Ayşegül Kılınç yazdı: Hâr-ı Bülbül

Ayşegül Kılınç yazdı: Hâr-ı Bülbül
10 Kasım 2022 - 19:31

Hâr-ı Bülbül

Bir sözle başladı her şey. Edilmiş bir yemin, gerçekleştirilmiş bir vasiyet. Babası, Sen Nehri kıyısında cesedi bulunan Kırım Tatar’ı Buğra Alp Giray’ın paltosundan çıkan şiirlerinden Azerbaycanlı Mehmet Ağaoğlu’na yazdığı şiiri sahibine ulaştırmak adına verdiği sözü gerçekleştiremeden öldüğü için, Ayşe’nin Kırım’dan topraklarıma adım atmasıyla başladı yok olan her şey. Babasının vasiyetini gerçekleştirmek adına hiç bilmediği bir vatana kilometrelerce öteden gelmesiyle yazıldı kader. Diyarıma attığı bu adımı gidişinin ardından uzunca bir süre lanet belledim. Lanetli miydi bu kız? Nasıl oldu da bir gelişiyle var olan her şey haritadan silindi? Ay ışığının mesken tuttuğu balkonlar, şiir gibi bakan gözlerin yansımasında nasıl kan gölüne dönebildi? Tarın notalarında kuğu gibi süzülen kabarık gelinlik nasıl kanlar içinde kalabildi? Birini suçlamak, insana yaşadığı kötü olaydan sıyrıldığını inandırsa da bu eylem dimağda hiç mümkün olmuyordu. Keza arda kalanlar olarak suçluların acı gerçeği yaşatan insanlar olduğuna şahittik ama benim hıncahınç dolmuş, bitmek bilmeyen öfkem suçlamaya masumiyeti de katıyordu. İçimde büyüyen, olması gereken konumdan masum kentlere de sıçrayan bir kinim vardı. Ve beni tüm bunlarla yüzleştiren yılların ardından gördüğüm bir rüya oluyordu.

Rüya, Hocalı’nın son düğününde, Ayşe’nin gelinin ortada durup kızların çevrelediği dansın arasına karıştığı anın içine götürüyordu beni. Terler içinde uyanıp, bunu beynime sildirmeye çalışarak geri uykuya dalıyor ve her seferinde yenilenmesi gereken rüya aksine devam ediyordu. Tekrarlanan bu sahne, Ayşe’ye feci şekilde vurulduğumu fark ettiğim bir andı fakat sahnenin devamında olanları bilmek kalbime bıçak saplatıyordu. Gerçeğinden farkla rüyamda Ay ışığı gelinin beyazlığını gölgede bırakıyor, Ayşe’nin beni geçmiş tarihlerde diyar diyar dolaştıran yüzüne yansıyor, o gülümseme ilahi bir boyut kazanıyordu. Yurduma denk hasretle Ayşe’nin siluetini en gerçekçi tavırda görmek bana sesini, gülümsemesini, neşesini özletiyor; kendimi gülümserken bulduğum an hemen silkeleniyor kendime kızıyordum. Rüya günlerce yakamı bırakmadığı gibi, son gecemizde Nermine ablanın seslendirdiği şarkı da bir gece Kız Kulesi’nin oralardan geçerken ansızın karşıma çıkıvermişti. “Men seni gördüm Ay ışığında, könlümü verdim Ay ışığında…” Tanrı o geceyi yeniden yaşamam için bir şey vermemi istese tüm geleceğimi gözden çıkaracak kadar müthiş bir özlemle kavruluyordum. Tüm bunların yılların ardından peş peşe karşıma çıkması artık kaçtığım şeylerle yüzleşmem gerektiğini vurguluyordu. Bilhassa Ayşe’nin o gece hayatını kaybeden masum canlar kadar suçsuz olduğunu kabul etmem gerekiyordu.

Ayşe’nin babasından aldığı emaneti getirip, dedem Mehmet Ağaoğlu’na yazılan şiiri saatlerce okuyor, son noktayı gördüğüm her an Buğra Alpgiray’ı, yaşadığı yurtsuzluk acısını, ailesi olarak gördüğü vatanının her insanına duyduğu hasreti, hatıralarından uzak kalmanın çaresizliğini düşünüyordum. Dedeme yazılan bu şiir, yazgısını bana miras bırakmış gibi anlamanın zorluğunda beni kendi çığlığımla boğuyordu. Şiiri okuduğum ilk an, bunları yaşamak zor olmalı diye düşündüğüm hislere yıllardır gittikçe çoğalan acımasız gerçekliğiyle maruz kalıyordum. Artık Buğra Alpgiray’ın son nefesinde ne hissettiğini anlamak benim için zor değildi. “Evet yurdum uzak buradan çok uzak, Bir ferahlık yahut bir şey umarak, Düşerim yollara akşam üstleri, Hep böyle çaresiz yıllardan beri” dizelerini iliklerime kadar yaşıyordum. Üstelik şiirde geçen “Görsem Ayşe’ciği su testisiyle” kısmında tüm hücrelerim Ayşe’nin gülen gözlerini şiddetle çağırıyordu. Ona içten içe duyduğum hasret ve soykırımdan suçlu çıkardığım öfke terazide birbirini dengeliyordu. Ayşe, atalarının yaşadığı yazgıyı buralara zarfın içinde getirmişti, bu bir gerçekti. Ama ilk defa bu bilginin onun narin kalbinde nasıl karşılandığını sorguluyordum. Şimdi Hocalı’dan biri Kırım’daki dostuna bir şiir yazsa ve Bakü’de ölse, ben de bu şiiri ulaştırmayı görev edinir ne yapar ne eder o şiiri muhatabına götürürdüm. Ayşe de üstüne düşen görevi övüneceğim cesaretle yapmıştı. Lanet kelimesini yüreğinde insanlığın tüm iyimser hislerini toplamış bir meleğe yakıştıramadıkça okları kendime çeviriyordum. Sahiden, aşkın hücrelerime karışmasına izin verdiğim için mi dünyamızın düzeni bozuldu? Sevmek gerçekten bu kadar yüklü sorumluluk ve acı getiren bir şey miydi?

Suçlamalarla geçti yıllarım. Yersiz yurtsuz, bakkalda paketinin kabuğu sertleşen mumlar arasında yaş aldım. Bilirdim ki kimse almazdı o mumları. Çünkü sağ kalanların da yitirdiği, geride bırakamadığı nice hisler vardı. Kutlama eylemi de bunlardan biri oldu. Kimse geçen yıllarda kutlamaya değer tek bir an bile bulamadı kendi yaşamında. Dudaklarımıza hilâl çizecek bir gülümsemeyi bile geride kalanlara ihanet bildi herkes içten içe. Böyleydi vicdan yükümüz.

28 yılın ardından kuvvetli yüzleşmelerim netice veriyor, belki de içimdeki yarım kalan enerji beni o büyük kavuşmaya hazırlıyordu. 44 günlük savaşın ardından geri aldığımız topraklar için Azerbaycan’ın dört bir yanında “Karabağ bizimdir!” haykırışları inancın meyvesini almakla daha gür çıkıyordu. Ayrılan eller, kimlikten silinse de kopmayan bağlar, sökülen yürekler, hayata gözlerini açacağı an gelmeden annesinin karnının deşilmesiyle tüm benliği öldürülen bebeğin cennetten duyulan ağlaması, elleri kalem tutamadan uzuvları canice koparılan çocukların hayalleri arasında terk ettiğimiz yurdumuza kavuşuyorduk artık. Zafer elde etmek için insan kaçtığı şeylerle yüzleşmeliydi; onları karşısına oturtup, onlara ses olup konuşmalıydı kendisiyle, “Bak sen burada haklısın, burada suçlusun ve her ne olursa olsun seni affediyor gelecek güzel günler için seni kucaklıyorum.” diyebilmeliydi. Bir kişinin affı bir milletin zafer kutlamasını sağlayamaz mıydı yani? Mucize ne için sözlükte yer ediniyordu?

Benim mucizem de eski ama yeni evimde başlıyor, tüm duygularım bir anda sıraya binmeden üstüme geliyordu. Misafirliği kabul etmede önce hangisinden başlamalıydım bilmiyordum. Kasaba halkı olarak aynı sarsılmayı yaşıyorduk; önce neyi kaldırıp atacağımızı, temizliğe tam olarak yıkılmış/yıpranmış/oldukça değişime uğramış evlerimizin ve mucizenin ağır geldiği kalbimizin, dimağımızın hangi noktasından başlamamız gerektiğini, neleri yeniden inşa edeceğimizi kestiremiyorduk. Bir süre herkes aldığı sorumluluğu robot rutininde yerine getirse de zamanla hisleri ve işleri paylaşarak, bir arada olmanın gücüyle toparlıyorduk. Yılların ardından toprağıma ilk adım attığımda soykırımın acılarıyla baş başa kalmak ağır gelse de; Hocalı’ma, evime kavuşmuş olmak dünyevi duygularımı gün aşırı geri getiriyordu. Sanki bir postacı her gün zilime basıyor sana bugün umut getirdim, bunu kabul etmen kolay olmayacağı için yeni duygu dönüşümünü bir gün arayla kapına bırakacağım diyordu. Acı-mutluluk arası yaşadığım sancılı süreci ise Sitare iyileştiriyordu. Yuvama kavuştuktan bir süre sonra Sitare geliverdi hayatıma. Ayşe’yi kurtarmak için kasabadan kaçarken son anda gördüğümüz manzaradan geliyordu Sitare. İki yan evde oturan cana yakın komşum Samira’nın kızı olmanın ağırlığı vardı üzerinde; o gece Ermeniler öldürdükleri Samira’nın bir göğsünü keserek henüz 1 yaşında bile olmayan Sitare’nin ağzına dayayıp kahkahalar atıyorlardı. Onu orada bir başına bırakırken, benim yerime kasabanın en bonkörü olan Ali amcanın onu kurtarıp Bakü’de yetiştireceği ihtimalini bile kafamda kuramamıştım. Anası babasıyla beraber evini de kaybettiği için onu evime kızım sıfatında almış, 29. yaş gününü yılların ardından kutlama sayılabilecek bir etkinlikle kasaba sakinleriyle hep beraber meydanda kutlamıştık. İşte ne olduysa da o gecenin sabahında oldu.

Sabah bahçeye çıktığımda bahçemi renklendiren kırmızı güllerimin hemen bitişiğinde, tohumunun kim tarafından nasıl ekildiğini bilmediğim hâr-ı bülbül tüm ihtişamıyla şaşkın suratıma gülümsüyordu. Ne kadar sorup soruşturdumsa da cevabı olmayan daha çok sorular birikti, bir yerden sonra herkese aynı soruyu yeniden sormanın gereksiz olduğuna karar verip bunu tek başıma halletme kararı aldım. Evimin düzenini günlük olarak oturttuktan sonra sandalyemi hâr-ı bülbülün karşısına çekiyor, saatlerce Şuşa’dan başka hiçbir yerde kendini göstermeyen bu çiçeğin toprağıma nasıl geldiğini sorguluyor üstelik Hocalı’da yalnızca benim bahçemde açmış olmasını idrak etmeye çalışıyordum. Çiçek üstümdeki bulutları renklendirmek istercesine git gide yoldaş oluyordu bana. İstikrarlı adımlarımla bir patika yapmıştım ben ve mucizem arasında; geçen yılların kahrını yansıtıyordu altımdaki toprak. Belki de pişmanlığımın cezasını kesiyordum ona. Aslımdan kalan son hatıraya her sabah telaşla ulaşma arzum bundandı belki de. Yapraklarını seyre dalmam, tekrar ve tekrar güvende olduğuna emin olma çabam, her fırsatta birkaç yaprağa keşkelerimi anlatmam yapraklarına dokunurken titreyen elimi açıklıyordu. Bildiklerini kimseye anlatmayacağına karşı güvenim her sabah mucizemi neşeyle selamlatıyordu. Bu işe kendimi o kadar kaptırmıştım ki kendi kendime “Bana ne getiriyorsun ey hâr-ı bülbül?” diye soruyordum her gün. Ve bir seher vakti, henüz güneş sarılığını gökyüzüne vurmamışken, “Mehmet, ben geldim” cevabıyla sorum yanıt buldu. Ay gibi parıl parıl yüzüyle, gülen gözleriyle, titreyen elleriyle Ayşe büsbütün karşımda duruyordu. Artık onu hatırladığım görüntü tümüyle değişmişti. Karanlık yüzünü terk etmiş, korku yerini gözlerinde sevince bırakmış, ürkek titreme heyecanla karşılıyordu kavuşmayı. Yıllardır gönlümde çiçeklerimden önce yetişen kadın bana adım atıyordu, ben ise ne hissedeceğimi bilemeyecek kadar korkuyordum.

Ayşe geçen yıllar içerisinde Kazakistan’da bir İskit kurganında başarılı bir arkeolog olmuş, Altın Elbiseli Adam’ın dokuzuncusunun (aslında ikisiyle beraber dokuzuncu da kadın olan ama onlara da adam denilen İskit soylusu) bulunduğu kurganda görev yapması sebebiyle her sergide kendisi görevlendirilmiş. Ve belki de bu yüzden genç prensesten söz ederken heyecanlanıyor, iskeleti adeta annelik vazifesinde koruyup kolluyordu. Son görevinde, İzmir Resim ve Heykel Müzesi’nde Altın Elbiseli Kadın’ı protokol üyelerine ve meslektaşlarına tanıttıktan hemen sonra haberi alan yetkililerin Karabağ Zaferi’ni müjdelemesiyle oracıkta buraya gelme karar almış, fırsatını bulduğu ilk anda karşımda büyük bir kararlılıkla belirivermişti. O gece yaşanılanları hiç unutmadığı gibi yıllarca Hocalı ile ilgili ufak tefek yazılar yazmış, insanlara hep o geceyi anlatmış, kaleminin izi kalan bazı dergileri de hediye olarak bana getirmişti. Yıllardır lanetli görerek aşkını ve özlemini bastırmaya çalıştığım kadın karşıma geçmiş, Ay ışığı altında yalnızca benim kalbimin titremediğini söylüyordu. Fakat bende kavuşma heyecanına dair zerre bir kıpırtı yoktu.

Ona sarıldığımda bırakamayacak kadar hasret doluyken bir adım bile atamıyordum. Çünkü bırakmam gerekecekti. Aşkımızı o sabah yaşasak ne değişecekti? Ayşe mesleğine, görev yaptığı bozkıra aşıktı, çocuğu bellediği görevini diyar diyar dolaşıp meraklılarına anlatmaktan belli ki müthiş bir haz duyuyordu. Ben ise henüz yuvasına yeni kavuşmuş ve kalbi atan bir prensese çoktan baba olmuştum. İkimiz de hiç evlenmeden anne-baba olmayı başarmış fakat bizim aşkımızdan bir meyve yaratma imkansızlığı altında çaresizce eziliyorduk. Yine de bir sarılsam, Ayşe burada kalmayı isteyecek kadar cesurdu karşımda. Fakat ne bu topraklar ne de benim yuvam bir mutsuzluk daha kaldıramazdı. Ayşe’yi kendi ellerimle ateşe atamazdım. Sitare’yi kendi kızım sanmasıyla zaten ben bir şey demeden o geriye doğru adımlar atarak yaşadığı hayal kırıklığını gözlerinde zor tutuyordu. Dost niteliğinde veda ederek henüz güneş açısını dikleştirmeden, bomboş elleriyle tüm hevesini bahçeme gömüp gidiyordu Ayşe; ben ise kalanları derleyip gönlümde tozlanmış bir sandığa hepsini yerleştiriyor, anılarımın bozkırında koşan alaca atlara yetişememenin nefes nefeseliğinde öylece ardından bakıyordum.

O gece katliamdan saatler önce düğünden eve giderken yıldızlara gözlerini dikip, tüm bu görkemli parıltıların biz bilmeden tek tek nasıl söndüğünü anlatmıştı: “Sükunetle sönerler. Yavaş yavaş, ihtişamını son ana kadar yaşatarak ölüme giderler. Yarattıkları elementleri kendilerine saklayıp fosil yıldızlar olurlar ve yeryüzünde pek meşgul olan insanların kendilerini fark edip takdir etmelerini, özlemelerini umarak ışığa veda ederler.” Aklımın kavuşturmadığı yollarda daima onu beklediğimi bilmek ve bir göçebe gibi ona taşınmak için Ay’ın yazgıma tutulmasını beklemek öyle rutinim olmuştu ki, yüzde sıfır nokta bir ihtimalin bile ortadan kalktığını idrak etmek elbette kolay olmuyordu. Fotoğrafını acı haber manşetlerinde görmek kalbimi ne kadar da titretiyordu patladı patlayacak düzeyde. “Şuşa için hazırda bekleyen Arkeolog Ayşe Uluğ Kazakistan’da çıkan iç savaşta bir Rus tankının ateşlenmesi sonucu hayatını kaybetti!” manşetleri beni bahçeye çıkarıyor, karşımda mıh gibi duran o mucizevi kadının Ay ışığında toprağa yansıyan gölgesini aratıyordu. Bu bahçeden Türkiye’ye dönmek için ayrılan kadın nasıl oluyordu da Almatı’da ölen 225 kişinin arasında yer alıyordu?

Onu tekrar görme ümidiyle sarılmadığım her an için hücrelerimin her bir karışına, pişmanlığımın her kıtasına meteorlar fırlatmak istiyordum. Onu bir kere daha göreceğime dair emin olma hissi nereden geliyordu da bu düşünce beni karşısında suskun bir duvara dönüştürmüştü? Ay, ışığını bir kere daha saçlarından süzebilir miydi? Seher yeniden içimi ısıtan ince sesini getirir miydi? Evet, Haytarma gerçekten de Kırım Türkleri’nde geri dönüşü simgeliyordu; Ayşe bana dönmüştü. Hem de gelmeden bahçemde simgeleyeceği yerini hazırlamıştı. Yeryüzünde Ayşe’nin göğsüne oksijen gitmediği gecenin sabahında hâr-ı bülbül de bahçemi terk etmişti. Anlamakta bile geç kaldım; benim mucizem, hâr-ı bülbülüm Ayşe idi. Ben o güzel çiçeğe başından ayrılmayarak su verdiğimi sandım meğer onun ihtiyacı yalnızca yeterli sevgiymiş. Ne bir su ne verimli bir toprak. Kendi dertlerimle yapraklarının rengini koyulaştırırken onun ihtiyaçlarını düşünmemişim. Ayşe’ye “Gitmek de kalmak da zor ama bir yolunu buluruz” desem yetermiş. İnsan bir çiçeğe gönül verdi mi, onu yeterli sevgiyle büyütmek gerekiyormuş. Ne eksik ne fazla. Ben kendime yakışanı yaptım, Hâr-ı bülbülümün sembolünde ayrılığı ve hasreti seçtim. Hâr-ı bülbülüm yıllar geçiyor, hâlâ sükunetle sönüyorsun gökyüzünde, ışığını fark ediyor, seni özlüyorum.


FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Günün Başlıkları