YAZMAK, EDEBÎ ESER VE “YAZAR" OLMAK!
Yazdıklarıyla ve arkalarında bıraktıkları eserlerle artık edebiyatımızın en kıymetli isimleri içinde yer alan Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Kemal Tahir, Nihal Atsız, Sabahattin Ali, Samiha Ayverdi, Sait Faik Abasıyanık, İsmet Kür, Tarık Buğra, Yaşar Kemal, Alev Alatlı, Attila İlhan, Emine Işınsu, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Abdurrahim Karakoç, Oğuz Atay, Ayşe Kulin, Sevinç Çokum, Mustafa Kutlu, Pınar Kür, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Sezai Karakoç ve adları yüzlerle sayılabilecek yazarımız ve şairimiz, hiç de öyle kolay yoldan yazar ve şair olmadılar. Kimi, eserinin basılması için gittiği yayınevinden geri döndü; kimine biraz daha ustalaş öyle gel denildi; kimisi daktilosunda yazdığı sayfaları beğenmedi, yırttı. Yeniden yazdı, yine beğenmedi ve yine yırttı. Bazıları da elindeki nüshayı bağrına bastırıp Beyazıt’taki Küllük kahvehanesine sığındı. Tanpınar, Köprülü, Beyatlı, Enis Behiç ve Orhan Kemal ise Nuruosmaniye’deki İkbal kahvehanesini evleri gibi gördüler. Orada günlerini, aylarını geçirdiler geceyi gündüze, gündüzü geceye katarak. Yazdılar ve okudular. Yazdıkları üzerinde dostları ve arkadaşlarıyla hasbihal ettiler; birbirlerini tenkit ettiler. Yahya Kemal, Rindlerin Ölümü şiirinde “serviler” kelimesine en uygun sıfatı bulmak için yıllarca bekledi; önce “karanlık serviler” demişti; bu ona yeterli gelmedi, daha isabetli daha etkili bir sıfat bulmalıydı, bekledi. Aradığı kelime yıllar sonra geldi: Serin. “Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde / Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter. / Ve serin serviler altında kalan kabriyle / Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.” Onun servi kelimesinin sıfatı olarak “serin” kelimesini arayıp bulması, tam anlamıyla bir mücevher işçiliğine benzer. En değerli taşı, cümleye yerleştirmek, en etkili kelimeyi bulmak! Okuyanın neredeyse “serin serviler” altında yatası gelir böyle bir sıfat tamlamasını idrak edişinden sonra!
Evet, yazmak bir çiledir ve sabır işidir. Günümüzde teknoloji artık bir camın/ekranın ardından bütün dünyayı getirmektedir insanın önüne. Sabretmeye ve çile çekmeye lüzum kalmamıştır. İstediğiniz her bilgi, her görüntü anında karşınızda. Ama bu “hemen” gelen bilgiler, insanı düşünceden, düşünme ve anlama eyleminden ve de tahlil/yorumlama ameliyesinden uzaklaştırmaktadır. Okumaktan yani kitaptan uzaklaşmak, insan beynindeki nöronlar arası bilgi akımının yavaşlamasına ve beynimizdeki milyonlarca nöronun âtıl kalmasına sebep olmaktadır. Yazma ve okuma nöronlarına yeterince söz yerleşmediğinde ise yazılanlar sığ, tekrar ve taklit olmaktadır. İşte edebî eserin en büyük düşmanı budur: Tekrar ve taklit etmek.
Son on yıldır gözlemlediğim olgu, eline kalem alıp birkaç sayfa yazan bir adam veya kadının kendini “yazar” olarak ilan etmesi veya kendisini “yazar” görmesidir. Bir insanın kendisini yazar görmesi veya yazar ilan etmesiyle yazar olunamaz. Bu, yazma ve düşünme eyleminin tabiatına aykırıdır. Yazdıklarınız bir süzgeçten geçmeli, dostlarınız, editörleriniz yazınız için size bildirimde bulunmalıdır. Ve “Akşam yazdım, sabah yayımladım” mantığı en büyük tehlikedir. Yazı, tabiri caizse dinlenmeli, beklemeli, tekrar tekrar okunmalı ve düşünce-duygu akışı kontrol edilmelidir. Elbette bir Yahya Kemal olun diyemem; o yıllarca bekledi. Yazar olmaya hevesleneneler, hiç olmazsa birkaç ay, birkaç yıl bekleyebilir!
Bütün bunlar olmuyor ve bir yayın eviyle anlaşıyorsanız, veyahut da bir matbaada hiçbir eleştiri ve incelemeden geçmeyen yazıları, hikayeleri, şiirleri bastırıyorsanız ve kendinize göre bir şair, bir romancı, bir hikayeci oluyorsanız kusura bakılmasın bu kalıcı bir hüküm ve kalıcı bir yazarlık değildir. Uçup gidecektir. Yıllar önce okuduğum bir yazıda böyle çalakalem ve değeri kendinden menkul metinlere “sabun köpüğü” kavramıyla yaklaşılıyordu. Hakikaten, bu metinler sahibi tarafından şişiriliyor ama sürekli olamıyor ve sabun köpüğü gibi sönüp gidiyor. Bugün artık iyi kötü herkesin elinde bir bilgisayarı var; o da yoksa telefonu var. Özeniyor, aklına bir şey geliyor ve yazıyor. Yazdıklarını beğeniyor, hoşuna gidiyor. Hevesleniyor, yazar oldum sanıyor. Yazılan ve yayımlanan eser üzerinde, edebiyat çevrelerinden, hiç olmazsa da sosyal ve kültürel çevrelerden bir değerlendirme, bir tahlil yazısı olmadığı müddetçe, yazdıklarınıza ancak kendiniz inanırsınız. Kendini “yazar” olarak görüp kitap yayımlayanların çalışmalarına bakıyorum: İç kapakta ne bir editör incelemesi ne yayınevinin bir takdim yazısı…Hiçbir bilgi yok. Bu yazar, Türk Edebiyatındaki klasik eserlerden hangilerini okumuştur? Söz gelişi, Peyami Safa'nın Yalnızız romanını sonuna kadar bitirebilmiş midir? Nihal Atsız'ı okuyup Türk tarihi hakkında bilmediklerini öğrenmek için ansiklopedi sayfası karıştırmış mıdır? Emine Işınsu’nun, romanlarını yazabilmek için yüzlerce binlerce sayfa tarih okuduğunu bilmekte midir? Tarık Buğra’nın beğenmeyip yırttığı sayfalardan haberdar mıdır? Yahut da yazdıkları yasaklanan bir yazarın, okuyucusundan ayrılmanın acısını bir evlat kaybının acısı kadar hissetmiş olduğundan haberi var mıdır?
O halde, kendinizi kalıcı bir “yazar” olarak görmek istiyorsanız ve bir “edebî eser” vermek istiyorsanız, önce uzun bir okuma süreci geçirmelisiniz. Türk Edebiyatının ve Dünya Edebiyatının en mühim eserlerini dikkatle ve sabırla okumalısınız. Charles Dickens’dan, Steinbeck’e, Kafka’ya, Tolstoy’a; Balzac’dan Shakespeare’e Flaubert’e, Camu ve Zola’ya kadar; G. Orwell’den Gogol’a, Istrati ve Auster’e kadar heybeleriniz dolmalı dünya edebiyatı ile. Ve Mesnevi ile başlayıp Nedim, Baki, Fuzuli ile beslenmeli, Namık Kemal, Ziya Gökalp ile doymalı ve sürekli okumaya açlık duymalı ve dahi Türkçenin en güzel örnekleriyle donanmalısınız.
Sonrasında yazınız, yazınız ve yazdıklarınızı okuyunuz. İllaki bir dosta, arkadaşa, münekkit nazarlı bir yakınınıza gösteriniz yazdıklarınızı. Sonra “yazarlık” gelir mi bunu sizin sebatınız ve sürekli olarak kendinizi yenileme süreciniz belirleyecektir.
Not: Görsel resmi için kaynak:
https://oggito.com/icerikler/bir-amac-ugruna-yazmak/68298
Yorumlar
Kalan Karakter: