünden bir dörtlük:

 

Etrâfımı sarmış, ne çıkar, süngü, tel örgü;

Arkamda benim kaç meleğim var ki duâcı.

Duysun da bir insan, gece gündüz, bu huzûru,

 İsterse çam olsun yolu, isterse darağacı.

 

Yassıada’dan çıktıktan sonra hayata küsmüş gibi yaşamaya devam etti. Bu dönemde Adnan Menderes ve dönemle ilgili bir roman yazmak düşüncesi vardı ama küskün ve bitkin yaşantısına çok sevdiği eşi Azize Hanım’ı kaybetmesi de eklenince bu mümkün olmadı. Münzevi bir hayatı tercih etti. Kızı Yelis Belgin hanım ve yazar Nihat Sami Banarlı’dan gördüğü ilgi ile hayata tutunmaya çalıştı. Bir vapur gezisinde iken 8 Kasım 1973 günü kâlp krizi sonucu hayata veda etti.

 

 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum