Türk savunma sanayini nasıl okumalıyız?

Dünyanın en büyük 11. silah ihracatçısı olan Türkiye’de bu sektöre kim nasıl bakıyor? Savunma sanayisi nasıl gelişti, hangi dönüm noktalarından geçti, hangi kazanımları getirdi? Sektörün geleceğinde ne var? Doç. Dr. Merve Seren yazdı.

Türk savunma sanayini nasıl okumalıyız?
28 Mart 2024 - 12:17 - Güncelleme: 28 Mart 2024 - 12:24

Küresel silah ticaretine ilişkin verileri takip eden Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) Mart ayında açıklanan son raporunda Türkiye, dünyanın en büyük 11. silah ihracatçısı olarak yer aldı. Bu önemli alana, son yıllarda toplum olarak da artan bir ilgi gösteriyoruz.

Bazılarının ilgisi “teknik bilgi” düzeyinde oluyor; bu entelektüel kitleyi daha ziyade “teknoloji meraklısı” olarak addedebiliriz. Savunma fuarlarına gidip, literatürü ve basını çok yakından takip ediyorlar, sürekli bir araştırma halindeler. Kafalarındaki temel soru; dünyada askerî ve sivil teknoloji ne düzeyde, nereye eviriliyor ve Türkiye olarak biz bu teknolojiyi neresinden yakaladık?

Mukayeseli analiz yapabilen bu kitlenin bir kısmını “mütemadi tatminsiz negatif eleştirenler” ile “ümitvar pozitif eleştirenler” teşekkül ediyor. Malum bu kitle, her bir yeni ürün lansmanında birbirleriyle sosyal medyada derin bir münakaşaya tutuşuyor ve savlarını hep teknik yönleriyle izah ve kanıtlama çabasına içerisine giriyorlar.

Savunma sanayisine âşık olanlar

İkinci grup toplumsal ilginin sahiplerini, Türkiye’nin “coşkulu kitlesi” olarak tarif edebiliriz. Bu kitleyi, savunma sanayiini geleneksel ve geleneksel olmayan medya kanallarından takip eden ancak üst düzey teknik bilgiden yoksun oldukları için sunulan bilginin içeriğine ve mesajına bakmadan her haberi büyük bir coşkuya karşılayanlar oluşturur.

Başka bir yönüyle, bu grubu, Türkiye’nin başarısına aç ve aşık fakat biraz duygusal bir perspektife sahip olanlar şeklinde niteleyebiliriz. Örneğin bu gruptakiler, herhangi bir ürünün test performansını izledikten sonra bu ürüne envantere girmiş muamelesi yapıyor, Türkiye’nin artık tüm dünyaya kafa tutabilecek bir seviyeye yaklaştığını iddia ediyorlar.

İyi niyetli fakat yetersiz teknik bilgiye sahip bu kesimin, muhtemel bir aksaklıkta hayal kırıklığına uğrama ve reaksiyoner davranma ihtimali yüksek olduğu hatırda tutulmalı. Öte yandan bu coşkulu kitle için savunma sanayiinin “ulusal kimlik” meselesi haline geldiğini söyleyebiliriz.

Savunma sanayisini araçsallaştıranlar

Üçüncü grup toplumsal ilgiyi, iktidarın işine yaracağını düşünerek savunma sanayiini “araçsallaştıranlar” teşkil ediyor. Bu araçsallaştırma, negatif yahut pozitif yönlü bir politik ajanda kapsamında inceleniyor.

Malum siyasi motivasyon zaferlerden beslenir ve bu anlamda milli savunma sanayiinin son 20 yılda kat ettiği mesafe büyük bir siyasi şölene dönüşür. Tabii bu zaferden rahatsız olanların gözü, en ufak bir hata ve aksamayı gözler. Ürün performansında ortaya çıkan muhtemel bir zafiyet yahut ürün teslimatında meydana gelen olası bir gecikme, böylesi kesimler için büyük bir hezimet söylemine dönüşür. Dolayısıyla savunma sanayii, siyasi partilerden sivil toplum kuruluşlarına kadar ideolojik bir ayrışmanın arasında kıvranıp duran bir meta haline gelir. Oysa bilmezler ki, savunma sanayii partiler üstü yaklaşılması gereken bir ulusal güç enstrümanıdır.

Savunma sanayisinin akademisyenleri

Dördüncü grup toplumsal ilgi ise mevzuyu “akademik” bağlama oturtma çabasında olan, mevzuyu ilmî pencereden analiz edenler oluşturur. Bu kitle daha ziyade savunma sanayiini multidisipliner ve interdisipliner açıdan inceleyen kişilerden müteşekkildir. Dolayısıyla savunma sanayii siyasi, askerî, ekonomik, diplomatik, teknolojik, ticari ve sosyokültürel bir olgu halini alır.

Tüm sınıflandırmalar içerisinde mevzuyu daha bilimsel ve objektif yaklaşımla inceleme çabasında olanlar akademik perspektifi haiz olanlardır. Elbette, akademisyenlerin yahut akademik araştırmacıların da kendilerine ait önyargıları, bilişsel körlükleri vardır. Ancak veri merkezli bilimsel yaklaşım, doğası itibarıyla söz konusu önyargıları belirli düzeyde sınırlama kabiliyetine sahiptir ve ortaya daha az çarptırılmış bir resim çıkmasına yardımcıdır.

Bu akademik perspektiften hareketle, Türk savunma sanayiinin halihazırda geldiği aşamayı pejoratif bir yaklaşımla karalama çabalarının içi boştur.

Savunma sanayisini doğru yere oturtmak

Elbette, Türk savunma sanayiinin gelişim serüveninin neden bu kadar geç kaldığını aktör, zaman ve koşullar çerçevesinde tarihsel nedenlerle eleştirel bir pencereden açıklamak mümkündür. Ancak şu anda kendi eğitim ve savaş uçağını, helikopterini, kamerasını, hava ve füze savunma sistemlerini, mühimmatını, radarlarını, kameralarını, simülatörlerini, zırhlı kara araçlarını, tanklarını, obüslerini, insansız hava araçlarını, insansız deniz platformlarını, sahil güvenlik botlarını, savaş gemilerini ve daha nicelerini yapan bir savunma sanayiini küçümsemek ve eleştirmek büyük bir haksızlıktır.

Bunu birkaç nesnel argüman üzerinden şu şekilde açıklayabiliriz. Birincisi; Atatürk, yeni cumhuriyeti kurduktan hemen sonra hem devlet hem özel sektörü (bireysel müteşebbisleri Hürkuş, Killigil, Zümre, Demirağ vd.) savunma sanayiinin teşekkülüne yönlendirmiş, teşvik ve kaynak aktarımı konusunda çok güçlü bir portre ortaya koymuştur.

Ancak Atatürk’ün vefatı ve hemen akabinde cereyan eden İkinci Dünya Savaşı, Türk sanayiini önce duraklama sonra gerileme dönemine sokmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasında Türkiye, bir tercih yapmak durumunda kalmış ve ABD’nin başını çektiği Batı kutbuna dahil olmuştur. Ankara’nın bu tercihi, ABD ve diğer Batılı müttefiklerin Türkiye’ye savunma sanayiinde ihtiyaç duyduğu ürün ve platformları hibe etmesini sağlamıştır.

Bir anlamda Türkiye’nin güvenliği Batı’nın güvenliği anlamına geldiği için Türkiye’ye Sovyetleri çevreleme politikasında tam bir ‘üs’ misyonu yüklemişlerdir. Bu esnada ABD, Türkiye’ye sadece savunma sanayii ürünleri hibe etmekle kalmamış, aynı zamanda Marshall Yardımı ve Truman Doktrini çerçevesinde büyük bir finansal sermaye lütfetmiştir. Ne var ki Türkiye’nin NATO’nun güvenlik şemsiyesi altına girdiği 1952 yılından sonra işler yavaş yavaş değişmeye başlamış; Ankara’nın varsaydığı “karşılıklı bağlılık”, kısa süre sonra “tek kaynak bağımlılığı”na dönüşmüştür.

Tek kaynak bağımlılığının sonuçları ve dönüm noktası

Türkiye’nin bu tek kaynak bağımlılığının sonuçları Adnan Menderes’in ikinci ABD ziyareti (1959) esnasında iyice hissedilmiştir; zira dış kaynak arayışında olan Menderes’e Türkiye’ye verilen yardımların artık rahatsızlık yarattığı açıkça telaffuz edilmiştir. Hemen akabinde gelen Küba Füze Krizi ise ikinci darbe olmuştur; zira Sovyetler Birliği’ni karşına alan Ankara, Kennedy-Khrushchev arasındaki gizli müzakere sürecinden bihaber rolünü oynarken, ABD bir anda füzeleri Çiğli’den çekeceğini duyurmuştur.

Olaylar silsilesi içerisinde esas darbe, 1964 yılında gelmiş, Kıbrıs Türklerine yapılan mezalime “garantör ülke” sıfatıyla son vermek isteyen Türkiye’ye sert bir ikaz gelmiştir. Dönemin ABD Başkanı Johnson, Başbakan İnönü’ye atfen kaleme aldığı mektubunda Ankara’nın Kıbrıs’a olası bir müdahale kararında ABD ve NATO müttefiklerinin sistemlerini kullanmaktan men edileceğini ve böylesi bir teşebbüsün bedelinin ağır olacağını iletmiştir. Bu tehdide rağmen Ankara, bir on yıl sonra 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nı gerçekleştirmiş ve müteakiben ABD’nin 1975-1978 yılları arasındaki silah ambargosuna maruz kalmıştır.

O günlerden bugünlere gelindiğinde Ankara her daim Batılı müttefiklerinin açık yahut örtülü ambargosuna maruz bırakılmış; en ufak bir dış politika mevzusunda, savunma sanayii üzerinden “caydırılmış” yahut “cezalandırılmış”tır.

Eğer ki, 2004 yılındaki Savunma Sanayisi İcra Komitesi toplantısında yurt dışı hazır alımlar iptal edilip, ihtiyaç duyulan sistemlerin yurt içinden karşılanmasına karar verilmemiş olsaydı, Ankara’nın tek kaynak bağımlılığı halen devam ediyor olurdu. O zaman ne Türkiye’de ne de Suriye ve Irak’ta terörizmle mücadele operasyonlarımızı bu kadar rahat icra edemezdik.

Savunma sanayisinin beş çıktısı

Dolayısıyla milli savunma sanayiindeki gelişmenin ilk çıktısı; Türkiye’nin öz savunmasını idame ettirebilecek seviyeye ulaşmasıdır. Kuşkusuz, bunu yüzde yüz operasyonel bağımsızlık şeklinde yapması mümkün değildir. Ancak unutulmamalıdır ki, bugün dünyanın en büyük silah ihracatçısı ülkeler dahi stratejik otonomiyi tam anlamıyla kazanamamıştır. Zira teknoloji hiçbir ülkenin yahut şirketin tekelinde değildir; sistem doğası gereği karşılıklı bağlılık prensibiyle hareket etmektedir. Örneğin F-35, Eurofighter Typhoon gibi kritik projeler hep ortaklık bazlıdır, keza bugün Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Rusya’nın İHA ihtiyacına İran büyük destek sunmaktadır.

İkinci mevzu, Türkiye’nin savunma sanayii ürünlerini gerçek muharebe meydanında deniyor olmasıdır. Bu bağlamda Türkiye, Suriye, Irak, Ukrayna, Azerbaycan, Libya vd. birçok savaş ortamında test edilmiş ve rüştünü ispat etmiş ürünler yelpazesi ortadadır. Dolayısıyla Türk savunma sanayiinin başarısı farazi değil; taktik, operasyonel ve stratejik zaferlere imza atan somut çıktılarla karşımızdadır. Aynı şekilde Türk şirketlerinin dünyanın en büyük 100 savunma şirketi arasında konumlanması, söz konusu ürünlerin yurt içi-dışı denenmişliği ve güvenilirliğinde dikkate alınan bir başka kriterdir.

Üçüncüsü, Türkiye’nin müşteriden üreticiye dönüşmesiyle birlikte artık savunma pazarına giriş yaptığı; 185 ülkeye platformlarını, ana ve alt sistemlerini ihraç ettiği dikkate alınmalıdır.  Her ürün ve her kıtada istenilen pazar performansı yahut müşteri portföyünü elde etmek için henüz erkendir. Ancak insansız sistemlerde yakalanan başarı, küresel pazardaki dengeleri altüst etmiştir. Bu bağlamda Türkiye için savunma sanayii artık önemli bir gelir kalemine dönüşmeye başlamıştır. Bu gelirin ise doğrudan ekosistemin altyapısını güçlendirmek üzere Ar-Ge, Ür-Ge ve Ar-Te için harcandığı vurgulanmalıdır.

Dördüncüsü, Türk savunma sanayii ülkede yeni bir ‘okur yazarlık’ akımı başlamıştır. Artık “savunma okur yazarlığı” yahut “teknoloji okur yazarlığı” şeklinde ifade edilen iki trend açığa çıkmıştır. Bu okur yazarlık, savunma sanayiinin sadece mühendislik değil; multidisipliner ve interdisipliner bir yaklaşımla ele alınması gerektiği bilinciyle doğmuştur. Nitekim bugün devlet, söz konusu okur yazarlık projesi kapsamında hem birçok online eğitim vermekte hem de savunma sanayii çalışanlarından teşekkül ettirilen gruplarla üniversitelerde eğitimler ve seminerler düzenlenerek interaktif bir yaklaşımla doğrudan öğrencilere ulaşılmaktadır.

Beşincisi, Türk savunma sanayii özellikle son birkaç yıldır ‘savaş zamanı’ anlayışından sıyrılmış; barış zamanında da icra edilecek bir milli teknoloji hamlesine dönüştürülmüştür. Bu yönüyle savunma sanayii, milli güç unsurları arasında konumlanan bir ulusal kimlik unsuruyla özdeşleştirilmiştir. Bu nedenledir ki, savunma sanayii diplomasisi artık kritik bir diplomasi bileşeni haline gelmiştir.

Tüm bu açılardan bakıldığında Türk savunma sanayii, Türkiye’nin sadece caydırıcılık ve savunma kapasitesiyle ilintilendirilmemelidir. Aksine askerî ve sivil teknoloji adaptasyonu, ekonomi politikaları, diplomasi gücü ve sosyokültürel yapının inşası itibarıyla çok boyutlu bir güç enstrümanı muamelesi görmelidir. Dolayısıyla her türlü polemikten uzak, bilimselliği baz alan ve pozitif eleştirinin merkezinde konumlanan bir olgu haline gelmelidir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 27 Mart 2024 tarihinde fikirturu.com sitesinde yayımlanmıştır.


Merve Seren
MERVE SEREN
Dr. Merve Seren - Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Öğretim Üyesi. Milli Savunma Üniversitesi’nde de misafir öğretim üyesi olarak savaş, strateji ve istihbarat konularında lisans ve lisansüstü dersler veriyor. Seren, Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek Lisans eğitimini Başkent Üniversitesi’nde ve Erasmus bursuyla gittiği Rheinische Friedrich-Wilhelms Universität Bonn’da Avrupa Birliği alanında aldı. Kara Harp Okulu Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Bölümü’nde başladığı doktora çalışmalarının ders aşamasını burada tamamladıktan sonra; tez aşamasında Polis Akademisi Uluslararası Güvenlik Bölümü’ne geçiş yaptı. “Stratejik İstihbaratın Güvenlik Stratejileri ve Politikaları Açısından Yeri ve Önemi” başlıklı teziyle doktora çalışmalarını tamamladı. 2011’de National Democratic Institute ve Freedom House tarafından yürütülen “Legislative Fellows” programına kabul edildi. 2012’de Atlantic Council tarafından “Young Atlanticist” seçilerek; GLOBSEC Forum ve NATO Chicago Zirvesi’ne katıldı. 2013’te, Richardson Center’ın düzenlediği “First Middle East Generational Ambassadors Summit” programına seçildi. 2015’te Atlantic Treaty Association ve NATO Public Diplomacy Division tarafından ortaklaşa düzenlenen “Youth Ministerial Meeting” programına katıldı. 2017’de Münih Güvenlik Konferansı ile Körber Vakfı tarafından “Munich Young Leaders”, 2018’de Tayvan Dışişleri Bakanlığı tarafından “Taiwan International Elite Leadership” ve 2019’da IISS tarafından “Southeast Asian Young Leaders” seçildi. 2005–2015 yılları arasında TBMM’de Parlamenter Danışmanı, 2015–2017 yılları arasında SETA’da Güvenlik Araştırmacısı, 2017–2018 döneminde ise STM’de Kıdemli Danışman olarak görev yaptı. Seren güvenlik, savunma ve istihbarat konularında çalışmalarına devam ediyor.
Yazı ilk olarak

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum