Prof. Dr. Hakkı UYAR

Prof. Dr. Hakkı UYAR

[email protected]

2023 hazırlıkları ve ortak kimlik yaratma ihtiyacı

08 Nisan 2022 - 19:58
Reklam

1908’de meşrutiyeti ilan ettirmek için dağa çıkan İttihatçılar, “Abdülhamit gidecek, dertler bitecek!” diye düşünüyorlardı. Meşrutiyet ilan edilecek, Kanunu Esasi yeniden yürürlüğe konacak, o zamanki moda deyimle “Hürriyetin ilanı” bütün dertlere ilaç gibi gelecekti. Bu iyi niyetli ve “pembe tablo”, umut edildiği gibi olmadı. Dağılmakta olan imparatorluğun dağılması önlemedi. Ancak onun enkazından bir ulus devlet de çıkarılabildi. Günümüzde de muhalefet cephesi açısından “Erdoğan gidecek, dertler bitecek!” söylemi “pembe tablo” havası yaratıyor; II. Meşrutiyet’ten beklenenleri çağrıştırıyor.

Şubat ayında 6 muhalefet partisinin Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem mutabakat metninde “1921 Anayasası’nın nispeten kapsayıcılığı”na dikkat çekilmiş ve sonraki anayasaların eleştirisi yapılmıştı. Yine aynı mutabakat metninin din ve vicdan hürriyeti kısmında “Din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alan demokratik laik hukuk devleti çoğulcu toplum düzeninin temelidir. Herkesin inancına, kanaatine ve yaşam tarzına saygı duyulduğu, kişilerin din, inanç ve yaşam tarzı fark etmeksizin özgürce yaşadığı, herkesin kendi kimliğiyle ve kendisi olarak eşit şekilde toplumsal, kamusal ve siyasal yaşama katıldığı bir sistem inşa edilecektir denilmektedir. Bu ifade özgürlükçü laiklik anlayışı gibi görünmekle beraber, “herkesin kendi kimliğiyle ve kendisi olarak eşit şekilde toplumsal, kamusal ve siyasal yaşama katıldığı bir sistem”den kasıt nedir? Bu muğlak bir ifade olup laikliğin sadece dinsel cemaatlere özgürlük olarak algılandığı muhafazakar sağ bir yorum olmanın ötesine geçememektedir. Millet ittifakının en büyük partisi olan CHP, Cumhuriyetin kurucu partisidir ve laiklik anlayışı itibarıyla öncülüğü küçük muhafazakar sağ partilere kaptırdığı gibi, onlara da özenir durumdadır. 1921 Anayasası referans alınırken maksat laiklik ilkesinin burada yer almaması mıdır? Cumhuriyetin ikinci yüzyılına girilirken Millet İttifakının en büyük ortağı ve Cumhuriyetin kurucu partisi CHP’nin fikri önderliği olmayacaksa, muhafazakar sağ partilere özenilecekse, sadece güçlendirilmiş parlamenter sistem bizi kurtarmaya yetecek midir?

CHP'nin 1938 yılında yayınladığı On Beşinci Yıl Kitabı’nda “Milli ve toplumsal hayatta bireyin, dinsiz, şu veya bu inanç sistemine mensup oluşu; milli ve toplumsal görevi bakımından ne bir kusur, ne de bir erdem sayılamaz. Türkiye’de dinin dünya işlerinden ayrı tutulduğu, Laikliğin ilan olunduğu andan itibaren hiç kimse, hiçbir ibadete zorlanamaz ve hiç kimse, vicdanının ilhamı ile kabul ettiği ibadetten alıkonamaz” görüşüne yer verilmektedir. Dolayısıyla din, bir vicdan meselesi olduğundan dünya ve devlet işlerinden ayrılmıştı ve bu, çağdaş uygarlık yolunda ilerlemenin başlıca şartlarından biri olarak görülmekteydi.

Laikliği sadece dinsel cemaatlerin ya da kimliklerin siyasal, toplumsal ve kamusal hayatta yer alabileceklerine vurgu yapma ihtiyacı, AKP sonrasında bu konuda hiçbir değişiklik olmayacağına dair garanti vermek amacına yönelik olsa gerektir. Türkiye’nin laiklik konusunda bundan ziyade tartışması gereken konu Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurumun laiklik ilkesiyle çelişip çelişmediğidir. Millet İttifakının bu konuya da yönelmesi temenni edilir. Cumhuriyetin kuruluş sürecinde devrimlerin yapılmasını kolaylaştırma noktasında idari yapı içerisinde yer alan Diyanet’in hem kamu bütçesinden para alması ve hem de sadece İslamiyet’in Sünni yorumuna yönelik olması, tartışılmaya muhtaçtır ve bu alanda yeni bir toplumsal uzlaşmaya ihtiyaç bulunmaktadır. Ancak bu konuda uzlaşmanın hiç de kolay olmadığı ortadadır.

1921 Anayasası’nın 11. maddesinde “Vilâyet, mahallî umurda mânevi şahsiyeti ve muhtariyeti haizdir. (…)” denilmektedir. Bu maddeye dayanarak özerklik arayışında bulunanlar vardır. Ancak bu madde Cumhuriyetin ilanı sırasında değiştirilmiştir: “Türkiye Reisicumhuru Devletin Reisidir. Bu sıfatla lüzum gördükçe Meclise ve Heyeti Vekileye riyaset eder”. Dolayısıyla bu madde 1924 Anayasasıyla değil, daha önce değişmiştir.

CHP’nin On Beşinci Yıl Kitabı’nda Halkçılık ilkesinden söz edilirken, Halkçılığın demokratlık, hiçbir birey ya da sınıfa/zümreye ayrıcalık tanımamak ve sınıf mücadelesini kabul etmemek anlamına geldiği belirtilmektedir. Buna ilave olarak bölge menfaati, derebeylik, ağalık ve aile imtiyazı tanınmadığı vurgulanmaktadır. Bu bağlamda emekçi kitlelerin sermaye tarafından ezilmesine de, işçilerin zor kullanmaya yönelik eylemlerine de izin verilmeyecekti. Buradan da partinin ve devletin geçirdiği evrim çerçevesinde bölgesel ayrıcalıklara imkan da tanınmayacağı açık bir şekilde görülmektedir. Nitekim merkeziyetçi ve üniter bir devlet yaratma çabası, II. Mahmut’un ayanlarla mücadelesiyle başlamış ve Cumhuriyet döneminde Dersim isyanıyla bitmiştir.

Cumhuriyetin kurucu değerleri laik/seküler bir milli kimlik etrafında birleşmeye, yurttaş ve birey yaratmaya yöneliktir. Bu hedef ağırlıklı olarak Batılı değerlere dayanmaktadır. Halk Fırkası’nın 1923 tüzüğünün birinci maddesi partinin ulusal egemenliği gerçekleştirmek (demokrasi), çağdaş bir devlet ve toplum yaratmak ve hukuk devletini gerçekleştirmek amacıyla kurulduğunu ifade eder. Bu hedef halen günceldir ve ulaşılmayı beklemektedir. Sanırım CHP’ye düşen Millet İttifakı’ndaki küçük muhafazakar sağ partilerin peşine takılmak olmamalıdır. Sosyal ve ekonomik dönüşümünü tamamlamadığı için henüz ortak ulusal kimliğini yeterince oluşturamamış ve on yıllardır bu kimliği erozyona uğrayan Türkiye’de yeni yaralara yol açmamak gerekir. Aksi takdirde Ortadoğulaşma ya da Lübnanlaşma eğilimi artabilir.

Lübnan, etnik, dinsel ve mezhepsel çeşitliliği ile Küçük Ortadoğu olarak da bilinir:

Etnik Yapı: Şii, Sünni, Dürzi, İsmaili, Alevi (Nuseyri), Maruni Katolik, Rum Ortodoks, Rum Katolik, Ermeni Ortodoks, Ermeni Katolik, Süryani Katolik, Süryani Ortodoks, Roman Katolik, Keldani, Asuri, Kıpti, Protestan

Önemli Siyasi Partiler: Gelecek Hareketi (Sünni), Hizbullah (Şii), Özgür Yurtsever Hareket (Maruni), Lübnan Kuvvetleri (Maruni), İlerici Sosyalist Parti (Dürzi), Emel Hareketi (Şii), Taşnak (Ermeni), Hınçak (Ermeni), Ramgavar (Ermeni), Lübnan Demokratik Partisi (Dürzi), Kataib (Maruni)

Birçok dinsel ve etnik grubun bir arada yaşadığı Lübnan’da siyasal yapı, ülkenin kurucu belgesi olarak tanımlanan ve 1943 tarihli Ulusal Pakt’a göre siyasal görevlerin mezhepler arasında nüfuslarıyla orantılı olarak paylaştırılması esasına göre oluşturulmuştu. Bu haliyle Batılı modelde –sınıfsal, sosyal ve ekonomik- bir demokrasiden ziyade yönetimin dinsel ve etnik gruplar arasında paylaştırılması söz konusudur ve buna da demokrasi (!) denilmektedir.

Ulusal Pakt ile Cumhurbaşkanının Hıristiyan Maruni, Meclis Başkanının Şii, Başbakanın Sünni olması ve Parlamento üyelerinin Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasında 6/5 oranında paylaşılması kararlaştırılmıştı.

Lübnan iç savaşının (1975-1990) önemli nedenlerinden biri olarak görülen bu dengesiz siyasi yapı, 1989 yılında imzalanan Taif Anlaşmasıyla kısmen değiştirilmiştir. Söz konusu Anlaşmayla, Hıristiyan toplumundan seçilen Cumhurbaşkanının yetkileri kısıtlanmış, Meclis’te Hıristiyan ve Müslüman milletvekillerinin sayıları eşitlenmiş ve kendi içlerinde mezhep temelinde bölüştürülmüştür. Ancak, dinsel gruplar arasındaki siyasi güç mücadelesi halen devam etmektedir ve bitecek gibi de görünmemektedir.

Lübnan’daki rejim “Parlamenter Demokratik Cumhuriyet” olup, kuvvetler ayrılığı ilkesine dayanmaktadır. Ancak, sistem siyasi parti/ideoloji değil, din/etnik grup temelinde kurulduğundan, uygulamada önemli kararlar ancak dinsel ya da etnik kimliklerin uzlaşması ile alınabilmektedir. Aşamalı olarak, dinsel/mezhepsel temele dayanmayan bir yapıya gidilmesi Taif Anlaşması sonrasında Anayasaya eklenmiş bir hedef olsa da, bugüne kadar bu yönde herhangi bir çalışma yapılamamıştır. Üstelik yapılabilme ihtimali de ufukta görünmemektedir. Siyasal yapıdaki etnik, dinsel ve mezhepsel parçalanma sıklıkla siyasal krizlere yol açmakta ve bu, ekonomik krizi de beraberinde getirmektedir. Diğer taraftan kimlikler üzerinden yapılan siyaset, kimliklerin birbirlerine düşmanlığa da yol açmaktadır. Bu da ulusal bir kimlik yaratmanın önündeki engellerin en önemlilerinden biridir. Türkiye’nin buradan çıkaracağı dersler olduğunu hatırlatmak isterim.
İlk yayın: https://www.egemeclisi.com/2023-hazirliklari-ve-ortak-kimlik-yaratma-ihtiyaci-makale,6323.html

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum