Reklam
Reklam
Prof. Dr. Ayşe İLKER

Prof. Dr. Ayşe İLKER

[email protected]

ORHUN'UN KAYNAĞINDAN

06 Ocak 2026 - 16:14

ORHUN’UN KAYNAĞINDAN

Ayşe İlker

Yazma eylemi, beynin en sıra dışı işlerinden biri. Çünkü yazı yazarken nöronlarımız farklı şekilde hareket ediyor. 2009 yılında bir Fransız dergisinde beynin yazı yazmayla ilgili bölümünün kesin olarak belirlendiği anlatılmaktaydı. Buna göre Avusturyalı bir bilim insanı olan Seigmund Exner, beyindeki yazma eylemi bölgesini bulmuş ancak bu bölgenin sınırları bulunamamıştı. Bunun   üzerine Jean- François Demonet ve ekibi, bir hastalarındaki kötü huylu tümörü alırken, konuşma merkezine dokunmadan hastalarını uyandıran ve beyin korteksinde elektrot yardımıyla belirli bölgeleri devre dışı bırakan Franck-Emmanuel Roux’dan yardım almıştı ve hastaların onayı alınarak bu yöntem kullanılmıştı. Konuşmanın yanında yazma becerisi de incelenmiş; böylece beynin birkaç milimetrelik alanı devre dışı bırakıldığında hastaların tek bir harf bile yazamadıkları görülmüştü.  

Beynin yazı yazma bölgesinin milimetrik olarak belirlendiği 2009 yılından yaklaşık olarak 1295 yıl önce, dörder, beşer, onar yıl aralıklarla taşlara yazı, yazdı Türkler. Beyinlerinde, sözler, cümleler, paragraflar olmasa, tarihlerinde barışlar, savaşlar, akınlar olmasa; hayatlarında üzüntüler, sıkıntılar, tasalar olmasa; yüreklerinde bunlar, aşklar, coşkular olmasa; gözlerinde uzaklıklar, yakınlıklar, doğular, batılar olmasa yazamazlardı hiç şüphesiz. Tanrı onları kutlu kılmıştı. Kut ve erk idi kuşandıkları. Doğruluk ve adaletti kılıçlarında parlayan. Ama kişi oğlu bu; yanılır, şaşar, aldanır, hileyle baş eğdirilir. Tatlı sözler göz ve beyin kamaştırır. Gözleri ve beyni de kamaştırılmıştı zaman zaman Türklerin. Çin’in ipeğine ve ipek gibi kaygan sözlerine de bağlanmışlardı. Bundan sonrasını   İlbilge Katun’dan dinleyelim:” İlbilgeyim. İlteriş Kutlug ile evlendim. Evlendiğimde Devletimizin toprakları her yerden çekiştirilmekteydi. Kocam, zeki ve toparlayıcı idi. Kararlı ve cengâverdi. Çinli komşuların hilekârlıkları ve sinsiliklerini görmüştü. Hediyelerinin, güzel sözlerinin ardında hep bir hesap yattığını bilmişti.  Buna rağmen acı tecrübelerimiz olmuştu. İlteriş’in müşaviri Tonyukuk olmasaydı olanları yazan, tarihe not düşen bulunmayacaktı. Tonyukuk, sağlam adamdı. İkiyi sekiz, zayıfı semiz, korkağı yağız göstermezdi. Dikkatle bakan gözleri neyi gördüyse onu kazıdı taşlara. İlk oğlum Bilge, 683 yılında doğdu; ikinci oğlum Köl Tigin ise 685’te. Daha sonra da bir kızımız oldu.  Bilge sekiz yaşındayken onun babası, benim evdeşim İlteriş Kagan kergek boldu; uştmaha vardı. Biz, kişi oğlunun ölmek üzere yaratıldığının bilincinde olduk hep. Devletimizi 24 yıl kaynım olan Kapagan Kagan yönetti. Bilge, amcasından çok şey öğrendi. İnal’lı birkaç mücadeleden sonra Bilge yönetti Devletimizi. İlimizi, töremizi düzenledi.  Kardeşi Köl Tigin’i ordumuzun başçısı yaptı. Bilge, kağanlığında sınırlarımızı genişletti. Hepimizin düşünceleri, duyguları genişledi. Biz, düşünürdük, inanırdık, doğruyu ve güzeli bulmaya çalışırdık. Çevremizdekileri iyi tanımak, zararın kimden geleceğini anlamak isterdik. Yüzü bize dönük olanlara sırtımızı dönmedik hiç. Yüzü bize dönük olup da içinin gözleriyle düşmanca bakanları bildik; bazen de aldandık ama.  Darmadağın olduğumuz zamanlar da oldu. Beynimiz, düşüncelerimiz, duygularımız kamaşmasın diye çok mücadele ettik. Doğan güneş de kamaştırırdı gözlerimizi ve güneşi takip ederdik coğrafyada. Doğu da Batı da Kuzey de Güney de bizimdi. Koşarken, kartalcasına uçarken beynimiz oksijenle daha çok akım yaratır, dolar taşardık. Dolup taşanları yazı olarak aktardık işte. Harflerimiz, hecelerimiz, sözlerimiz, kazıyıp yazdığımız her şey bizimdi. Taşlar, kağıdımız; yontumuz kalemimizdi. Beynimizin kıvrımlarında hala sözler yaşamaktadır bilir misiniz? Kulaklarımızda Yenisey’in çağıltısı, Demirkapı’nın uğultusu ve atlarımızın yelelerinden uçuşan kıvılcımların çıtırtısı var! Sözle, yazıyla “Bengü” olacağımızı, “Bengü” kalacağımızı bildik! Ve bildiğimizi, gördüğümüzü, hissettiğimizi, beynimizin kıvrımlarındaki, nöronlarımızdaki bütün ayrıntıları yazdık. Yazdık ve galiba ebedî olmayı başardık!”

Evet, başarmamış olsalardı günümüze ulaşan yazıtlar olmaz, bunlar üzerinde yüzlerce alim, aydın, binlerce sayfalık tarih, dilbilimi, edebiyat, antropoloji kitapları yazmış olmazdı. Onlar, bizim atalarımız, Türkler, bir yazı medeniyeti bıraktılar bize. Atlı ve kılıçlı oluşlarından, yazı medeniyeti onların olamaz sananlar, hayal kırıklığıyla birlikte beyinlerindeki nöronların azizliğine de uğradılar. Yanlışı, nöronda sıfırlamak çok zaman aldı. Oysa, çizmesinin koncuna fiyonk yapacak, su içtiği tasın kenarına kabartma koyacak ve altın taçtaki kuşun ağzına elmas yerleştirecek kadar estetik anlayışları gelişmişti Türk atalarımızın. Beyinlerinin hem sağ hem de sol tarafındaki nöronlar bilgi ve duygu yüküyle doldurulmuştu. Boşluk yoktu; nöronlar arası iletişim müthişti ve bunun için ilerlemişlerdi coğrafyada, bunun için başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüşlerdi. Kağan katında, kadın ve erkek birlikte oturur, birlikte yönetirdi. Ayrılık gayrılık, perde ve kafes ardı olamazdı. Duruşlarıyla, sözleriyle, dimdik kalışlarıyla tarihin hayranlıkla baktığı kahramanlardır onlar ve Orhun Yazıtları bengü/ebedî bir mirastır bize. 

Orada yazılmış olanlar nasıl bugüne ulaştıysa yüzlerce yıl ötesine de ulaşacak. Ne demişti Kâşgarî (Kaşgarlı Mahmut) Peygamberimizin hadisinden söz ederken: Buhara imamlarından ve Nişaburlu bir başka imamdan açıkça ve kesin olarak işittim ki: Onlar peygamber efendimize dayandırarak şöyle rivayet ettiler. Peygamberimiz (s.a) kıyamet gününün şartlarını, âhir zamanın fitnelerini, Oğuz Türklerinin çıkışını anlatırken dedi ki: Türk dilini öğreniniz, çünkü onların çok uzun sürecek saltanatları vardır. Bu hadis doğru ise -sorumluluğu ravilere aittir- Türk dilini öğrenmek vaciptir; eğer doğru değilse, aklın gereği budur. Evet, uzun saltanatları oldu Türklerin. Dilleri yayıldı her yere. Eğer ahir zaman fitneleri, bugün yayılmış coğrafyada Türklere ve Türkçeye musallat olursa -oldukları yerler her devirde vardı elbette- Türkler beyinlerindeki nöronların genetik kodlarıyla bu musallatı def etmeyi bilecektir. Çekiştirilen Türk ve Türkçe coğrafyasında, aslî nöronları felç etmeye çalışmak da mümkün olmayacaktır. Bilge Kağan, hep düşman olanlarla savaşıp, diz çöktürüp, ili töreyi nasıl düzenlemişse, bugün de il ve töre düzenlenecek ve ellerimiz Türkçe yazmaya, dillerimiz Türkçe söylemeye devam edecektir.

 Bilim uğruna, söz, yazı ve sanat uğruna Orhun’un  kaynağından kana kana içmeyi de sürdüreceğiz Atsız atalarımızla!

 

 

.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum