Mustafa ÖZÇELİK

Mustafa ÖZÇELİK


BİR TAVIR İNSANI OLARAK NECİP FAZIL

26 Mayıs 2020 - 16:03 - Güncelleme: 26 Mayıs 2020 - 16:07

BİR TAVIR İNSANI OLARAK NECİP FAZIL

 

Hepimiz Necip Fazıl’a en yaygın hitap şekliyle “üstad” diyoruz. Üstad kelimesi için sözlüğe baktığımızda şunları görürüz: “ Öğretici, hoca, bir ilim ve sanatta üstün olan, söz sahibi olan kimse”

Necip Fazıl’dan söz etmeye belki de bu noktadan başlamak gerekiyor. Üstad, elbette ve hiç tartışmasız büyük ve önemli bir şairdir. Cumhuriyet devri Türk şiirinin yüz akıdır. “Şairler sultanı” olarak bu özelliğinin tescil edildiğini hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla o, şiirin üstadıdır. Ama o aynı zamanda hikâyecidir, romancıdır, makale ve fıkra yazarıdır, gazetecidir. Tiyatro türünde eserleri vardır. Tarihî ve dinî muhtevalı eserler yazmış, kısacası edebiyatın her türünde eserler vermiştir. Demek ki o, bu alanların da üstadıdır. 

Onun bütün bu eserlerine bakıldığında bunların çok sağlam bir fikir temeline dayalı olduğu görülür. Bunu dikkate aldığımızda ise onun için aynı zamanda bir fikir adamı, bir mütefekkir sıfatlarını da kullanmamız gerektiği ortaya çıkar. Ama onun düşünmekle ve yazmakla kalmayıp inandığı davanın toplumda kök salması için yaptığı mücadele de dikkate alınırsa bu defa bir aksiyoner, bir mücadele adamı olarak da nitelememiz gerekir Demek ki, Necip Fazıl,  bu alanlarda da üstaddır. Dolayısıyla biz onu biz onu hem sanatkar, hem mütefekkir hem de aksiyon insanı olarak sahasında benzeri çok az görülen birisi olarak ele almak durumundayız.

Böylesi insanlara sıkça rastlamak mümkün değildir. Kendisinden önce bu anlamda bir Mehmet Âkif vardır. Üstad ise, pek çok farklı özelliğiyle Cumhuriyet devrinin müstesna bir şahsiyetidir. 1923 sonrası biçimlenen resmi tutum ve anlayışlar, kabul edelim ki İslâm, doğu, batı, medeniyet, kültür konularında bin yıllık bir geleneğe büyük ölçüde muhalif bir tercihin ürünüydü. Bunun tartışması ayrı bir konudur. Fakat şunu görmemiz gerekir ki, toplum olarak bu değişim neticesinde yeni bir iklime uyandığımız bir gerçektir. Bu gerçek, geçmişin yok sayılması, geçmişten kopuk ve batılı değerlerle şekillenen bir toplum kurma çabasıdır.

Bu geçiş elbette büyük sancılar doğuracaktı. Nitekim de öyle oldu. Bir kriz devri başladı ve aydınlar katında derin bir bunalım yılları başladı. Yeni değerlerin benimsetilmesi adına özgürlüklerin de kısıtlandığını bilmekteyiz. İşte üstad böylesi bir ortamda, herkesin sustuğu, ya da varlığını idame adına yeni anlayışa taraftar olduğu bir devirde olup bitenleri kendi değerlerimiz, kültürümüz, medeniyetimiz adına sorgulayan bir ses olarak çıktı. Böyle yapmak ancak kahramanlara mahsus bir tavırdı ve bunu o gösterdi. Ölümüne kadar da bu mücadelesinden hiç yılmadı. Eserlerini bu anlayış doğrultusunda yazdı.

Öncelikle onun bu hakkının teslimi gerekiyor. Zira bu gün, bu ülkenin yerli bir aydınlar topluluğu varsa, kendi din ve medeniyetimizi doğru anlamada ve yaşamada önemli bir mesafe alınmışsa bunu -bu mücadeleye katkıda buluna diğer isimlerin de hakkını teslim etmek kaydıyla- öncelikle üstada borçluyuz. Bugün sahip olduğumuz dinî, siyasî, kültürel şuur onun eseridir. O bu anlamda bir öncü olmuştur. Bir mektep olmuştur.

Bu mektebin talebeleri ise sadece aydınlar, sanatkârlar olmamıştır. Burada onun için vurgulanması gereken ikinci bir özelliğine geçiyoruz. O da Necip Fazıl’ın fildişi kulesinde kalmayıp halka yönelmesi-inmesi demiyorum-dir. O, şehir şehir, kasaba kasaba dolaşarak toplantı salonlarında halka hitap ederek, aynı gerçekleri onlara da duyurmuş, onların da aynı gerçekleri anlaması için gayret göstermiştir. Halkla öylesine bir gönül bağı kurmuştur ki, Yunus Emre’den sonra halk sadece Necip Fazıl’ı böylesine içten olarak bağrına basmıştır. Sanatkârın, mütefekkirin böylesine halkla buluşup bütünleşmesi toplumların tarihinde çok ender rastlanan olaylardandır. Ve Necip Fazıl’dan sonra yeni bir örneği de henüz görülmemiştir. Çünkü, halk, onda özlemle beklediği sesi bulmuş, onu kendi duygu ve düşüncelerinin sözcüsü kabul etmiş, en önemlisi de onun samimiyetine inanmıştır.

Necip Fazıl’ın konuşmalarıyla, konferanslarıyla halka; şiiri, romanı, fikri eserleriyle aydınlara, okumuşlara kendilerini bulmalarında, öz benliklerine dönmelerinde, toplumun tarihî misyonuna yeniden kavuşmasında yaptıkları kabul edelim ki, o günleri bizzat yaşayanların da yakinen bildikleri gibi destansı bir çabadır.

Meselenin başka bir boyutu da şudur: Üstadın anlaşılması meselesi… Çünkü bizim toplum olarak böylesi büyükleri uzaktan sevmek gibi bir huyumuz var. Onlara bir tür dokunulmazlık zırhı giydiriyoruz. Okumak, anlamak ve gereğini yapmak yerine bir biblo gibi değer vermek istiyoruz. Böyle yapmanın ise ne onlara ne de bize bir faydasının olmadığı aşikârdır.

Üstadın vefatından sonra ülkemizde çok enteresan gelişmeler oldu. Dünya ölçekli kimi hadiselerin de etkisiyle yeniden bir kriz dönemine girdik. Bu sadece bir ekonomik kriz değildir. Bir kültür krizidir, iman ve ahlâk krizidir. Medeniyet krizidir. Değerler yeniden alt üst olmuştur. Halimizden memnun değiliz. Hepimiz menfi manada hızla değişiyoruz/dönüşüyoruz.  Bu değişimin bizi iyi bir yere götürmeyeceğini de aslında biliyor olmakla mutsuzluğumuz daha da artıyor.

İşte büyük adamların önemi buradadır. Onların sesi her çağ içindir. Her devir içindir. Nasıl, bunalım çağlarında onlar toplumları için bir ışık olmuşlarsa, onların her çağda da böyle bir misyonları vardır. Bütün mesele onları yeniden tanımak, onlarla yeniden tanışmak buluşmak, onları okumak ve en önemlisi de anlamak çabasıdır. Bu kaygıyı millet olarak duymak zorundayız.

Hayatı sadece ekonomik boyutuyla idrak edersek bu insanî bir tutum olmaz. İnsanız ve insan olmanın gerekliği öbür canlılarınkinden çok farklıdır. Bir gönül ve beyin taşıyoruz. Bedenimizin ihtiyaçları kadar ruhumuzun ve zihnimizin de ihtiyaçları vardır. Bunları edinmenin önce niyeti sonra gayreti içerisinde olmak durumundayız. O zaman biçim şifamız, ihtiyacımız olan Necip Fazıl’ı ve onun gibi isimleri okumak, kendimiz bu okunanlara göre yeniden tanımlamak, dünyaya, ülkemize, tarihe, tabiata, hayata ve ölüme bu gözle bakmak, anlamak ve anlamlandırmak gerekiyor. En önemlisi de günübirlik vatan kurtarma gayretlerinden vazgeçip bir iman, ahlâk, kültür ve medeniyet mücadelesine girmek  en önemli meselemiz olmalıdır.

Bu konularda bize yol gösterecek ışıklar bellidir. Onlardan birisi de Necip Fazıl’dır. Öyleyse onun mektebinde yeniden talebe olmak, önünde diz çökmek gerekiyor. İslâm anlayışımız, sanat ve edebiyat görüşümüz, siyasî duruşumuz, gazeteciliğimiz, dergiciliğimiz olarak kendimizi yeniden sorgulamak durumundayız. O, bu toplum için, dişiyle tırnağıyla, müthiş hafakanlarıyla, zonk zonk zonklayan beyniyle yeni bir dünya kurdu. Daha doğrusu, uzağına düştüğümüz/düşürüldüğümüz asıl dünyamıza yeniden girmemiz için sağlam bir kapı araladı. Kendi ifadesiyle “Surda bir gedik açtı.” O kapıdan, o gedikten bizi “Onun ümmetinden ol” diyerek içeriye davet etti. Büyük Doğu olarak isimlendirdiği davasıyla İslâm düşüncesinin bir hayat ve dünya görüşü olarak sunumunu yaptı. İslâm’ın doğru bir biçimde idrak edilmesi için vefatına kadar yazdı, konuştu. Şiirlerinin birinde ötelerin kokusunu almış bir hissiyatla şöyle diyordu:

Gideriz, nur yolu izde gideriz

Taş bağırda sular dizde gideriz

Bir gün akşam olur biz de gideriz

Kalır dudaklarda şarkımız bizim.

Onun bu şarkısının dudaklarda kalıp kalmadığı konusunda öteler âleminde içinin rahat olması lazım. Ona elbette Fatihalarımızı göndereceğiz, saygı ve minnetle anacağız. Ama daha da önemlisi, onun için yapılacak asıl anlamlı şey, bir kez daha vurgulayalım ki; onu okumak ve anlamak olacaktır.

Bu bir sorumluluktur. Onun vazifesini hakkıyla yapan biri olarak ve yine üstad sıfatıyla bir şiirinde:

Üstada kalırsa bu öksüz yapı

Onu sürdürmeyen çırak utansın

dediği hafızalarımızdadır. Demek ki önemli olan bizim yapacaklarımızdır. Bir çırak haysiyetine sahip olup olmadığımızdır. Bu konu üzerinde düşünmenin ve gereğini yapmanın onu anlamak konusunda önümüzde yeni imkânlar açacağı muhakkaktır.

          

Mustafa Özçelik

 

 

Bu yazı 1873 defa okunmuştur.