Prof. Dr. Mehmet DEMİRCİ

Prof. Dr. Mehmet DEMİRCİ

[email protected]

MANİSA'DA REGAİP KANDİLİ

21 Nisan 2015 - 15:59 - Güncelleme: 03 Şubat 2022 - 19:30

MANİSA’DA REGAİP KANDİLİ

Aslında bütün zamanlar değerlidir. Tasavvuf düşüncesinde “ibnü’l-vakt” diye bir tabir var. “Vaktin çocuğu” demek. Olgun insana düşen ibnü’l-vakt olmaktır, yani geçmişi veya geleceği değil, içinde bulunduğu ânı düşünmek, onu en iyi şekilde değerlendirmektir. Bütün “an”larını bu şuurla geçiren kimse zaten zamanının tamâmını iyi değerlendirmiş demektir.

Böylesi, üstün yaratılışlı kimselerin harcıdır. Onlar “Her geceyi Kadir, her gördüğünü Hızır bilme” anlayışına sahiptir. Büyük çoğunluk için, mânen silkelenip kendine gelmek üzere bazı fırsatlar vardır. Önemli dini günler insana yeni imkânlar sunar. Dua etmek, tövbe etmek, nefis muhasebesi yapmak ve böylece kendini yenilemek imkânı doğar.

Hayâtın dağdağa ve gürültüsü çok defa kendimizi unutturur, bitmek bilmeyen meşgaleler içinde kaybolup gideriz. Manevî yönümüzü, ruhumuzu, gönül dünyâmızı ihmal ederiz. Bu da gaflete yol açar. Gaflet Hakk’ı unutmaktır.

Bereket O bizi unutmaz, kendisine dönmek için imkân ve fırsatlar sunar. O’nun muradı olgunlaşmamız ve kendisine yaklaşmamızdır. Çok da cömerttir. Kendisine bir adım yaklaşana, on adım yaklaşır, yürüyerek O’na gidene, O koşarak gelir.

REGAİP 23 NİSAN

Bu tür fırsatların bolca sunulduğu dini günler vardır. Üç aylar bunlardandır. Recep, Şaban ve Ramazan ayları bereketli zaman dilimleridir. Bunların içinde Berat, Miraç ve Kadir geceleri yer alır.

Busene 23 Nisan perşembe Regāip gecesidir. Aynı günde dînî ve millî iki değerimizin birleşmesi ayrı bir sevinç vesîlesidir. 23 Nisan 1920 bir Cumaya rastlamıştı. O gün Hacı Bayram Camiinde okunan mevlit ve hatimler okunmuş, oradan çıkan alay Büyük Millet Meclisine gelmiş, yeni devletin temelleri duâlarla atılmıştı.

Regaip, rağbet edilen, arzulanan, istenen şey demektir. Buna Regaip gecesi değerli bir zaman dilimidir. Dualarla, tövbelerle, Kur’an ve namazlarla geçirilmesi bir gelenektir.

ESKİ MANİSA’DA REGAİP

Manisa için Regāib’in ayrı bir anlamı olduğunu Kemal Yurdakul Aren’den öğrendim. Kendisi uzun yıllar Turgutlu ve İzmir’de Türkçe öğretmenliği yaptı. Pek çok öğrenci yetiştirdi. Emekli olduktan sonra İstanbul’a yerleşti, 78 yaşında. Kolay okunan işlek bir kalemi vardır.

Çaybaşı’ndan Manisa’ya, adlı kitabında bizi 6o sene öncesinin Manisa’sında bir gezintiye götürür. Söyleşi tadında samimi üsluplu bir eser. Yazma sebebini şöyle dile getirir:

“Altmış sene öncesinin Manisa'sından görüntüler, sesler verebilmek. Sadece bu! Manisalıyım. Doğduğum, çocukluğumu ve lise çağlarımı geçirdiğim bu şehri seviyorum. Elbette "seni ben büyüttüm, ben besledim, bugünkü sende benden çok şeyler var" seslerini duymazdan gelemezdim. Tabii ki beni sütüyle emziren, besleyip büyüten Manisa oldu, şimdi bütün mesele bu gıdaların nev'ini, terkibini, gücüm elverdiği ölçüde sadâkatle tespit edip ortaya koyabilmek.” (Kubbealtı neşriyatı)

Şimdi sizi K. Y. Aren’in kitabından ilgili bölümle baş başa bırakıyorum.

“Regāip Kandili zâten Manisa'da her yerden çok daha farklı ve coşkun kutlanır. Çünkü Manisa'nın fethi, bu kandil ile efsânelerde birleştirilmiş. Şöyle:

Saruhan Bey, 1300'ün mayısında şehri kuşatır. Kuşatır; ama kale be­denleri çok sağlam ve yüksek. Ova tarafından hücumla fethi mümkün görülmüyor. Dağ tarafı zayıf, fakat oraya gazileri çıkarmak zor. Böylece dağ başlı başına bir kale olmuş.

İşte burada, Saruhan Bey şeytanın bile akıl edemeyeceği bir kurnazlık düşürür. Muhasaranın bilmem kaçıncı günü ovadaki bütün keçileri topla­tır. Binlerce keçi... Gece olunca boynuzlarına mum taktırır; bir yandan da davullar, kösler, tabular vurulur, hücum başlamış gibi, sanırsınız ki mah­şerden bir misal. Ova tarafında o keçilerle gürültüleri bırakır, kendisi gazi­lerle dağa sarar ve oradan sabaha karşı şehre girer. Manisa fethedilmiştir.

Halk arasındaki inanış az biraz farklı: Onlar, ova tarafından ellerinde mumlarla yeşil cübbeli, yeşil sarıklı erenlerin şehre girdiğine inanırlar.

REGAİP MUMU

İşte bu günün bir hâtırası olarak Regāip Kandili yaklaşırken Manisa çarşısında, mumlar sergileri süslemeye başlar. Bu mumlar askı mumudur. Elişi ve krepon kâğıtlarından süslemelerle yapılmış hakîkaten küçük birer sanat eseridir. Tek katlı, iki üç katlı olanları olduğu gibi gelin mumu denilenler ise çok daha büyük ve sanatkârâne yapılmışlardır. Kat, mumun ortasına takılan yuvarlak kartondur. Bunun ortası, kenarı envai çeşit süslerle donatılır. Her aile bu mumlardan çocuklarının sayısınca alır, evinin görünür bir yerine asar. Tam bir sene o mumun tespih çektiğine inanılır. Her çocuk kendi mumuna itina eder düşmesin, kırılmasın diye korur, gö­zetir. Regaip gecesi de yeni mum yerine asılır eskisi ise yatsı namazından sonra çınaraltına, mescidin önüne toplanan halkın coşkun eğlenceleri içinde yakılır; çocuk dibinden tutar, tükeninceye kadar bir yıldız gibi ışık saçar, durur. Bu bir şehrâyindir. Gelin namzedi kızlara husûsi gelin mumu alınır, bunun gelin kızın evine götürülmesi ayn bir merasimdir. Tabiî mu­mun yanına oğlan evi hâline durumuna göre hediyelikler koyar -takılar, elbiselik kumaşlar vs.- ve mutlaka Regaip Kandili için yapılmış susam hel­vası, akîde şekerinden kâselere konur, yine şekerden yapılmış kapakları kapatılır, başka çerezlerle tepsiler donatılır genç kızların söylediği ilâhilerle kız evine götürülür orada topluca oyunlarla şarkılarla eğlenilerek merasim tamamlanır.

Zavallı babacığım!.. Annemle nişanlılık dönemi içine Regaip Kandili girmiş; ama babam Manisa âdetini bilmediği için anneme mum gönder­memiş. Annem de hemen hemen her Regaip Kandili'nde "Sen bana bir mum bile göndermedin!" diye o hatâsını hatırlatır, babam da "Yahu ben Manisalı değilim; âdetlerinizi ne bileyim, söyleyen de olmadı, benim ne günâhım var?" derse de inandıramaz, bir dahaki Regaip Kandili'nde gene aynı acı siteme mâruz kalırdı. Annem de bu mevzuda çok acımasızdı.

Âdetler ne kadar önemli!...

Çocukluğumda hatırlıyorum, birkaç sene benim de mumum olmuştu. Tavana asılmış, gelip gidip, anneanneme "Hani tespih çekmiyor ya!" diye sorduğumu hatırlıyorum. Anneannem -ne cevap vermişti, bilemiyorum. Hatta bir defasında Akhisar'daki evimize de götürmüştük de konu komşu "Ayol bunun neresi mum? Askılık süs gibi bir şey!" diye merak etmişler, ucundan kağıdını kaldırıp ortadaki mumu göstererek inandırmıştık.

Şimdilerde bu âdet ne durumda bilemiyorum. Lise çağlarına geldiğim­de çarşılarda o mumları göremez olmuştum. Ya da vardı da ben dikkat etmemişimdir. Eğer târihe mâloldu ise yazık. Zîra târih bu tür repliklerle yaşanan günlere taşınır. O saçma, bu asılsız, bu anlamsız diye diye; gele­nekler, efsâneler, birer birer kayboluyor.

Halbuki insanlar yaşları ne olursa olsun masal isterler. Masalı masal olduğunu bile bile dinlemek isterler. Kahve fallarına, yıldız fallarına, burç­lara entel geçinenlerin onca merakı nedendir dersiniz? "Söyle söyle, yalan da olsa dinlemek hoşuma gidiyor" denilen duygunun kaynağıdır masallar. Acayiptir, burçlara inanır da mumun teşbih çektiğine inanmaz. Siz kendi kültürünüzün oluşturup yaşattığı masallarınızı şu veya bu sebeple bırakır­sanız, o boşluğa başkaları gelip yerleşir. Tabiat kânunu boşluk kabul et­mez. Çocuklar Tommiks, Teksas, Ret Kit okuyorlar, He-Menleri seyredi­yorlar, tahta kılıçlarını çekip "Karanlıkların gücü adına" "Yihhuuu1" diye saldırıyorlar. Sonra "bu satanistler de nereden çıktı?" diye birbirimizin yüzüne bakıp duruyoruz. "Karanlıkların gücünden" doğduğunu akıl ede­miyoruz.

Manisa'da da böyle olduğunu görüyorum ve çok da üzülüyorum.”

(Çaybaşı’ndan Manisa’ya, s. 42-45)