Lavrov’un Orta Asya Hamlesi: Rusya Bu Bölgeyi Hâlâ Tutabilir mi?
Göktuğ Çalışkan
17 Nisan’da Moskova’da dikkat çekici bir toplantı gerçekleşti. Lavrov, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan dışişleri bakanlarını aynı masaya topladı. “Rusya + Orta Asya” formatı olarak tanımlanan bu buluşmada gündem resmi olarak güvenlik işbirliği, ekonomik bütünleşme ve Ekim 2025’te Duşanbe’deki zirvede alınan kararların hayata geçirilmesiydi.
Toplantı bildirisi standart bir diplomasi metni görünümünde olsa da, içinde bulunduğu konjonktür onu sıradan bir buluşma olmaktan çıkarıyor. Rusya’nın Ukrayna’da harcadığı kapasite, İran savaşının bölge üzerindeki baskısı ve Türk cumhuriyetlerinin her geçen yıl büyüyen hareket alanı bir arada okunduğunda, bu toplantı “Rusya Orta Asya’yı hâlâ tutabilir mi?” sorusunu yeniden masaya taşıyor.
Bu soruyu sormak birkaç yıl öncesine kadar gereksiz görünürdü. Sovyet kurumsal mirasının bölgede bıraktığı derin izler, ortak dil ve askerî bağlar, KGAÖ ve BDT çerçevesi, Rusya’nın bölge üzerindeki etkisini yapısal olarak güvence altına alıyordu. Ancak 2022 sonrasında değişen konjonktür bu yapıyı farklı bir sınava soktu.
Ukrayna savaşı Rusya’nın askeri ve ekonomik kapasitesini içe çekti. Batı yaptırımları, Moskova’nın bölgeye sunabileceği ekonomik cazibeyi daralttı ve Çin’in Kuşak ve Yol yatırımları ise sessiz ama kararlı bir nüfuz derinleşmesini hızlandırdı. Lavrov’un masası bu dönüşümün bir parçası olarak değerlendirilmeli.
Moskova’nın bölgedeki varlığını tamamen tartışmaya açmak mevcut gerçeklikle çelişir. Rusya hâlâ bölgenin en önemli güvenlik sağlayıcılarından biri konumunda. Tacikistan’daki 201. Üs, Afganistan sınırına yakın bölgede somut bir caydırıcılık işlevi görüyor. KGAÖ çerçevesinde yürütülen ortak tatbikatlar, askeri eğitim ağları ve indirimli silah tedarikleri, Moskova’nın güvenlik mimarisindeki merkezi konumunu koruyor. Ocak 2022’de Kazakistan’da yaşanan iç kargaşaya verilen KGAÖ tepkisi, Rusya’nın bu çatıyı gerektiğinde harekete geçirebildiğini de fiilen göstermiştir.
Ekonomik bağlar da bir anda kopacak türden değil. Orta Asya’dan Rusya’ya giden işçi göçü devam ediyor ve bu ülkelerin döviz gelirlerinin önemli bir bölümü hâlâ Moskova’dan geliyor. Avrasya Ekonomik Birliği üyeliği Kazakistan ve Kırgızistan için ticaret ve gümrük alanında somut avantajlar sunuyor.
Tüm bu başlıklar bir araya geldiğinde Rusya’nın bölgedeki varlığının köklü ve çok katmanlı bir yapıya dayandığını görürüz. Lavrov’un 17 Nisan’da Duşanbe kararlarının uygulamasını takip eden “altı çalışma grubu” mekanizmasından söz etmesi de bu yapının aktif tutulmaya çalışıldığını gösteriyor.
Değişen Denklem: Çin, Türkiye ve Kendi Sesi Güçlenen Cumhuriyetler
Bununla birlikte, masanın diğer tarafında da çok şey değişti. Çin’in Orta Asya’daki ekonomik varlığı artık Rusya’nınkiyle doğrudan rekabet edecek bir büyüklüğe ulaştı. Kuşak-Yol altyapı yatırımları, dijital ekonomi projeleri ve enerji anlaşmaları üzerinden Pekin, bölgeyle ekonomik bütünleşmesini her yıl derinleştiriyor. Çin’in 2030’lara doğru bölgedeki en baskın ekonomik güç konumuna geçeceği öngörülmekte. Bu öngörü doğrulanırsa, Rusya’nın ekonomik nüfuzunun güvenlik alanındaki ağırlığını sürdürebilmesi giderek zorlaşacak.
Türkiye ise bölgeye farklı bir eksen üzerinden nüfuz ediyor. TDT çatısı, Orta Koridor projesi, kültürel diplomasi ve savunma sanayii işbirlikleri üzerinden Türk cumhuriyetleriyle kurulan ilişki kimlik, kurumsal ağ ve ekonomi üçgeninde yoğunlaşıyor. Türkiye, Rusya veya Çin’le doğrudan bir güç rekabetine girmiyor.
Bunun yerine mevcut güvenlik hiyerarşisini zorlamamak kaydıyla kendi hareket alanını genişletiyor. Bu yaklaşım onu aslında bölge ülkelerinin gözünde hem kabul edilebilir hem de önemli bir ortak yapıyor. Kazakistan’ın Lavrov’la görüştüğü aynı hafta Tokayev’in Antalya’ya gitmesi bu denklemi özetliyor.
Orta Asya cumhuriyetlerinin kendi seslerinin güçlendiğini de bu denklemde mutlaka görmeliyiz. Kazakistan’ın “çok vektörlü dış politika” olarak tanımladığı yaklaşım, Özbekistan’ın bölgesel liderlik iddiası, Türkmenistan’ın kalıcı tarafsızlık politikası; bunların hepsi bu ülkelerin artık Moskova’nın kurguladığı çerçeve içinde değil, kendi stratejik vizyonlarına göre hareket ettiğinin göstergesi. Bu vizyonun merkezinde Rusya düşmanlığı yok, stratejik özerklik var. Bölge büyük güç rekabetini bir tehdit yerine kendi kalkınma ve güvenlik gündemleri için araçsal biçimde yönetilmesi gereken bir ortam olarak okuyor.
Rusya’nın Önündeki Yapısal Sorun
Rusya’nın bu bölgedeki temel açmazını şöyle ifade edebiliriz. Güvenlik sağlayıcısı olarak varlığını korumak istiyor, ancak bunun için gereken kapasite ve dikkat Ukrayna’ya akıyor. Ekonomik cazibesini canlı tutmak istiyor, ancak Batı yaptırımlarının yarattığı kısıtlamalar ve Çin’in artan rekabeti bu alanı daraltıyor. Kurumsal çerçevelerini işlevsel tutmak istiyor, ancak üye ülkeler bu çerçeveleri yükümlülük yerine bir seçenek olarak kullanıyor. Bu üç açmazın bir arada işlemesi, Rusya’nın bölgede “vazgeçilmez aktör” konumunu sürdürmesini yapısal olarak zorlaştırıyor.
Lavrov’un 17 Nisan toplantısında “Orta Doğu’daki tansiyonun bölge üzerindeki etkilerini” de ele aldıklarını açıklaması ayrı bir boyut ekliyor. İran savaşı enerji fiyatlarını, ticaret güzergâhlarını ve bölgesel güvenlik algısını doğrudan etkiliyor. Bu etki Orta Asya’da da hissediliyor.
Ama dikkat çekici olan, bölge ülkelerinin bu süreçte Rusya’nın yönlendirmesiyle değil de kendi değerlendirmeleriyle hareket etmesi. Özbekistan İran’la insani bağları sürdürürken Kazakistan enerji güzergâhlarını çeşitlendiriyor. Rusya bu süreci yönetmiyor; en iyi ihtimalle izliyor.
“Rusya Orta Asya’yı hâlâ tutabilir mi?” sorusunun yanıtı, büyük ihtimalle yanlış bir sorudan kaynaklanıyor. Tutmak hâkimiyet kurmayı ima ediyor. Ama Orta Asya’nın bugünkü siyasi tablosunda hiçbir dış aktör bölgeyi “tutmuyor”; her biri farklı alanlarda farklı kaldıraçlarla nüfuz üretiyor. Rusya, güvenlik; Çin, ekonomi; Türkiye ise kimlik ve kurumsal bağlar üzerinden kendi alanını işliyor. Bölge ülkeleri bu üçlüyü birbirlerinin alternatifi olarak değil birbirini dengeleyen araçlar olarak kullanıyor.
Bu çerçeveden bakıldığında, Rusya’nın Orta Asya’daki rolünün giderek dönüştüğünü söyleyebiliriz. Baskın güç olmaktan vazgeçilmez ortaklardan biri olmaya doğru evrilen bu süreç, Moskova için bir uyum zorunluluğu olarak okunabilir. Lavrov’un masası da bu uyumun bir parçası.
Bölge ülkelerini çerçeve içinde tutmak yerine çerçeveyi bölge ülkelerinin tercihlerine göre yeniden biçimlendirmeye çalışıyor gibi görünüyor. Bu stratejinin işe yarayıp yaramayacağını, önümüzdeki yıllarda Duşanbe kararlarının ne kadarının hayata geçtiğini net biçimde gösterecek.
Yorumlar
Kalan Karakter: