Reklam
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ

Prof. Dr. Ahmet SEVGİ

[email protected]

ALİ ŞÎR NEVÂYÎ, ARİF NİHAT ASYA VE MEHMET KAPLAN

22 Ocak 2026 - 08:59

 

ALİ ŞÎR NEVÂYÎ, ARİF NİHAT ASYA VE MEHMET KAPLAN

 

Prof. Dr. Ahmet SEVGİ

Yazarlık hayatımda kendime görev addettiğim konulardan biri de Türk diline ve Türk kültürüne olan hizmetlerinden dolayı milletimizi ayakta tutan sütunlar olarak gördüğüm şair ve yazarlarımızı hiç olmazsa doğum ve ölüm yıldönümlerinde anmak ve hayır dua ile yâd edilmelerine vesile olmaktır. 20 yıldan beri hep bunu yapmaya çalışıyorum.

Dün, Ocak ayında vefat eden kültür ve sanat adamlarımızın kimler olduğunu incelerken Ali Şîr Nevâyî (ö. 3 Ocak 1501), Arif Nihat Asya (ö. 5 Ocak 1975) ve Mehmet Kaplan (ö. 23 Ocak 1986) dikkatimi çekti. Aslında her birisi için ayrı bir tanıtma yazısı yazılması gereken bu millî değerlerimizi bari ay çıkmadan topluca analım istedim. 

 

Ali Şîr Nevâyî ve Kalem

Evliya yahut büyük zevat hakkında anlatılan menkıbeler tarihî bir vesika olmamakla beraber, bence toplumun o kişilere biçmiş olduğu değeri göstermesi bakımından önemlidir. Meseleyi böyle çerçeveledikten sonra Ali Şîr Nevâyî hakkında anlatılan bir rivayeti aktarmak istiyorum:

“Rivayete göre Ali Şîr Nevâî (1441-1501) ile Sultan Baykara (1430-1505) çocukluklarında sınıf arkadaşıymışlar. Hocaları bir gün onlara “kılıç” ve “baş” resmi çizip vermiş ve yorumlamalarını istemiş. Ali Şîr Nevâî, “akıl” ve “bilgelik”e dair bir gazel yazıp getirmiş. Hüseyin Baykara ise “kılıç” ve “savaş” hakkında bir methiye yazmış… Yorumları inceleyen hoca, gökyüzüne bakarak “güneş”i Ali Şîr’e, “kara bulut”u da Hüseyin Baykara’ya gösterip Ali Şîr Nevâî’ye “âferin”, Hüseyin Baykara’ya da “heyhât” demiş” (Bkz. Selma Ergin: Ali Şîr Nevâyî Etrafında Teşekkül Etmiş Özbek ve Türkmen Rivayetleri; Yayımlanmamış Doktora Tezi, T. Üniversitesi SBE, Edirne 2003, s. 101-102.)

Rivayetten de anlaşılacağı üzere “kalem” ve “kılıç” söz konusu olduğu zaman Ali Şîr Nevâyî hep kalem tarafında yer almıştır. “Edebiyat bayrağını burçlara dikerek Türkleri tek millet yaptım” mealindeki şu beyti onun hayatını özetler nitelikte:

“Türk nazmıda çü min tartıp ‘alem,

 Eyledim ol memleketni yek-kalem.”

 

Arif Nihat Asya ve Buğday

Arif Nihat Asya denildi mi elbette aklımıza ilk gelen “Bayarak” şiiri olacaktır:

“Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,

Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,

Işık ışık, dalga dalga bayrağım!

Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.” 

mısralarını unutmak mümkün mü?

Ancak onun bir sözü var ki benim için çok daha anlamlı. Hacı Bektaş kapısında Yunus’a “Himmet mi, buğday mı?” denildiğinde önce “buğday”ı tercih eden, hemen sonra hatasını fark ederek “himmet”e talip olan Yunus için Arif Nihat Asya şöyle der:

 Sen, “Nettim ben? diyerek koşa koşa himmete dönmesini bilmişsin. Bizse, hâlâ buğday kaygısındayız.”

Sosyal hayatımızı bundan daha güzel özetleyen söz olur mu?

 

Mehmet Kaplan ve Sosyal Meseleler

Türk üniversitelerinde genellikle şöyle bir anlayış vardır:“Üniversiteye giren bir genç “yüksek lisans”, “doktora”, “doçentlik” ve “profesörlük” çalışmaları yapar, derse girer, uzmanlık alanının dışına çıkmamak kaydıyla ara sıra bilimsel dergilerde yazı yazar. Bu çerçevenin dışına çıkmak, mesela bir gazetede siyasi ve sosyal konularda yazı yazmak üniversite hocalığıyla bağdaşmaz…” Bu anlayış üniversitelerimizde dün de vardı bugün de var. Prof. Dr. Mehmet Kaplan (1915 - 23 Ocak 1986) bu kısır döngünün dışına çıkabilmiş ender ilim adamlarımızdan biriydi.

Gençliğimizde, onun bilhassa “Türk Edebiyatı” ve “Hisar” dergilerindeki yazılarını okumak için söz konusu dergilerin yeni sayılarının çıkmasını dört gözle beklerdik. 

M. Kaplan’ın yazılarını okurken altını çizdiğim sözlerinden biri de şudur:“İhtisaslaşma insanlara teferruat bakımından doğru bilgiler verse de görüş darlığı yaratır.” Gerçekten de dış dünyadan habersiz, sadece uzmanlık alanı ile meşgul olan; sınıf, kütüphane ve laboratuvar üçgeni dışına çıkmayan/çıkamayan ilim adamlarında, farklılıklara tahammül, hadiselere değişik açılardan bakabilme, daha hoşgörülü olma gibi geniş ufuk isteyen meziyetleri pek göremiyoruz.

Alain’in “yazarak düşünme” metodunu Türkiye’de uygulayanların başında Mehmet Kaplan gelir. O, bu konuda şöyle der: “Eserlerini okuma saadetine ulaştığım Alain, bana bir sır öğretti: Yazarak düşünmek… Denemelerim esnasında da şahsen birçok fikirleri yazarken bulduğumu fark ettim. Yazmak, düşüncelerime vuzuh, çeki-düzen, eski bir deyimle vücut veriyordu. Bundan sonra benim için yazmak düşünce denemesi oldu”.

“Yazarak düşünmek”, zihin ve kalemin müşterek bir arayışıdır. Zihin yeni şeyler üretme peşinde, kalem de onları kaydetme çabasında... Üç gün beş gün değil, bir ömür boyu devam edecek olan böyle müşterek bir çabadan doğacak güzellikleri düşünebiliyor musunuz?

Ocak ayında öbür âleme göç eden bu her üç fikir ve sanat adamlarımızdan ben şahsen çok şey öğrendim ve öğrenmeye de devam ediyorum. Her üçünü de rahmetle anıyoruz. Mekânları cennet olsun…

 

 

 

 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum