TAŞER’İN BÜYÜK TÜRKİYESİ-I
Dündar Taşer (1925-1972), Millî Birlik Komitesi Üyesi olup daha sonra aynı komite tarafından Fas’a sürülen emekli Binbaşı. 1940’larda gelişen sivil Türklük ve milliyetçilik anlayışının kurucularından, 1960 sonrası oluşan siyasî hareketin kültür şahsiyetlerinden biridir. Hakkındaki en güzel ve uzun yıllar geniş kitleleri etkileyen değerlendirmeyi rahmetli Prof. Dr. Erol Güngör yapmıştır.
Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik’ten
Orta boylu, kıvırcık kır saçlı, yüzü daima mütebessim, alnında kış ve yaz ter damlaları eksik olmayan, parlak ve canlı gözlerinde zekâ kıvılcımları tutuşan bir adam. Konuşurken gözleri yukarıya doğru çevriliyor, sanki orada kendisine fikirleri ve sözleri en güzel terkipler halinde veren gizli eller var. Bir âlimin dikkati ve titizliği ile bir sanatkârın zerafetini, bir velinin ıztırabını kendine saklayıp sevgi ve şefkati başkalarına sunan diğergâmlığını, bir Türk köylüsünün karşısındakini küçülten tevazu ve mahcubiyetini, bir Osmanlı paşasının vekar ve azametini şahsında toplayabilmek için mutlaka yukarılarda bir kaynaktan ilham alıyor olmalı; çünkü bu vasıfları bir araya getirmek her faniye nasip olacak gibi değil. Nadir olarak öfkelendiği zaman gözlerini yere eğiyor; belli ki sevginin yukarıdan, öfkenin aşağıdan geldiğini pek iyi anlıyor. Ailesinin küçük yaştaki fertleri dışında hiç kimseye küçük adıyla hitap ettiğini gören olmadı; yüzlerine karşı saygı gösterdiği insanların arkalarından da hep saygılı konuştu. Siyasî hasımlarından bir teki için bile tek kaba sıfat kullanmadı. İnsanlar hakkında hüküm verme yolunu seçmedi; onları tahlil etmeye çalıştı. Kendisine tuzak kurarak yurdundan dışarı çıkaran eski kader arkadaşlarını bile cenazesinin arkasından sürükleyen kuvvet, işte buydu!...

Fazileti kıskanan biri olsaydım, bu adamdan nefret etmem için her türlü sebep mevcuttu. İyi niyetim kusurlarıma galebe çaldı ve ben onu, bir insana duyulabilecek sevginin de ötesinde bir ihtirasla sevdim. Hayatta olduğu sürece ona olan yakınlığımı şiddetli bir dostluk gibi görüyordum; şimdi de bu dostluğun hatırası bana sonsuz bir gurur veriyor. Ama aradan zaman geçip de şahsî münasebetler bir hatıradan ibaret kalınca, aramızdaki şeyin bir dostluktan çok farklı olduğu yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Şimdi karşımdaki adam Gaziantepli Dündar Taşer değil, ben de onun bir dostundan ibaret değilim. Taşer, bizim milletimizin dün yaşadığı gerçeği, bugün de gördüğü büyük rüyayı temsil ediyordu. Bu yüzden onu dinlerken, onunla bir arada bulunurken kendimizi birdenbire büyümüş hissediyorduk; üzerimizde yüz yılın biriktirdiği pis ağırlıktan eser kalmıyor, kaybolan şahsiyetimize yeniden kavuşuyorduk. Taşer efsunlu konuşmasıyla, parlak muhakemesiyle, bütün tavır ve hareketleriyle bizim gözlerimizdeki perdeyi aralıyor, önümüze yeni bir dünya açıyordu. Bu dünya aslında gerçekti, ama biz körlüğe alıştırıldığımız için onu yine kapalı gözle görülen bir rüya sanıyorduk.
Partisiyle ilgili bir seyahatten dönüşü sırasında bize Erzurum köylülerinin söylediklerini anlatmıştı: “Beyler, siz bizim yoksulluğumuzu anlatıp duruyorsunuz. Aslında sizin bildiğinizden daha yoksul haldeyiz ama bütün bunlara katlanabiliriz; bizim yüreğimizi asıl yakan şey, devletimizin üç tane haydut talebe ile başa çıkamayacak kadar âciz kalışıdır.”
Şu sözler Türk halkının kafasında yüzyılların yerleştirdiği bir tavrı aksettiriyordu. Ve Erzurum’un yaşlı köylüleri herhalde ilk defa bu tavrı anlayan bir münevverle, bir siyaset adamı ile karşılaşmış bulunuyorlardı. İnsanın anlayışlı bir muhatap bulması ne büyük saadettir! Ama bu saadeti Taşer de en az onlar kadar duyuyordu; çünkü böylece kendi milleti hakkında ortaya attığı tezin bir defa daha ve pek veciz bir şekilde isbatlandığına şahit olmuştu. Ömrünü hep bu hakikati anlamak v e anlatmakla geçirdi: Türk milleti için en büyük, en önemli müessese devlettir. Bu yüzden milletimiz tarihimizin hiçbir devrinde devletsiz kalmadı, yoksa millet de kalmazdı. Türk tarihi her şeyden önce, devletin kutsallığı prensibine dayanır. BU zihniyet Osmanlı Türk’ünün dilinde şu düstûr halinde ifadesini bulmuştur: “Din ü devlet, mülk ü millet” İnsan işte bunlar için çalışır, bunlar için yaşar ve bunların uğruna ölür. Devletin milletten, vatandan ve dinden farkı yoktur; çünkü devlet gidince bunlar da gider. Saadetimizin anahtarı kuvvetli bir devlete kavuşmaktır, felâketimizin kaynağı ise başka hevesler uğrunda devletin kudretine zaaf getirişimizdir. Taşer sağ olsaydı, bu noktaya nasıl geldiğini şöyle anlatırdı:
Benim neslimden olanlar İmparatorluğumuzu haritada; yani kâğıt üzerinde gördüler. Devletimiz bize göre bir coğrafya parçasından ibaretti, ama bu büyük coğrafya bile kitap sahifesine çizildiği zaman âdeta avuç içi kadar ufak görünüyordu. Zaman idraki kendi çocukluk çağı, mekân idrâki de içinde yaşadığı kasaba hudutları içinde hudutları içinde kalmış genç bir insan elbette ki, dünyanın yarısını kucaklayan bir tarih vâkıasını kavrayamazdı. Biz dağılan devletimizde elde kalan toprakları da haritada gördük, ama bu harita aynı ebatta kâğıtlara çizildiği için en az imparatorluğumuz kadar yer kaplıyor, hattâ daha teferruatlı olması yüzünden bize daha büyük gibi geliyordu.
Yaşımız ve bilgimiz ilerledikçe önce coğrafyayı tanıdık. Cihan Harbi’ndeki bozgunda topraklarımızın elden gittiğini, bize sadece Anadolu yarımadasının kaldığını anladık. Ama öğretmenlerimiz bize hep yabancı milletlerin bizden ayrıldığını, bizim de kendi topraklarımıza çekildiğimizi söylüyorlardı. Biz bu tarih görüşü ile radyolarda her gün okunan Rumeli, Kırım, Yemen türküleri arasındaki tezadı da fark edecek halde değildik. Ailemiz ve yakınlarımız arasında Hicaz’da, Gazne’de, Balkanlar’da, hattâ Âzerbaycan’da savaşmış ihtiyarlar vardı; bunlar kaybettiğimiz topraklar için ağlar dururlardı. Öğretmenlerimize göre bunlar Arabın Acemin ülkesini korumak için boş yere kan dökmüşlerdi. Ama Kâbe’nin müdafaasında bulunan dedem Arap diye bir millet veya devlet tanımıyordu; o İngilizlere karşı devletimizin topraklarını korumak üzere savaştığına inanıyordu. Bilgisine saygı duyduğum öğretmenimizin ilkokul görmemiş dedemden cahil olduğunu anlamam için aradan uzun yıllar geçti. Bir gün İstanbul ve Edirne de elimizden çıksa, öğretmenimiz herhalde oraların zaten Bizans toprağı olduğunu, bizim yine vatanımıza çekildiğimizi söyleyeceklerdi. Bize vatanın iyi bir tarifini yapan olmadı, ama öyle anlaşılıyordu ki, vatan düşmanlarımızın bizden henüz almadıkları yerdi. Vilson’un teklif ettiği olan gerçekleşseydi Türk vatanı Konya vilayeti olacaktı. Acaba o zaman birisi çıkıp da bizim buraya Orta Asya’dan geldiğimizi, başkalarının yurdunda haksız yere bulunduğumuzu söylese ne yapacaktık? Rumeli gibi, Suriye ve Irak gibi Arabistan gibi, Mısır ve Kuzey Afrika gibi, Akdeniz adaları gibi, Balkanlar gibi, Budin ve Belgrad gibi Anadolu yarımadasını da sonradan almış değil miydik?
Bize verilen tarih bilgisine göre, milletimiz yüzlerce yıl Arap ve Acem’in manevî hükmü altında şahsiyetsiz bir hayat sürmüş, siyasî bakımdan da Osmanlı denilen zümrenin hâkimiyeti altında yaşamıştı. Dedelerimizden bize kalan şey bir paslı kılıçtan ibaretti; onların konuştukları dil, yazdıkları kitaplar, bütün sanat ve edebiyat eserleri, yaşadıkları sosyal hayat, kurdukları müesseseler hep Arap’ın ve Acem’in kültür ve medeniyetine ait şeylerdi ama sonunda Türk milleti bu hayata tahammül edememiş, Araplardan, Bulgaristan’dan, Yunanlılardan, Sırplardan, Arnavutlardan sonra Türkler de Osmanlı hâkimiyetine isyan ederek hem istiklallerini, hem de Avrupa’da kalan kendi öz kültür ve medeniyetlerine kavuşmuşlardı.
Eğer sizin kafanız da benimki gibi bu fikirlerle doldurulmuşsa, kendinizi küçük bir Balkan devletinin vatandaşları gibi görüyorsanız, dedelerimizin elde kılıç fütuhat yapmaktan ve başkalarının yurtlarını zaptetmekten başka bir iş yapmadığına inanıyorsanız, şu birkaç soru bile daldığımız gaflet uykusunu bozmaya yeter:
Batılılar niçin bize nefretle karışık bir saygı duyuyorlar? Doğu Avrupa, Kuzey Afrika ve Güneybatı Asya halkları niçin bize eski efendileri olarak bakıyorlar? Kuzey Afrika’yı bizden istiklâl heveslisi Berberîler mi geri aldı? Şimdiki Arap devletlerinin kurulması için dökülmüş bir damla Arap kanı var mıdır? Bulgaristan bizimle savaşarak mı istiklâl (!) kazandı? Yugoslav devletini bizden ayırmak için çırpınan Sırplar mı kurdu? Budin’i bizden Macarlar mı aldı? Suriye ve Irak’ta hangi milletler yaşıyordu k, bunlar birer devlet oldular? Arap ülkeleri ve Kuzey Afrika’da Türkler’e ait olmayan kaç eser gösterebilir misiniz? Bütün bu ülkelerin halkları imparatorluk içinde yaşarken mi daha mesut idiler, yoksa Avrupalılar ve Ruslar’ın elinde kukla birer devlet haline geldikleri zaman mı? Çin’e kadar elini kolunu sallayarak gezen bir Macar, şimdi kendi köyleri arasında pasaportsuz dolaşabiliyor mu? İmparatorluktan ayrıldıktan sonra bunlardan hangisi şerefli ve itibarlı bir devlet olabildi? Kendi haline bırakılsaydı, Osmanlı vatandaşlığını bırakarak Suriye, Ürdün veya Irak vatandaşı olmayı tercih edecek tek kişi bulunur muydu? Türk hâkimiyetinin sona erişinden yüz elli yıl sonra bir Yugoslav tarihçisine “İmparatorluğumuz yıkılmadan önce ne kadar mesud ve haysiyetliydik.” dedirten kudret nedir? “Bizi bıraktığınız için kabahat sizdedir.” Diyen Yunan askerî ataşesine bu sözü kim söyletiyor? Yunanistanla mübadele edilen Anadolu Rumları niçin “Gâvur ellerinde kaldık.” diye şikâyet ediyorlar? Gül Baba türbesi önünde milletinin kaderine ağlayan Macar tarihçisi; “Arap birliği sadece “Türkler zamanında vardı.” Diyen Lübnanlı tarihçi, Türklerle birlikte huzur ve bereket de gitti.” Diyen Yemenli, valilerini evliya mertebesine çıkaran Bağdadlı, “Türkler geliyor” diye evine Türk bayrağı çeken Suriyeli, hangi hasreti dile getiriyor?
Niçin dünyanın büyük hukukçuları arasında bir Hukuk Fakültesi profesörünün değil de, Ahmet Cevdet Paşa’nın adı geçiyor? Niçin Fransa Devlet Başkanı: “Siz Bâkî gibi şairler yetiştirmiş bir milletsiniz.” diyor? Niçin bir divan kâtibinin yazdığı müsveddede bir tek Türkçe hatâsına rastlanmadığı halde, bir üniversite profesörünün yazdığı makale anlaşılmıyor? Niçin dünküler önem verdikleri medrese ilmini mükemmel şekilde bildikleri halde, biz bugün önem verdiğimiz modern ilimde varlık gösteremiyoruz? Niçin artık ilim ve edebiyat yapacak bir dilimiz bile yok?
Atalarımız ülkeler fethedip yağmacılıkla uğraştılar ha! Siz bütün bu yüksek aklınız ve ileri bilginizle iki dönümlük bir yerden başka bir yere götürebilmek, üstelik yabancı topraklarda zafer kazanabilmek için nelerin gerektiğini bilir misiniz? Bir orduyu bir yerden başka bir yere götürebilmek, üstelik yabancı topraklarda zafer kazanabilmek için nelerin gerektiğini bilir misiniz? Bunun için her şeyden önce saat gibi işleyen bir idarî sistem lâzımdır; böyle bir sistem kuramayanlar sadece kendi ülkesinde birbirinin arazisini işgal etmekle, kendi vatandaşına zafer kazanmakla uğraşır. Yağmacılıkla altı yüz değil, altmış sene ayakta kalmış bir devlet gösterebilir misiniz? İdaremiz altındaki milletleri sömürdüğümüze dair en ufak bir örnek verebilir misiniz? Bizim Macaristan’a, aldığımız gelirden fazla masraf yaptığımızı sosyalist bir ülke olan Macaristan’ın tarihçileri ortaya koydular. Siz devletin bu masrafa niçin katlandığını da kolayca anlayamazsınız; bunu ancak dünya çapında dış politika yürüten bir devletin idarecileri bilirler.
Haçlı ordularını imhâ eden devletin küçük bir Karaman Beyliğine niçin harp açmadığını, Rum Kara Todori Paşanın azınlıkları şımartmak isteyen Avrupa diplomatlarına karşı devletin hükümranlığını niçin müdafaa ettiğini, Yavuz’un kendi öz kardeşlerini, Kanunî’nin kendi oğullarını niçin idam ettirdiğini, ordulara hükmeden paşaların iki satırlık bir ferman karşısında boyunlarını cellada niçin uzattıklarını, Romanya’da bir kalenin düşman eline geçmesi üzerine İstanbul’daki padişahın niçin felç olup öldüğünü, soylu bir ailenin kızıyla evlenen bir padişahın niçin öldürüldüğünü, krallara baş iğdiren insanların yoksul bir derviş karşısında bütün gurur ve azametlerini niçin terkettiklerini, deli denilen bir sultanın ekmek fiyatları artınca niçin geceleri uyuyamadığını hiç düşündünüz mü?
“Geçmiş şeyleri kurcalamakta ne fayda var?” diyeceksiniz. Hattâ aranızda “Eskiyi bırakalım da şimdiki hâlimize bakalım; bugün dünyanın sonuncu devletleri arasında geliyoruz. ” diyenler de bulunacaktır. Taşer o zaman size şu cevabı verir: İşte bugünkü hâle gelişimiz o eskiyi bırakmamızdandır. Eğer yukarıdaki sorulara ciddî bir şekilde cevap arayacak olursanız, karşınızda dünyaya hiç benzeri gelmemiş bir devlet görürsünüz. Bu devleti iyice bilmeden Türk milletini tanımaya, bugün içinde bulunduğumuz çıkmazları izah etmeye imkân yoktur. Üzerinde yaşadığımız Türkiye o devletin bir parçası, halkımız da o devletin sahibi olduğuna göre, bu ülkeyi ve halkı nasıl bileceğiz? Büyüklüğümüzün olduğu kadar küçüklüğümüzün de sebeplerini nasıl bulacağız?
Yorumlar
Kalan Karakter: