Prof. Dr. Hakkı UYAR

Prof. Dr. Hakkı UYAR

[email protected]

Tarihsel bir sorunumuz göç: İmparatorluktan günümüze

05 Ağustos 2021 - 21:52

Osmanlı İmparatorluğu, geleneksel bir tarım imparatorluğu olarak –Roma imparatorluğu gibi-- genişleme döneminde imparatorluk ahalisini, imparatorluk siyasetinin bir gereği olarak, imparatorluk sınırları içerisinde bir yerden bir başka yere iskan etti. Bu özellikle yeni fethedilen yerlerde görülmekteydi. Bunun tipik örneği Balkanların fethi sırasında Anadolu’daki Türk/Müslüman nüfusun Balkanlara zorunlu yerleşimidir. Aynı politika 16. yüzyılın ikinci yarısında Kıbrıs’ın fethi sırasında da uygulandı. İskan, sürgün ya da şenlendirme siyaseti Müslim ve Gayrimüslim ayrımı yapmamaktaydı. İzlenen siyasetin bir parçası olarak her kesim sürgün ve iskan politikasının öznesi olabilmekteydi. Konar-göçerler de zaman zaman iskan edilmeye çalışılıyordu. Dolayısıyla devlet iradesinin ve imparatorluk siyasetinin bir sonucu olarak zorunlu göç siyaseti izlenmekteydi.
Fetih döneminde dışa ya da yeni fethedilen yerlere yönelik zorunlu göç yapılırken, imparatorluğun küçülme/yenilgiler döneminde, 18. Yüzyılın son çeyreğinden itibaren içe doğru, elde kalan topraklara doğru zorunlu göç gerçekleşti.
Osmanlı Devleti’nin savaşlarda yenilgileriyle beraber yaşanan toprak kayıpları neticesinde küçülme sürecine girmesi, elde kalan Osmanlı topraklarına zorunlu göçe yol açtı. Bu bağlamda ilk kitlesel göç, Kırım’ın kaybına yol açan Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) sonucunda gerçekleşti. Takip eden 150 yıllık süreç (1774-1923) küçülen imparatorluğun yoğun Türk ve Müslüman göçü almasıyla ve sorunlar yumağının artmasıyla devam etti. Balkanlar ve Kafkaslardan gelen göç dalgasının altından kalkmakta zorlanan devlet yeni arayışlara yöneldi. 19. yüzyıl, travmatik yenilgilerle göç dalgasının hızlanmasını beraberinde getirdi. Sayıları milyonları bulan insan Balkanlar, Kafkaslar ve Kırım topraklarından Anadolu’ya gelmek zorunda kalırken bir bölümü de o topraklarda öldürüldü. Savaşlar, yeni kurulan milli devletler ve etnik çatışmaların yol açtığı bu kanlı süreçte Anadolu toprakları yoğun göç alırken Ermeni Tehciri ve Türk-Rum nüfus mübadelesi de yaşandı. Dolayısıyla dışarıya nüfus aktarımı da gerçekleşti.
18. yüzyılın ikinci yarısından önce Osmanlı Devleti dış’a doğru iskan politikası uygularken, bu tarihten sonra iç’e doğru göç politikasına yönelmek zorunda kaldı. Yeni durum öncekinden oldukça farklıydı. Gelen göçmenlerin iskanı, ihtiyaçlarının karşılanması kurumsal bir yapılanmayı zorunlu kıldı. İlk olarak 1861 yılında İdare-i Umumiye-i Muhacirin Komisyonu kuruldu. Bu komisyonun Kafkasya’dan gelen göçlerin yoğunlaştığı dönemde kurulması dikkat çekiciydi.
19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı coğrafyasına yönelik hızlanan göç dolayısıyla gelenlerin ihtiyaçlarının karşılanmasına (ev, arazi, tohumluk vs) elden geldikçe ve imkanlar nispetinde çaba harcanıyordu. İzlenen politikanın dikkat çekici noktalarından biri de yerli nüfus ile göçmenlerin arasında yarı yarıya oranına özen gösterilmesiydi. Bir tarafın diğer taraf üzerinde baskı kurması engellenmeye çalışılıyordu. İkinci Meşrutiyet döneminde ise bu oran daha aşağıya çekildi. İttihatçılar gelenleri yerli nüfus içerisinde dağıtmaya özen gösterdiler. Bu, bir entegrasyon stratejisinin benimsendiğinin açık bir göstergesiydi.
1913 yılında İskan-ı Muhacirin Nizamnamesi yayınlandı. Bu tarihe kadar yayınlanan en ayrıntılı nizamname idi. 45 maddeden oluşuyordu. Mahmut Şevket Paşa’nın sadrazamlığı dönemine ilişkin olan bu nizamnamenin onaylanması ile “İskân-ı Aşâir ve Muhâcirîn Müdîriyyeti” adı altında bir müdürlük oluşturuldu. 1916 yılında ise müdürlük genel müdürlüğü dönüştürüldü: “Aşâir ve Muhâcirîn Müdîriyyet-i Umûmiyyesi” kuruldu.
İçişleri Bakanlığına bağlı olarak oluşturulan genel müdürlük, muhacirlerin ülkeye getirilmesi, barındırılması ve bunlara toprak verilmesinin yanı sıra aşiretlerin medenileştirilmesi görevini de yerine getirmeyi amaçlıyordu. Bu haliyle Meşrutiyetten Cumhuriyete geçişte hem homojen bir millet yaratma çabası ve hem de modernleşme nosyonu bir süreklilik göstermekteydi.
1912-1922 yılları arasındaki 10 yıllık savaş döneminde (Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı) Anadolu nüfusu 17,5 milyondan 12 milyona düştü. % 30’a yakın bir nüfus kaybı oldu.  Ölüm yoluyla kayıpların Türk/Müslüman nüfusta 2,5 milyon, Ermeni nüfusta 580 bin ve Rum nüfusta 310 bin olduğu tahmin edilmektedir. Bu kayıplar, Birinci Dünya Savaşı’na katılan diğer ülkelere nazaran oldukça yüksektir. Bunda cephedeki savaşların yanı sıra cephe gerisindeki etnik çatışmalar, salgın hastalıklar, kötü beslenme gibi faktörler de etkilidir. Anadolu’daki etnik grupların (Rum, Ermeni…)  egemenlik sağlama çabası, emperyalist güçlerin yürüttüğü dünya savaşı ortamında daha kanlı bir hal aldı ve bu da kayıpların artmasının nedenlerinden biriydi.
Kurtuluş Savaşı sonrasında Lozan’da nüfus mübadelesinin gündeme gelmesiyle birlikte bakanlık düzeyinde örgütlenmeye girişildi. Mübadele, İmar ve İskân Vekâleti kuruldu (1923). Osmanlı döneminde yaşanan zorunlu göçler dolayısıyla elde edilen tecrübe, bakanlığın kurulmasında etkili oldu. Böylece genel müdürlükten sonra bakanlık düzeyinde soruna müdahale edilebildi. Mübadillerin nakilleri tamamlanıp yerleşmeleri büyük ölçüde sağlandıktan sonra bakanlık kaldırılarak (1925) yine İçişleri Bakanlığına bağlı bir genel müdürlük (İskan Umum Müdürlüğü) oluşturuldu.
Mübadillerin iskan edilmesi, sorunların tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu. Uyum ve entegrasyon sorunu, takip eden 10 yılın en önemli sorunlarından biri olarak kaldı. Nitekim 1930’daki SCF deneyimi sırasında yapılan yerel seçimlerde SCF’nin başarılı olduğu yerler arasında mübadillerin yerleştiği yerler dikkat çekmekteydi. Çünkü iktidarın mübadillerinin sorunları çözmekte zorlanması ya da yetersiz kalması, muhalefet partisine yönelmeyi de beraberinde getirdi.
Tek parti dönemi boyunca Balkan ülkelerinden gelenlerin toplamı 850 bini buldu.
Günümüzde göçmen sorunlarıyla ilgilenen Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığına bağlıdır.
1922’den günümüze Türkiye’ye gelen göçmen sayısı 6,5 milyonu geçmiş durumdadır. Üstelik son 10 yılda gelenlerin toplamı tüm Cumhuriyet dönemi boyunca gelenlerin yarısından fazladır. Nisan 2011- Mart 2019 arasında Suriye’de yaşanan iç savaş nedeniyle yaklaşık 3.6 milyon kişinin Türkiye’ye geldiği belirtilmektedir (https://www.goc.gov.tr/goc-tarihi). Dolayısıyla son 10 yılda gelenler, 90 yılda (1922-2011) gelenlerden fazladır. Nüfusa oranladığımızda Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusun % 10’u kadar göçmen gelmişti. Son 10 yılda gelenlerin sayısı da benzer bir rakama ulaşmak eğilimindedir. Yani 80 milyonluk Türkiye’nin % 10’u… Üstelik son 10 yılda gelenlerin kültürel entegrasyon ve uyum süreci daha kapsamlı çalışmaları zorunlu kılmaktadır. Cumhuriyetin ilk yıllarında gelenler kaybedilen imparatorluk topraklarından gelirken, son 10 yılda gelenlerin bununla bir ilgisi yoktur. Dolayısıyla karşılaştırmak da anlamlı olmamaktatır. Cumhuriyetin ilk yıllarında gelenler ortak kültür/kimlik havzasının bir parçası iken, bugün gelenler ortak kültür/kimlik havzasının bir parçası değildir. Dolayısıyla Türkiye’nin demografik yapısında oluşan sıkıntılar, gelecek on yıllara damga vuracak gibidir. Emperyalist güçlerin ülkeleri nasıl dağıtıp parçaladığı, insanları topraklarından nasıl kopardığı açık bir şekilde görülmektedir. Bu insanlara yardımcı olmanın insani bir görev olduğu açıktır. Ancak burada kendi milli kimliğinizin ve vatan topraklarınızın “beka”sını da düşünmeniz, gelecekte karşılaşılabilecek sorunları öngörmeniz ve bunların entegre edilip edilemeyeceğini, sizin kapasitenizin buna ne kadar müsait olduğunu hesaplamanız gerekmektedir. 

Bu yazı 193 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum